“İktidar transferi ülkede uygulanan rejimden memnun olmayanların, memnuniyetsizlerin ittifakı ile mümkündür”

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'nin köşelerinden Ekonomi Politik'te Ali Bilge, gündeme ilişkin yorumlarını paylaştı.

Ekonomi Politik
 

Ekonomi Politik

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer Bey!

Özdeş Özbay: Günaydınlar.

AB: Merhabalar.

ÖM: Bugün Rusya Türkiye ilişkileri üzerinde biraz duralım demiştik, İdlib mutabakatı, Erdoğan da bir de göçmen meselesini görüşmek üzere AB’ye gidiyormuş galiba.

ÖÖ: Evet Brüksel’e gidiyor.

AB: Türkiye Rusya ilişkilerine geçtiğimiz yıllarda hep ilgilendik, bakmaya çalıştık. Ben bugün, Erdoğan ve Putin iktidara geldiklerinden bu yana neler olmuş? Onlara değinmek, bir envanter vermek istiyorum. Putin 2000’de devlet başkanı oldu, 2002’de de AKP iktidara geldi. İki ülke liderinin görüşmeleri ilk olarak 2003 Mavi Akım projesinin devreye girmesi, doğalgaz akışı nedeniyle oluyor. 2004’te de Putin Türkiye’yi ziyaret ediyor, Soğuk Savaş sonrasında ilk gelen Rusya devlet başkanı oluyor. Yaptığım hesaplamalara göre 2004 ile 20 Kasım 2015 arasında yani uçak düşürme olayına kadar 17 kez görüşme yapmışlar Türkiye ve Rusya devlet başkanları. Görüşme rakamı da ilişkilerin bu dönemde zenginleşmesini açıklıyor, yakınlaşan ilişkileri açıklıyor. Bu dönemde Rusya ile ekonomik ilişkilerinin geliştiğine tanık oluyoruz. Turizm ilişkilerinin geliştirilmesi, ithal edilecek doğalgaz kapasitesinin artırılması, yeni boru hatlarının başlaması suretiyle karşılıklı ticaret hacminin sürekli yükseldiğine tanık oluyoruz. Müteahhitlik hizmetleri öncesinden de devam ediyordu. Bu arada iki ülke arasında üst düzey danışma konseyi oluşturuluyor.

2015’e kadar olan görüşmelerin fiziki olanı hesapladım ancak telefonla yapılan görüşmeleri hesaplayamadım, derleyemedim. 2015’te ilişkilerin olumsuz bir ara dönemi başlıyor malum, uçak düşürme krizi ile dip yapıyoruz, hem ticaret hacmi inanılmaz daralıyor, turların engellenmesi söz konusu oluyor, Rus turistlerin gelmesi engelleniyor, ilişkiler 2016’nın Haziran’ına kadar Erdoğan’ın özür mektubu göndermesine kadar, muazzam bir gerilim içerisinde çok soğuk cereyan ediyor, karşılıklı ekonomik ilişkiler zayıflıyor, ticaret hacmi düşüyor, Türkiye’nin yaş meyve sebze ihracatı istenmiyor. Sadece doğalgaz alıyoruz yapılabilen tek şey bu, ticaret hacmi 37 milyar Dolar’dan12 milyar Dolar’a kadar düşüyor. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilişkiler yeniden tazeleniyor. Haziran 2015 ‘te özür mektubu gidiyor, Temmuz da darbe girişimi oluyor, sonrasında da ilişkiler eskiye dönmeye başlıyor. Gelelim sonrasına, ballı lokma tatlısı döneme…

15 Temmuz 2016’dan 23 Ekim 2019’a kadar geçen 39 aylık sürede iki ülke lideri, 24 kez yüz yüze, 45 kez telefonla görüşüyorlar. 2019 Ekim’den sonrasını hesaplamaya çalıştım ama telefon görüşmelerini bulamadım, Ekim 2019 ‘dan 5 Mart 2020 ‘ye kadar yani son Moskova mutabakatına kadar, Moskova ateşkesine kadar, dört ayda 7 kez yüz yüze görüşme olmuş. Elbette söylediğim rakamlar tam tamına doğru olmayabilir eksikleri olabilir ama tüm bu görüşme sıklığı şunu gösteriyor: iki ülke arasında çok yönlü ve çok ileri bir ilişki söz konusudur. 2003’ ten itibaren öncelikle ekonomi yönü güçlü başlayan ilişkiler, Kasım 2015'ten Haziran 2016'ya kadar süren 7 aylık kriz dönemi sonrasında siyasi ve askeri alanları da kapsayan ilişkiler ağına büründü. 43 ayda 30’u aşkın görüşme yüz yüze oluyor, 50’yi aşkın da muhtemelen telefon görüşmesi yapılıyor. Bu görüşmelerin siyasi tarafına baktığımızda da durumu şu şekilde görmek mümkün.

Türkiye’de soğuk savaş sonrası gelişen yeni bir yönelime tanık olduk. Bu yönelim ilk filizleri AKP’nin ilk dönemine rastladı, bu dönemde AB karşıtı kesimlerin destekleyerek yürüttükleri Avrasyacılık politikasının geliştiğine tanık olduk. Bu politika, Doğu’ya, Çin ve Rusya’ya ağırlık veren bir dış siyaset kurgusu yaparak gelişti. AKP’de bir süre sonra bu politikaya sahip çıktı ve bu kesimlerle ortaklaştı. Rusya ile tarihimizde olmadığı kadar gelişkin bir ilişki ağının tesis edildiğini gördük. AKP lideri Erdoğan, defalarca Türkiye’nin BRİCS içinde ve Şangay 5’lisi içinde yer alması gerektiğini, AB’ye ve batıya karşı alternatifimizin bu taraf olduğunu söyledi. Sonuçta Rusya ile yakınlaşma politikası bu günlere kadar geldi. Ancak bu yakınlaşma ile birlikte her iki ülke geçen bu sürede, izledikleri Suriye ve Libya politikasında ciddi problemler yaşadılar. Ancak Rusya’nın tercihi her zaman Suriye yönetimi oldu, tarihsel olarak da zaten soğuk savaş döneminde de Suriye ile ilişkileri Rusya’nın gelişkindi. Libya politikasında da benzer farklı durum yaşanmakla birlikte 5 Mart’a gelene kadar Rusya ile Türkiye’nin tesis ettikleri ciddi bir ilişki ağı bulunuyordu.

Bu nedenle, 5 Mart 2020 tarihinde yapılan görüşmenin ve ilan edilen mutabakatın Türkiye ve Rusya ilişkileri açısından bir milat olacağı anlaşılıyor. 5 Mart buluşması ve yayınlanan bildiri, 17 yıldır devam eden ilişkinin istenilen iyi bir seviyede olamadığını, gerçekte olumlu bir durumun tesis edilmediğini gösteriyor. 17 senelik ilişkinin sonundaki manzaraya baktığımızda, Türkiye’nin Rusya politikasının ve Avrasyacılığın sonuna geldik diyebiliriz. Erdoğan iktidarlarının Rusya ve Suriye üzerinden sürdürdüğü politikaların iflas ettiğini söyleyebiliriz. Elbette bu bir anlamda, batıdan uzaklaşma politikası da iflas ediyor demektir. Çünkü Moskova görüşmesi- Moskova ateşkesi, Rusya ile süren 17 yılın bakiyesinin ekside olduğunu gösteren bir duruma işaret ediyor.

Tabii bu soru şöyle geliştirilebilir; Rusya politikasında böylesi kötü bir sonuçla karşı karşıya olduğunuza göre, bu saatten sonra direksiyonu döndürmek, batıya döndürmek mümkün mü? Bunun da hiç kolay olmadığını söyleyebilirim. Çünkü Türkiye, Rusya ve Avrasyacılıkla hem istediği sonucu elde edememiş durumda, hem de batı ile olan ilişkilerini, NATO, AB, ABD ile ilişkilerini askeri ve siyasal planda önemli ölçüde yıpratmış, küstürmüş, bozmuş durumda. Türkiye, yüzünü tekrar batıya çevirmek için çok güvenilir bir ülke değil artık, en önemlisi Batı için güvenilir bir kadroya ve lidere sahip değil. Eğer tekrar batıya dönmek istiyorsanız, asgari demokratikleşmeyi sağlamanız ve otoriter rejimi terk etmeniz gerekir. Türkiye’nin batı dünyasına yeniden merhaba diyebilmesinin, eski günlere dönebilmesinin koşulu, otokratik yönetimden uzaklaşmasıdır, parlamenter rejimle kucaklaşmasıdır. Dolayısıyla Erdoğan, bu geçişi istese de yapması pek mümkün gözükmüyor. Bunun olması için de bir iktidar transferine ihtiyaç var, iktidar ve rejim değişikliğine ihtiyaç var. Bu anlamda Moskova ateşkesini analiz ederken, çıkan sonucu iç siyasal gelişmelere ve Türkiye’nin dış politika eksenine oturtmamızda çok fayda var. Rusya politikasının iflasının çok yönlü iç ve dış yansıması olacağını pekâlâ söyleyebiliriz.

ÖM: Ben de iki şey ilave etmek istiyorum, bir tanesi bu sözünü ettiğiniz dönemde 2004’te başlayan ve 2020’ye kadar devam eden bu 16 sene içinde 2 büyük olay cereyan etti, bir tanesi sizin de sözünü ettiğiniz Rus uçağının düşürülmesi ve pilotun da kendisini fırlatma mekanizmasını kullandığı halde yere indiği zaman paraşütle öldürülmesi yerel oradaki insanlar tarafından bir cinayet gibi bir şey oldu orada. Bir de Rusya’nın Ankara büyükelçisi Carlov’un bir serginin açılışını yaparken herkesin gözü önünde güvenlikçilerden biri tarafından kelime-i şahadet, vs. birtakım şeyler getirilerek öldürülmesi ve o olayın da arkasından neler olduğu bilinmedi. Her iki olayın da yani Rus uçağının düşürülmesi de, büyükelçinin televizyonda konuşma yaparken milyonların önünde öldürülmesi de açığa çıkmadı. Bir de şunu soracağım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son söylediği şeyler yani rejim askerlerinin birinci hedef olarak “İdlib’deki gözlem noktalarımızın dışına çıkarmaya kararlıyız” demişti Soçi mutabakatı kapsamında, “havadan ve karadan askeri gücümüzü harekete geçireceğiz” demişti, yani “gözlem noktalarının etrafındaki rejim askerlerinin kuşatmasını kaldırmak” demişti ama olmadı anladığım kadarıyla. Hatta “Şubat ayı bitmeden gözlem noktalarını kuşatma altından kurtarmak” demişti ama kuşatma sürüyor anladığım kadarıyla haritalardan da görüldüğü gibi. Çok da gerçekleşmiş değil, Mehmet Yılmaz da T24’te buna işaret etmiş zaten yazısında.

 

AB: İlan edilen metnin ateşkes değil de, askeri harekatın durması anlamına geldiğini uzman yorumcular söylüyor. 17 yılın sonunda toplamında da, Türkiye’nin Rusya ilişkilerinde takip ettiği politikanın Türkiye’ye hayırhah bir sonuç yaratmadığını ortaya koymak durumundayız. Bir taraftan da batı ile olan ilişkilerimizi önemli ölçüde yıprattığını, iki cami arasında binamaz konumuna geldiğimizi söylemek durumundayız. Türkiye, Soçi mutabakatı çerçevesinde yerine getirmesi gereken işleri yapmamıştı, Suriye devletinin işgal bölgelerini ele geçirmesi sonrasında, gözetleme noktaları ve temas noktalarının da gerisine düştü. Artık İdlib’de, güçlü söz sahibi bir ülke değil. Putin’e “aradan çekil biz rejimle baş ederiz” demecinin üzerinden 10 gün geçmedi, değil mi?

Şimdi bütün bu politikalar birbirine eklemlendiğinde genel olarak Türkiye’nin 2010’dan itibaren hem otoriterleşme hem de yüzünü batıdan doğuya çevirme siyasetinin sonuna gelindiğini söylemek pekâlâ mümkün. Çünkü bu görüşme ve sonuç; Türkiye’nin Kremlin’in koyduğu şartlara uyum sağlamaktan başka bir durumu izah etmiyor. S400’ler, diğer askeri iş birliğine girilmesi, enerjideki olan bağımlılığı, nükleer santral inşası, turizm vbg hususlar nedeniyle Türkiye bugün Rusya’ya önemli ölçüde bağımlı bir ülke. Siyasal olarak da bağımlı olduğunu, boyun eğdiğini, bu son görüşmede sonuç bildirisinde görüyoruz.

ÖM: Bir de şunu eklemek lazım, belki Yıldıray Oğur da Karar gazetesinde değinmişti buna, yani gerek Kıbrıs harekatları sırasında ve gerekse Refah faciası hariç tutulursa bu iki şey tek bir kerede Türkiye’nin bu sayıda kayıp verdiği en büyük olaydı bu son Suriye’deki önce 34 dendi

ÖÖ: Refah derken?

ÖM: İkinci Dünya Savaşı sırasında

AB: Batırılan gemiyi kastediyorsunuz?

ÖM: Evet batırılan gemiyi kastediyorum, yani bir seferde çok sayıda askeri personelin Refah’da olduğu gibi denizcinin, Kıbrıs harekâtı sırasında da çarpışmalarda EOKA’cılarla, ENOSİS, vs. Yani 34’tü sonra en azan 36 şehit olduğu söylendi.

ÖÖ: Bizzat Erdoğan açıklama yaptı “son 1 ayda 56 şehit verdik” dedi.

ÖM: Bu tek bir olayda 34 ya da 36’ydı yani.

AB: Tek bir olaydaki kayıplar bakımından ciddi bir kayıp, Refah tabii henüz kimin batırdığını bilmediğimiz bir faciadır. Sorunuz var mıydı?

ÖM: Hayır yok, bu ilişkiler açısından tabii bu da problem yaratıyor.

AB: Burada altının çizilmesi gereken şey, 16 yıl boyunca izlenen Rusya ve Avrasya politikası, Avrasya’ya daha yakın olma, Rusya’ya daha yakın olma siyasetinde olumlu olmayan sonuçla karşı karşıya olduğumuzdur. Hatırlayın, “Şangay 5’lisine bizi alın” diye yalvarıldı neredeyse. Sonuçta, Erdoğan Rusya ile olan ilişkilerinin kendisine büyük bir alan kazandırmadığının farkında, aslında bütün dünya da bunun farkında. Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki dönem iç ve dış siyasetinde bunun etkilerinin görülmesi muhtemeldir. Ancak bu siyaset değişikliğini, bu rota değişikliğini bu iktidarın yapması, bu rejimle yapması mümkün değil. Dolayısıyla yakın gelecekte bir iktidar değişikliğinin, iktidar transferinin önümüzdeki dönemde olabileceğini düşünebilmek mümkün. Yön değişikliğini ve bugünkü iktidar bloğu içinde yapabilmesi pek mümkün değil. Rota değişikliği yapılması iktidar bloğunda problemlere yol açabilir. Dolayısıyla son Moskova görüşmesi ve sonucunu bir milat olarak görebiliriz. Bu durumun önümüzdeki dönemde iç siyasete yansıması olabilir, yön değişikliği ve iktidar transferi iç içe geçen konulardır. Ülkenin yıllar boyunca izlediği yanlış dış politikaların ve Rusya’ya ağırlıklı olan yönünün değişikliğinin ancak içerde iktidar transferi ile mümkün olacağını düşünüyorum. Türkiye yön değişikliğini yeniden Erdoğan’la yapması çok zor, Erdoğan bir daha batıya yanaşması halinde istediğini alamayacak bir lider pozisyonundadır. Üstelik otokrat rejimiyle mümkün değil. İktidar transferi ülkede uygulanan rejimden memnun olmayanların, memnuniyetsizlerin ittifakı ile mümkündür. Memnuniyetsizlere yeni eklemeler oluyor. Bugün de Erdoğan’ın eski yol arkadaşlarından, AKP içinden çıkan, kendi başbakan yardımcı, eski cumhurbaşkanı ve başbakan Abdullah Gül’ün desteklediği Babacan liderliğindeki partinin kuruluş dilekçesi içişleri bakanlığına veriliyor, Çarşamba günü bunu tanıtım toplantısı olacak. Muhtemelen de izleyeceğiz.
ÖÖ: Adı da belli olmuş zaten.

AB: Evet Deva değil mi?

ÖÖ: Evet.

AB: Derde deva herhalde?

ÖÖ: Demokrasi ve Atılım Partisi.

ÖM: Derde deva ama bir de ilaç şirketi adıyla karışmasın, Deva diye bir ilaç şirketi yok muydu?

AB: Eskiden vardı evet, var mı hâlâ?

ÖÖ: Ben hiç bilmiyorum.

ÖM: Ben de bilmiyorum, herhalde iptal olmuştur artık ama ilaç gibi gelecekse deva iyi! Fakat bu arada da mülteci krizi had safhada devam ediyor, muazzam bir problem yani yeryüzünün en önemli problemlerinden bir tanesi, insanların yerlerinde, yurtlarında barınamadığı için göç etmek durumunda ve bayağı bir çeşit piyon olarak kullanılıyorlar. Mülteci krizinde cumhurbaşkanı Erdoğan farklı bir sonuç elde etmek için Brüksel’e gidiyormuş bugün. AB yetkilileriyle son mülteci kriziyle ilgili görüşmeler yapmak için buluşuyor. Bu kez farklı bir sonuç bekliyoruz ifadesini kullanmış ama AB’den de dış politika yüksek temsilcisi Guiseppe Borel mülteciler konusunda Türkiye ilave mali yardımlarının ele alınabilmesi için önce Avrupa sınırlarına insan akınının durdurulması gerektiğini söylemiş. “Oyuna son verin” demiş, “insanlara Avrupa’ya gidin kapılar açık denilmemesi gerekiyor, bu oyuna son verilmeli” diye sert bir ifade kullanmış.

ÖÖ: Burada belki bir şey daha vurgu yapmakta fayda var, bu demokrasi meselesi AB’de de eskisi kadar önde tutulan bir mesele değil, Yunanistan’da sağcı bir hükümet var ve AB hükümet aynen “AB’nin kalkanı” dedi Yunanistan hükümetinin uygulamalarına ciddi destek veriyor bir dizi hükümet.

ÖM: Bunu da nasıl halledeceğiz bilmiyorum.

AB:Rusya ile olan bu muhteşem birlikteliğin sonunda iflas tablosu ile karşı karşıya kalıyorsunuz, Suriye politikanız, mülteci politikanız, Libya politikanız, batıdan uzaklaşma politikanız saymayayım bunlar gün gün iflas ediyor. Böyle politik iflasların sonucunda bir dönüşüm söz konusu oluyor ülkelerin tarihlerine baktığımızda. İçinde bulunduğumuz olumsuz süreç, bu dönüşüme katkıda bulunabilir yeter ki memnuniyetsizlerin, muhalefetin güçlü bir ittifak kurması olabilsin.

Zaten Erdoğan da peşi sıra gelen iç ve dış siyasal yaklaşımlarının iflası sonucunda, baskı ve sertliği arttırıyor, gazeteciler tutuklanıyor, oda tv kapanıyor, vs. özgürlüklerin kırıntısı dahi kalmıyor. Dolayısıyla şu anda Türkiye’de hem ekonomik baskı çok ciddi boyutlarda, Türkiye eskisi gibi borçlanamıyor, ucuza borçlanamıyor, ucuza borçlandığı dönemlerde mültecileri kabul edebiliyordu –nasıl hesaplandığını bilmiyoruz ama mültecilere 40 milyar Dolar harcandığı söyleniyor-

Şimdi Erdoğan’ın göçmen- mülteciler politikası da kötü sonuçlanmış gözüküyor. Erdoğan bu insanlara “gidin artık” diyor, “Suriyeli’yi al sen de kurtul” diyor, “yolu aç oraya gitsinler” diyor. Yeniden Brüksel’e gidiyor ki “bana para ver” diyor. Ancak şunu söylemek durumundayız. AB ve batının, Suriye ‘de yaşanan iç savaş ve göçmen- mülteci konusunda duyarsızlığı, insansızlığı, kötülüğü had safhada oldu. AB’nin Suriye’de de güçlü bir pozisyonu yok, kayıtsız, duyarsız kaldılar Suriye’ye. O boşluğu Rusya doldurmuş durumda.

İçeriye dönersek: Suriye politikası da mülteci politikası da AKP’nin iç siyasette sürekli kullandığı araçlar olarak karşımıza çıktı. Suriyeli mülteciler çok yönlü bir siyasal kullanım imkânı AKP için çift taraflı kullanıldı. “Kucak açtık, onlar bizim misafirimiz, bakımlarını üstlendik, bölgesel gücüz biz” dedik, “kuvvetli devletiz” dedik, “biz Osmanlı’nın torunlarıyız, sahip çıktık, dini ve milliyetçi duygularımızla anaç bir ülke pozisyonu yarattık. “Yeni Osmanlıcılık, kardeşlerimize sahip çıktık, Esed’i devireceğiz, namaz kılacağız orada Şam’da” dedik. Mülteciler geldiğinde Türkiye ekonomisi ucuza borçlanabiliyordu, kaynak akışı uygundu, gelenlere ayırmak kolaydı, kolay borçlanma dönemindeydik, şimdi o dönem geçti. 4 milyona yakın mülteciye artık kaynak ayırma imkânı kalmadı. Şimdi “baş edemiyoruz” diyor zaten, masraflar artmaya, gelenler kalıcı olmaya başladı. Şimdi göndermenin yolunu arıyor, beceremiyor, dostu kalmadı. Dolayısıyla bu politikanız da, diğer bütün politikalar gibi, Suriye gibi, Libya gibi, mülteci politikanızda da bir mutlu son yok. Tüm bunlar aynı zamanda düveli muazzama ile oynayarak gelişti.

ÖM: Düveli muazzama evet, büyük devletler.

AB: Büyük devletlerle birini diğerine kırdırmanın, kırımdan kurnazca pay alma düşüncesinin, bu oryantal dansın sonuna da gelindi. Türkiye Rusya ile olan ilişkisinde ikinci kez- uçak düşürme olayından sonra- Kremlin’in kendisinin üzerinde kurduğu üstünlüğü kabul etmek zorunda kaldı. “Aradan çekil Putin!” Putin aradan çekilmiyor! Putin diyor ki “sen Suriye ile anlaş, sen Esad’la anlaş!” Putin diyor ki “ben burada olduğum müddetçe senin bu heveslerin gerçekleşmez, olmaz!” Hüsranla sonuçlanan Moskova görüşmesinde Erdoğan ne dedi? “Ilişkilerimizin tavan yaptığı” dönemde buradayız dedi değil mi? Borsa dili kullandı Erdoğan.

ÖM: Öyle mi? Ben fark etmemişim!

AB: Ve bu tavan çöktü! Şöyle çöktü, Putin; “benim verdiğim koordinatlar, sınırlar içinde” tavan “yapabilirsin Erdoğan!” dedi. “Bu sınırlar içinde kalırsan seninle esnek-yakın ilişkimi sürdürürüm ama işime karıştırmam seni” dedi. Dolayısıyla içinde yaşarken tarihin önemli bir dönemcinde, aşamasında olup olmadığını bilemiyoruz ama ben Rusya ve Avrasya politikacılığının sonuna gelindiğini, sondan bir evveli yaşandığını düşünüyorum. Hani tarihimizde Prut savaşı ve antlaşması vardır ya, ‘savaşta kazandık sulhta kaybettik’ hikayesi, Rusya ile Prut savaşının sözlerinin hatırlarsanız.

ÖM: Evet Prut muahedesi 1711 galiba.

AB: Erdoğan savaş rakamı, sürekli ölü rakamı veriyor, cumhurbaşkanı, “3000 tane rejim askerini etkisiz hale getirdik” diyor ve savaş başarısı yazıyor, “savaşta kazandık” demeye getiriyor. Ancak bu kadar kayıpları niçin verdiğimizi, tüm bu yanlışları herhalde tarih ve bunu sorgulayacaktır, önümüzdeki süreç bunu sorgulayacaktır.

ÖM: Evet. Göçmen meselesine giremeyeceğiz, süreyi bitirmiş olduk ama İçişleri Bakanı Soylu iklim krizine hiç değinmeden iklimden bahsetmiş “havalar kurak gitti, Meriç’teki su seviyesi 45 santime düştü, siz bundan sonra olacaklara bakın” demiş ve bir de Gezi dönemindeki kullanılan bir sloganı kendisini benimseyip konuşmuş “bu daha başlangıç” demiş. “Bakalım ne olacağını göreceğiz, siz bundan sonra olacaklara bakın” demiş.

AB: Son bir haber gördüm, tam da okuyamadım ama Güney Kıbrıs, yani Kıbrıs Cumhuriyeti Yunanistan sınırına asker göndermeye karar vermiş.

ÖM: Öyle mi?

AB: Evet. Yani orada mültecilerin geçişini engellemeye yardım için.

ÖM: Kıbrıs Cumhuriyeti yani?

AB: Evet. Güney Kıbrıs yani dünyanın tanıdığı Kıbrıs Cumhuriyeti.

ÖM: Ekonomik durum da çökmüş durumda zaten korona virüsü ile ama onu daha sonra konuşuruz herhalde.

AB: Evet FED’in aldığı korona nedeniyle kararları konuşamadık. Nihayetinde dünya ekonomisi ve Türkiye ekonomisi yavaşlamaya devam edecek, yavaşlama olacağı muhakkak. Türkiye ekonomisi de zaten yavaş giden ekonomiydi, canlandırmak için kamu kaynaklı, özel talep destekli bir arttırma imkânı denendi, son çeyrekte oldu, ama o da cari açığı artırdı, neyse artık bu konuya daha sonra gireriz.

ÖM: Peki çok teşekkürler.

AB: Hoşça kalın.

ÖÖ: Görüşmek üzere