“Deprem, salgın gibi afetlere otokrasi ile ilişkilendirerek bakmak lazım”

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'in 2 Kasım 2020 tarihli nüshasında Ali Bilge, gündeme yönelik yorumlarını paylaştı.

Ekonomi Politik: 2 Kasım 2020
 

Ekonomi Politik: 2 Kasım 2020

podcast servisi: iTunes / RSS

(2 Kasım 2020 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba, herkese merhaba, iyi yayınlar ve iyi yayın dönemleri!

ÖM: Çok teşekkür ederiz!

AB: 52. yayın dönemimiz kutlu olsun!

ÖM: Teşekkür ederiz.

AB: Ama haberlerimiz hiç iç açıcı değil, öncelikle hafta sonu yaşadığımız depremle başlayalım. Türkiye'nin deprem gerçeği; Açık Radyo'da sürekli dile getirilen en önemli bir gerçeklik. Tabii son 18 yıla bakalım, 1999 depremi sonrasında Türkiye'de önemli bir siyasal değişim yaşandı, 2002 yılında yeni bir iktidarla karşı karşıya kaldık. Ve bu iktidarın geçen 18 yılda yaptığı en fazla iş inşaat oldu. Bu iktidar, sürekli inşaat yaptı, inşaatlar yapılırken de Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen otokratik bir düzen kuruldu. Deprem, salgın, afetlere otokrasi ile ilişkilendirerek bakmak lazım..

Bizim otokrasi, uluslararası piyasalardan alınan devasa borçlarla kuruldu. Bu borçların çok önemli bir bölümüyle de inşaat yapıldı, borçla sürekli inşaat yapan bir ülke olduk. Bunları yaparken ülkenin çevre dokusunu bitirdik, iklim yıkımına katkıda bulunduk, inşaatları üstelik çürük de yaptık. Borçla yapılan inşaatlar, aynı zamanda toplumun önemli bir kısmını da otokratik düzenin illüzyonuna soktu. Borçla yapılan inşaatlar sonucunda bir kısım vatandaş, seçmen, itaatkarlaştı. Aynı partiye ve kişiye bu kadar bağlanmanın altında yatan en önemli etmenlerin başında inşaat sektörünün yaşattığı illüzyon gelmektedir. Orta sınıf ve yoksullar üzerinde etkin olan bu illüzyonla yalanla yaşayan bir toplum yarattık. Şimdi soru şu: Yaşanan tüm felaketlere ve salgınlara rağmen, illüzyonda olan orta sınıf ve yoksullar otokrasiyi ayakta tutmaya devam edecek mi? Yıllardır söylüyorum bana kalırsa otokraside, inşaatlar gibi dayanıklı değil, çürük.. Aslında sağlam bir demokrasi cephesi kurulsaydı otokrasi de olmazdı. Önümüzdeki dönemde inşaat illüzyonun etkisinde kalan kesimlerin, orta ve yoksul sınıfların otokrasiyi ayakta tutmaya devam edip etmeyeceğini izleyeceğiz. 

 

İzmir depremiyle sürekli tekrar ettiğimiz hususları, tekrar etmek pahasına dile getirmek durumundayım. Bir afetler zinciri içinde yaşıyoruz, covid19'u ciddi yaşayan bir ülkeyiz, şu ana kadar Gölcük depreminde 45 saniyede yitirdiğimiz insan sayısının yarısına ulaşmış durumdayız, değil mi? 10 bin civarında bir kaybımız var covid nedeniyle. Bu 7,5 ayda gerçekleşti. Hem ekonomik açıdan hem siyasal açıdan çok ciddi bir darboğazdayız. Darboğaz yaşayan bir ülkede covid gerçeği ile karşı karşıya. Tercih edilen yanlış ve eksik politikalar nedeniyle ağır toplumsal maliyeti olan bir covid mücadelesi söz konusu, elbette buna ne kadar mücadele denirse..İşte şeffaf olmayan rakamlarla bile vahameti görüyoruz. 

Covid salgınına eklemlenen depremlerde yaşadık yaşıyoruz. Bu sene depremleri Van'da yaşadık, Elazığ'da yaşadık, Çanakkale'de yaşadık, Manisa'da yaşadık, İstanbul'da yaşadık. Tarihsel olarak arka arkaya böyle değil ama bunların hepsini yaşadık. Biz; %70’i birinci ve ikinci derece deprem kuşağında olan, yüksek risk bölgesinde şehirleri bulunan bir ülkeyiz. Fay hattında olan sanırım 30 ‘a yakın il var, galiba 500’e yakın ilçe var. Sonuçta deprem gerçeğini en ağır yaşayan ülkelerden biriyiz. 

Çevre ve şehircilik bakanlığına göre, son 100 yılda 100 bin can kaybı olmuş, 100 milyar Dolar mali kayıp var, bunların nasıl hesaplandığını bilmiyoruz ama bakanlığın raporundan alıyoruz bu bilgileri. Ayrıca, afetler ve depremler, Türkiye GSMH' sın da yıllık %1 kaybına neden olmuş. Yıl başına büyüme oranını 1 puan azaltmış. Tüm bu kayıplar nedeniyle GSMH küçülmüş. Yine bakanlığın raporlarından aktarıyorum. Cumhuriyet tarihi boyunca doğal afet kayıplarımızın büyük bir kısmı %90'ı depremden geliyor, ama son yıllarda görülüyor ki artan hızla gelen yeni kalem iklim yıkımı.. İklim yıkımı nedeniyle olan afetler %10'lara ulaşmış vaziyette. Evet bir afet ülkesiyiz, deprem yaşayan kuşakların çoğunun muhatap olduğu bir durum. Erzincan, Gediz, Varto, Bartın, Manisa Van depremleri, Lice depremi, Gölcük depremi ilk etapta aklıma gelenler, çok sayıda depreme tanık olduk. Ama tanık olmadığımız afetleri yaşamaya başladık. İklim yıkımı ile yeni afetleri ekledik. Mesela biz tsunamiyi bilmezdik, hortumu da bilmezdik. Tsunamiden ve hortumdan can kayıpları olan bir ülkeyiz artık. Aslında denizlerimiz okyanus değil bir iç deniz, Ege denizi, bir okyanus değil, Akdeniz’de hortumları, Ege’de tsunamiyi yaşıyoruz. İklim yıkımı ile hayatımıza giren afetler bunlar. 

Şimdi öyle bir yerdeyiz ki, depremin şiddetinde bile anlaşamıyoruz, depremin şiddeti nedir? 6.6 mı? 7 mi? 7.3 mü? Nedir? Bir ülkede -hep söylüyorum- hukuk yoksa veri ve bilgi güvenliği de yoktur. Deprem gerçeğiyle ilgili rakamlarda da problemler yaşıyoruz. Bu durum; depremlerde yaşanılan insani ve maddi kayıplarımız içinde geçerli, eksik ve yanlış bilgiler içindeyiz. Afet verilerinin her türlü boyutunda eksik ve yanlışlarla karşı karşıyayız. Şeffaf ve hesap veren bir ülke yönetimine sahip değiliz. Bunlardan bir tanesi de deprem vergileri mesela.

ÖM: Deprem vergilerine geçmeden bir iki ilavede bulunmak istiyorum. “Ekranlarda görülen gerçeğin çok azı” deniyor Independent Türkçe'de bir haberde, gerçekten de çünkü bazı inanılmaz modern binaların kağıt ev gibi çöktüğünü gördük ama en ilginç olan şeylerden bir tanesi de mesela siyasilerin enkaz alanında inceleme yapmaya gitmeleri gene. Bu afet protokolü, afetlerde sık sık gözüken şey elbette burada da uygulanıyor ve çalışma yapan ekipler mesela sık sık iş makinelerini durdurup enkaz altında kalanların yerini tespit için sessizlik sağlıyor ama bu sessizlik hayati bir sessizlik duyabilmek için en ufak hayati sesi. 'İncelemelerde bulunmak' üzere gelen siyasetçiler tarafından bozulmuş. Mesela bir tanesi de tarım bakanının müdahalesi, bizzat konuşuyor içeride enkazda kalmış bir kız çocuğuyla, Buse'yle. Bunun ciddi şekilde eleştirildiğini de basında kısmen bazı medya organlarında görebiliyoruz. Bir de çok önemli bir şey, incelemelerde bulunmak için gelen siyasetçilerin hiçbir karşılığı olmadı şimdiye kadar. Daha önce sizin de sözünü ettiğiniz depremlerde Elazığ'da, Giresun'daki sel felaketinde yapmış oldukları incelemelerden bir sonuç çıkmadı. Öte yandan bir de önemli bir şey var, Somalı madenciler direnişteydiler, madenlerde haklarını alamadıkları için eyleme başlamışlardı, depremin hemen ardından Manisa'nın Kırkağaç ilçesinden yola çıkıp çadırda bekledikleri yerden yola çıkıp İzmir'e geliyorlar. Madencilerden birisi Independent Türkçe'nin bildirdiğine göre Nevzat İpek 5 kişiyi enkaz altından çıkarmayı başardıklarını ancak üçünün hayatını kaybettiğini belirtmiş. Böyle de insani önemli manzaralar var, dayanışma örnekleri de var, bir yandan da Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da “bu binalara çürük raporu verildiğine dair bir şey bize gelmedi” diyor. İzmir Bayraklı'da yıkılan Rızabey ve Doğanlar apartmanlarına çürük raporu verildiği açıkça ortaya çıkmış olmasına rağmen “bakanlığa gelen riskli bina başvurusu yok” demiş. Bu da öyle bir durum.

AB: Yaşanan afetler salgınlar karşısında yönetimin, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle yönetilemeyen Türkiye'de, idarenin içler acısı durumu ortada. 18 yılın konut -inşaat bilançosu da ortada. Böyle vaziyetleri Elazığ depreminde de gördük, İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanının deprem bölgesinde tetkikleri sırasındaki içler acısı uygulamalara şahit olduk. Acıların ve felaketlerin, siyasal propagandaya, imaja ve illüzyona dönük nasıl kullanıldığını gördük, hatırlayın. Afetler sonrası yaşanılanlar, yapılan operasyonlar, iktidar cephesi için -elinde geçirdiği %98 oranındaki medyayla birlikte- toplumsal illüzyonun devamı için kullanılan sahneler, platolar haline geliyor. Maalesef çok acı.

 O bakanın aynı zamanda çöken binanın altında bulunan mağazanın da ortakları ya da yöneticisi olduğu iddiası da sosyal medyada dönüyor. 

İsterseniz biraz deprem vergilerinden söz edeyim ama unutmadan bir hususu vurgulayayım. Depremin yaşandığı Ege bölgesi muazzam bir arkeolojik cennettir. Tarih boyunca eski uygarlık şehirleri vardır, Efes, Prienne, Karine, Milet ilk aklıma gelen bölgeler. Ören yerlerindeki yapılar, antik şehirlere ne oldu? Bu konuda bir bilgiye rastlamadım. Bugün arkadaşımız bu konularda uzman arkeolojik yayınlar yapan Nezih Başgelen'i aramayı düşünüyorum. Ören yerleri, arkeolojik yapılar, depremlerden ne ölçüde etkilendi, bu son depremden?.. 

Bir çarpıcı bir notu da vereyim. Şehircilik bakanlığının rakamlarına göre Türkiye'de 2019 itibariyle 6,7 milyon konutun bir an önce yenilenmesi gerekiyormuş. Deprem vergisi meselesine de geçelim

ÖM: Çok önemli bir şey söylüyorsunuz!

AB: Bunu için yılda “300 bin konut üreteceğiz” deniyor, ancak artık bunlara ayrılacak kaynakta kalmadı, yok.

ÖM: “6,7 milyon konut” dediniz, 6.7 büyüklüğünde depremden sembolik bir rakam benzerliği de var, çok acayip yani!

AB: Evet. 1999 depremi sırasında da Türkiye ekonomik darboğaz yaşıyordu, nitekim kısa bir süre sonra 2001 yılında 'kur depremi' yaşadık, yine yaşanan anomaliyle IMF ile katı bir programa geçmiştik, işte bu dönemde de ek vergiler gündeme geldi. Ek vergiler ilk başta özel iletişim vergisinden alınıyordu ve ayrıca özel vergilerde ihdas edildi. Bu cep telefonları şirketlerinin tahsilatı üzerinden yapılan kolay alınabilir bir vergiydi. Bunun dışında pek çok ek vergi hayata geçirildi. Bunların adına o dönemde 'deprem vergileri' dendi. Bunlar sonuç itibariyle bütçeye gelir olarak kaydedilen tahsilatlardır, fon gibi değildir, yani özel bir amaçla alınıp o özel amaca harcanan bütçe dışı fonlar gibi değildir, havuza toplanır. Dolayısıyla depreme hem de başka yerlere harcanan gelirlerdir. Şeffaf bir bütçe anlayışımız olmadığı için, toplanan vergilerin hangi fasıllara gittiğini nerelere harcandığını doğru dürüst bilemeyiz.Üstelik otokratik rejimde yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde, şeffaf bütçe anlayışı, hesap verilebilirlik, kontrol ve denetleme anlayışı söz konusu bile değil. TBMM ve bütçe ilişkisi bile kalmamıştır. Her şey sarayda olup bitmektedir. Vatandaş da vergilerini takip etme anlayışına da sahip olmadığı için deprem için toplandığı söylenen vergiler, Özgür Suriye ordusuna da gidebilir, İdlib’e de gidebilir, Afrin'e de gidebilir, Okluk'taki saraya da harcanabilir. 

Şunu da belirteyim; toplanan vergilerin deprem vergileri gibi algılanmasına karşın isimleri farklıydı, 1 yıl için çıkarılmıştı o devirde, sonra 2004 yılına kadar her yıl uzatıldı ve daha sonra da iletişim vergisi kalıcılaştırıldı AKP iktidarı tarafından, diğer özel ek vergiler sonra kaldırıldı. Ama iletişim vergileri devam etti ediyor da. Dolayısıyla bu vergilerin nereye harcandığı konusundaki husus daha çok bütçe şeffaflığının olmamasından dolayı kaynaklanan bir durum, bu tür gelirler havuzda toplanır ve harcanır, bütçe tekniği açısından izlenmesi fonlar gibi değildir. Deprem vergilerinin, kesintilerin 70 milyar dolara ulaştığı biliniyor ama bunların hangi harcama kalemlerine gittiğini bilmiyoruz.

ÖM: Evet yani ilk başta vergi gelirlerinin binaların güçlendirilmesi ve deprem güvenliği için kullanılması planlanıyordu ama 2002 yılından beri toplanan 70 milyarı da geçen miktardaki yeni deprem vergileri yeniden gündemde. Ekonomist Özcan Kadıoğlu mesela sosyal medya hesabından bir açıklama yapmış, 1999 depreminden sonra kalıcı hale getirilen Özel İletişim Vergisi'nden bugüne kadar toplanan para 37 milyar Dolar'ı buluyormuş yaklaşık olarak 36,9. “Bu para ile her biri 100 metrekarelik 1.850 bin adet daire yapılabilirdi” demiş. Bir o var bir de “bugüne kadar fay kanunu çıkarılmadı” diyen HDP eşgenel başkanı Sancar var. “Çünkü o kanun çerçevesinde bütün tedbirler alınmak zorunda kalınırdı ama biz de verdik böyle bir kanun teklifi parti olarak ama düzenlemeler yapılmıyor” demiş. Böyle bir durum var, yani ne oldu bilinmiyor deprem vergisi.

AB: Toplanan vergilerin başka alanlara aktarıldığı muhakkak ama yani spesifik olarak da böyle bir yapısı yok, kuruluşundan itibaren, havuza toplanıyor ve havuzdan ihtiyaç neredeyse, yürütme nereye uygun görürse oraya harcanıyor. Aslında deprem sonrası bahsettiğimiz vergilerle başka işlerde yapıldı. 2001 krizinde batan bankalar oldu, bu bankaların ve kamu bankaları görev zararlarının devlet hazinesi üzerine çok yönlü etkileri oldu, hazine açıklarına yol açtı. Batan banka kayıplarında da bu paralar kullanıldı. Bankasını batırandan tahsil edilmedi. Dünya Bankası verilerine göre hatırladığım kadarıyla 100 milyar Dolar civarında hem görev zararı kamu bankalarının hem de özel bankaların maliyeti oldu Türkiye'ye. Biz vatandaş olarak bunları kuzu kuzu ödedik, ek vergilerle, elektrik su faturalarının içinde, telefonla konuşurken, alışveriş yaparken, yurtdışına çıkarken vbg. Banka batıran patronların açtığı yarayı cebimizden ödedik. Bakın vatandaş için bir şey daha söyleyeceğim, son zamanlarda bir lisans tezinde gördüm soruyorlar, kentsel dönüşümle ilgili olarak vatandaşa, bir anket yapıyorlar diyorlar ki “kentsel dönüşüme neden istiyorsunuz, neden taraftarsınız?” Yanıtlarda deprem 3.sırada.

ÖM: Öyle mi?

ÖÖ: Sırada ne var peki?

AB: İyi yaşam koşulları, Yaşam Kalitesinin, Yaşanabilirliğin Artırılması, Yenileme, Yeniden İnşa, Restore, estetik, ulaşıma yakınlık filan gibi şeyler var, deprem 3.sırada geliyor. Geçen 58 yıl içinde -bu da şehircilik bakanlığı rakamı- 58.202 vatandaş hayatını kaybetmiş, 122 bin vatandaş yaralanmış, yaklaşık 412 bin bina yıkılmış ve hasar görmüş. Her yıl ortalama 1003 vatandaş bu rakama göre hayatını kaybetmiş, bilançoya bakar mısınız?

ÖÖ: Savaş bilançosu, belki savaşlarda bu kadar bina yıkılmıyor.

AB: Evet. Her yıl 50,094 bina da yıkılıyor ortalamada. 17 Ağustos 1999'dan bu yana ülkemizde 305,238 deprem gerçekleşmiş, kayda girmiş. Biz böyle bir ülkeyiz, böyle bir ülkede deprem için bakanlık lazım aslında. Türkiye’de 20 milyon konut bulunuyor, bunların 6,7 milyonu, %35'i depreme dayanıksız -yine bakanlık raporlarından bakanlığın yaptığı çalıştaylardan aktarıyorum, başka kaynaklardan konuşmuyorum- bir ülkedeyiz. Ne yapalım? Amerikan seçimlerine geçelim mi?

ÖM: Evet bir iki dakika da onu konuşup bağlayalım isterseniz

AB: Amerikan seçimlerine odaklanmış durumdayız. Tüm dünyayı ilgilendiren bir seçim hem de Amerika'yı tabii. Bana bazı kayıtlar geldi, belki size de gelmiştir, başkent Washington'da Beyaz Saray'a yakın mahallelerde şiddet olaylarına ve protestolara ilişkin önemler alınıyor, bankalar önyüzlerini kaplıyorlar.

ÖÖ: Kasırgalardan önceki hazırlıkların aynısı var!

ÖM: Dükkanlar paravanlarla örtülüyor.

AB: Trump’ın iktidarı bırakmayacağı, üst mahkemeye gideceği, taraftarların şiddet uygulayacağına dair pek çok şey ortalıkta, hayra alamet durumlar değil. Açıkçası büyük bir fark olmaz ise, Trump'ın her türlü şeye başvuracağını düşünüyorum, deyim yerindeyse 'çamura yatma'ya uygun bir karakter.

Amerikan tarihine baktığımızda başkanların en önemli nirengi noktası para tröstü oluyor. Merkez Bankası, yani (FED) Federal Rezerve Bankası ve finansal oligarşi denilen güçle başkanlar arasında ilişki kurarak, başkanlara ve adaylara bakmak lazım. Ben bu faz üzerinden değerlendiriyorum. Trump FED'le ne kadar örtüştü ya da çatıştı ? Trump uluslararası Amerikan finans tröstleri açısından ne anlam ifade ediyor? Trump onlara karşı gelebilir mi? Ya da Biden? 

Amerikan tarihine baktığımızda iki başkanın Abraham Lincoln ve John Kennedy'nin FED'le ve para tröstleriyle çatışması sonucunda hayatlarını ve iktidarlarını kaybettiğini görürüz. Bu çok önemli, son dönemde bütün bu sistem, FED egemenliği, belirleyiciliği ABD ‘de ve dünyada tartışılıyor. FED'in bir özel banka olması, dünya finansal sistemine hakimiyeti gündeme gelen konular. Biden çok tecrübeli, bütün bu denklemi çok iyi çözen bir aday, ABD finansal sistemine bağlı ve saygılı, yani Clinton-Obama çizgisini devam ettirecek bir aday. Trump Amerika’yı ve dünyayı çok yordu, yani Trump çok arizi bir durum, gerçekten Amerikan tarihinde belki yol kazası gibi görülecek bir isim, büyük bir olasılıkla Biden'la konsolide edilecek ama bu süreç sancısız mı, sancılı mı olacak? Kanlı mı olacak, kansız mı olacak? 

Son olarak, merak ettiğim bir husus var, Trump başkan seçildikten sonra 2016 Kasım’ında seçimi kazandıktan sonra bir iki hafta içerisinde oğlu Eric Antalya'ya geldi, Finike dağlarında özel bir izine 3 gün geyik mi, keçi mi olduğunu anlamadığımız bir ava çıktı.

ÖM: Evet keçi!

AB: O günden beri bunu merak ediyorum. O zaman Antalya'daydım, şimdi de Antalya'dayım. Trump kazanırsa Eric yine ava gelecek mi? Biden kazanırsa onun oğlu da gelecek mi? Seçimin teri soğumamışken, geyik ya da keçi Amerika'da bitti de mi geldi bu arkadaş, neden geldi Türkiye’ye? Merak ediyorum, bu seçimden sonra da buraya ava gelecekler mi? Bir de tabii ki 4 yıldır merak ettiğim bir çözüme tam kavuşturamadığım başka bir konu var, Eric ve ekibine eşlik eden bir iş adamı-insanı var. Acaba bu eşlikçi kimdi ve neden eşlik etti? 3 gün sürüyor ve arazide kalınıyor! Yani benim seçimlere ilişkin merak ettiğim husus avlanma meselesi…

ÖÖ: New York Times'da çıkan yazıyı gördünüz mü bu hafta sonu?

AB: Hayır görmedim.

ÖÖ: Halkbank üzerinden bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan talebiyle Trump yönetimi arasında birtakım müziklerin olduğuna dair bir şey çıkmıştı.

ÖM: Evet onları da konuşacağız ama ben de şunu eklemek istiyorum, çok önemli yani sonuçları itibariyle pek üzerinde durulmuyor ama Türkiye'de de yazan arkadaşlarımız “çok hayati önemde” diyorlar seçimin sonucu olarak Biden-Trump farkı ama bütün insanlık ve bütün canlılar alemi için hayati önemi olan asıl şey tabii bütün regülasyonları düzenlemeleri ortadan kaldırması iklim açısından Trump'ın. Doğrudan doğruya fosil yakıt şirketlerinde emrinde çalışan ve onları finanse eden bankaların emrinde 14 dakikalık çok önemli bir film yayınlandı. Leonardo di Caprio, babası George di Caprio ve üvey annesi Peggy di Caprio'nun da finanse ettikleri ilginç bir film. Asıl tabii çok önemli Greg Palast diye bir gazeteci var, 2 milyon oyun boşa atılmış olduğunu hile sonucu çıkarıyorlar geçen seçimde Trump'ın kazandığı ve özellikle de 3 kategorinin yani siyahların, Latinlerin ve bir de gençlerin özellikle Georgia, Wisconsin ve Michigan gibi eyaletlerde müthiş bir şey. O kadar çarpıcı örnekleri var ki bu 14 dakikalık 'Tasfiye Edilenler' başlığını taşıyor film. Yani oy kullanma hakkından yoksun bırakılanların aralarında Martin Luther King JR'nin bir kuzeni var. 94 yaşında bir kadın 50 yıl boyunca aynı yerde oturup oylarını kullanmış ama Trump'ın kazandığı 2016'daki son seçimde “senin kaydın yok!” diye oy kullandırtmamışlar kadına mesela. Böyle şeyler oldu ve filmin sonu çok ilginç bitiyor “14 dakika kaldı seçimi kurtarmak için” diyorlar ve kadın konuşuyor, bir Amerikalının söyleyebileceği en güçlü 3 kelimeyi söylüyor “I will vote” (ben oy kullanacağım) diyor. Böyle şeyler ouyor, bir de çok kaygı verici birkaç şey daha var onları da söyleyip bitirelim, süreyi de aştık ama ABD polisini Hitler'in sözleriyle eğittiği ortaya çıkmış. İnanılmaz bir haber bu! Slaytlar gösteriliyormuş, bayağı Hitler'in kaleme aldığı yazılar ve kendisi üzerine hazırlanan kitapların listeleri de bulunuyor ve gerektiğinde şiddet kullanılması gerektiğini eğitimde kullanıyorlarmış. Kentucy eyalet polisi açıklamasında mesela “eğitimde kullanılan slaytlar eski” demiş. “A, tamam o zaman!” diyeceğiz yani? 2013'te müfredattan kaldırılmış ve bir de Amerika'da sendikalar “eğer çalarsa, oyları çaldığı ortaya çıkarsa biz greve gidiyoruz” genel grev ABD'de var, Trump da “kaos olur!” diye bir açıklama yapmış. Uyarıda bulunmuş yani olacaksa. Böyle bir durumda gidiyoruz, saat farkından dolayı öğrenemeyiz ama kritik eyaletlerde oy çaldığı, 'salıncak eyalet' denen yerde aşikar büyük bir kaygıyla bekliyoruz sonucu.

AB: Geçen seçimlerde Rusya ile olan mesele ortada, bir azil süreci yaşandı, ramak kaldı değil mi azil edilmesine?

ÖM: Evet. Azledildi zaten de sonradan iptal edildi.

AB: Evet. İlk iktidara geldiğinde hem senatoda hem de meclisin tümünde kontrol elindeydi, sonra kontrolü kaybetti. Trump kaybederse yargılanır mı? Sorum bu. Daha çok konu var ama bitirelim. 

ÖM: Peki çok teşekkür ederiz.

AB: İyi yayınlar.

ÖÖ: Teşekkürler.

AB: Hoşça kalın.