Siyonizmin Filistin’i sömürgeleştirmesi

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Siyonistler, saikleri anti-semitizme dayanan Batılı emperyal güçlerin desteği olmaksızın Filistinlileri asla sömürgeleştiremezlerdi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar 6 milyon Yahudi’nin katledilmesine yol açan azgın bir Avrupalı anti-semitizm olmasaydı Yahudilerin çoğu İsrail’e kaçmazdı.

(Chris Hedges'ın TruthDig'in internet sitesinde yayınlanan bu yazısı Nur Deriş tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)

İsrail-Filistin çatışması kadim etnik kinlere dayanan bir çatışma değildir. Aynı topraklarda hak iddia eden iki halk arasında trajik bir çatışmadır. İmal edilmiş bir çatışmadır. Britanya’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve başka belli başlı emperyal güçlerin desteklediği Siyonistlerin, daha sonra da İsrail’in sürdürdüğü 100 yıllık bir sömürgeci işgalin sonucudur. Bu proje Filistin topraklarının sömürgeciler tarafından süregiden müsaderesiyle ilgilidir. Filistinlilerin olmayan bir halk haline getirilmesiyle, onları sanki hiç var olmamışçasına tarihî anlatıdan silmekle ve onları temel insan haklarından yoksun kılmakla ilgili bir proje. Oysa sayısız resmî raporun ve bu raporları destekleyen hem özel hem de resmî yazışmaların ve demeçlerin, ayrıca tarihî kayıtların ve olayların tanıklık ettiği Yahudi sömürgeciliğinin bu su götürmez olgularını ortaya koyunca İsrail savunucularından gelen anti-semitizm ve ırkçılık suçlamalarıyla karşılaşmak işten değil.

Columbia Üniversitesinde modern Arap çalışmalarının yapıldığı Edward Said kürsüsü profesörü Raşid Halidi, “Filistin’e Karşı Yüz Yıl Savaşı: Yerleşmeci Sömürgeciliğinin ve Direnişin Tarihi, 1917-2017” başlıklı kitabında Filistin’in sömürgeleştirilmesinin bu uzun tarihini özenle belgelemiş. Yaptığı etraflı araştırma, ilk Siyonistlerle İsrail önderliği arasındaki dahili ve özel yazışmaları da içeriyor ve Yahudi sömürgecilerin işin en başından itibaren bir Yahudi devletinin kurulabilmesi için Filistin halkının boyunduruk altına alınması ve yerinden edilmesi gerektiğinin ziyadesiyle farkında oldukları konusunda en ufak bir şüpheye yer bırakmıyor. Yahudi önderliğinin ziyadesiyle farkında olduğu başka bir şey de niyetlerinin, birtakım hüsnü tabirlerle; yedinci yüzyıldan beri Müslüman olan topraklar üzerinde Yahudilerin Tevrat’tan gelen meşru hakları olduğuna dair cila çekmekle; insan hakları, demokratik haklar sömürgeciliğin sömürgeleştirilenlere güya sağlayacağı faydalarla ilgili basmakalıp laflarla ve yok etmeyi hedefledikleri insanlarla demokrasi ve barış içinde bir arada yaşamak için yaptıkları uydurma çağrılarla maskelenmesi gerekiyordu.

“Bu, bize dayatılan, bizim onların hiçbir işine yaramadığımız kendine özgü bir sömürgeciliktir,” diyor Halidi, Said’in yazdıklarından alıntı yaparken. “Onlar için en iyi Filistinli,” diye yazmıştı Said, “ya ölmüş ya da gitmiştir. Yani bizi sömürmek istediklerinden ya da Cezayir’de, Güney Afrika’da olduğu gibi bizi bir alt-sınıf olarak orada tutmaya ihtiyaçları olduğundan değil.”

Siyonizm, anti-semitizmin kötülüklerinden doğdu. Yahudilerin maruz kaldığı ayrımcılığa ve şiddete karşı, özellikle de 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Rusya’da ve Doğu Avrupa’da binlercesinin öldürüldüğü vahşi programlara karşı verilmiş bir cevaptı. Siyonist lider Theodor Herzl 1896’da yayınladığı “Der Judenstaat” ya da “Yahudi Devleti” kitabında Yahudilerin Avrupa’da güvende olmadığı uyarısını yapıyordu. Birkaç on yıl sonra Alman faşizminin yükselişiyle bu uyarının öngörüsü dehşet verici bir şekilde kanıtlandı.

Britanya’nın bir Yahudi anayurdunu desteklemesinin ardında her zaman anti-semitizm vardı. Balfour Bildirisinde de belirtildiği gibi “Yahudi halkına Filistin’de bir milli anayurt kurulması”nı destekleyen Britanya Hükümetinin 1917’de aldığı karar, anti-semit mecazlara dayalı yanlış yönlendirilmiş bir çabanın ayrılmaz parçasıydı. İktidardaki Britanyalı elitlerin uluslararası Yahudiliği birleştirerek, Birinci Dünya Savaşında ülkenin ağır aksak giden askerî harekâtının arkasına katma girişimiydi. Bu “uluslararası Yahudiliğe” Rusya’da yeni kurulan Bolşevik devletinde yüksek mevkilerde bulunan Yahudi kökenli resmî şahıslar da dahildi. Britanyalı yöneticiler, Yahudilerin, ABD malî sistemini gizlice kontrol ettiklerine kaniydi. Amerikalı Yahudilere Filistin’de bir anayurt vaat edilince, diye düşünüyorlardı, Birleşik Devletler de savaşa katılacak ve savaş çabalarına malî destek vermeye yardım edeceklerdi. Bu tuhaf anti-semit asılsız yakıştırmalar yetmiyormuş gibi, Britanyalılar, Yahudilerin ve Dönmelerin (ya da ataları din değiştiren ama Yahudilik törelerini gizlice sürdüren “kripto Yahudiler”in) Türk hükümetini kontrol ettiklerine inanıyorlardı. Britanyalılar sanıyorlardı ki Siyonistlere Filistin’de bir anayurt verilecek olursa Yahudiler ve Dönmeler, savaşta Almanya’nın müttefiki olan Türk rejimine karşı tavır alacak ve Türk hükümeti düşecekti. Britanyalıların inancına göre savaşı kazanmanın yolu dünya Yahudiliğinden geçiyordu.

Fransız diplomat François Georges-Picot ile birlikte Osmanlı İmparatorluğunun Britanya ile Fransa arasındaki gizli antlaşmayla parçalanmasını sağlayan Britanyalı Sir Mark Sykes ikazda bulunuyor, “Büyük Yahudiliği karşımıza alırsak zafer kazanmak imkânsız olur” diyordu. Sykes’a göre Siyonizm “atmosferik, uluslararası, kozmopolit, bilinçaltı ve yazılı olmayan, hatta çoğu zaman ağza bile alınmayan” muktedir, küresel bir yeraltı güçtü.

Britanyalı elitler de, ki bunlara Dış İşleri Bakanı Arthur Balfour da dahildi, Yahudilerin Britanya toplumunda asla asimile edilemeyeceklerine ve onlar için en iyisinin başka bir yere göç etmek olacağına inanıyorlardı. Başbakan David Lloyd George’un hükümetinin yegâne Yahudi mensubu olan Edwin Montagu’nun Balfour Deklarasyonuna şiddetle karşı çıkması çok manidardır. Montagu, bunun her devleti kendi Yahudilerini defetmeye teşvik edeceğini öne sürüyordu. “Filistin dünyanın gettosu olur” diye uyarıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çoğunluğu devletsiz kalan yüz binlerce Yahudi mültecinin Filistin’den başka gidecekleri bir yer kalmadığında bu ikazın yerinde olduğu ortaya çıktı. Savaş sırasında çoğu zaman cemaatleri yok edilmiş ya da evlerine ve topraklarına el konulmuştu. Polonya gibi ülkelere geri dönen Yahudiler, yaşayacakları hiçbir yer kalmadığını gördüler ve sık sık da hem ayrımcılığa uğruyor hem de savaş sonrası yükselen anti-semit saldırılara, hatta katliamlara maruz kalıyorlardı.

Avrupalı güçler, Yahudi mülteci kriziyle baş etme yolunu Holokost kurbanlarını Orta Doğu’ya yollamakta bulmuştu. Dolayısıyla bir yandan önde gelen Siyonistler, bir anayurt kurmak için Arapları kök saldıkları topraklardan söküp yerinden etmeleri gerektiğini anlıyorlardı, ama öte yandan kendi kaçtıkları ya da atıldıkları ülkelerde istenmediklerinin de fena halde farkındaydılar. Siyonistler ve destekçileri Filistin’den söz ederken “toprakları olmayan bir halka, halkı olmayan topraklar” gibi sloganları dillerinden düşürmemiş olabilirler ama siyasi düşünür Hannah Arendt’in de gözlemlediği gibi Avrupalı güçler, Avrupa’da Yahudilere karşı işlenmiş suçlarla baş etmeye yeltenirken Filistin’e karşı başka bir suç işliyorlardı. Bu, sonu gelmeyecek çatışmalar için biçilmiş kaftandı, hele işgal altındaki Filistinlilere tam demokratik haklar tanımanın, Yahudilerin İsrail üzerindeki denetimlerini kaybetme riskini taşıdığı hesaba katılırsa.

İsrail’de 1977’den beri hakim olan sağ-kanat ideolojisi, sırasıyla Başbakan olan Menachem Begin, Yitzhak Shamir, Ariel Sharon, Ehud Olmert ve Benjamin Netanyahu tarafından alenen kabul gören bu ideolojinin manevi babası Ze’ev Jabotinsky 1923’de açıkça şöyle yazmıştı: “Dünyadaki her yerli halk, sömürgeleştirilme tehlikesinden kendini kurtarmak için en ufak bir umudu olduğu sürece sömürgecilere karşı direnir. İşte Filistin’de Arapların yaptığı da budur ve ‘Filistin’in ‘İsrail ülkesine dönüştürülmesine engel olmak için ufacık bir umut kıvılcımı kaldığı sürece yapmakta sebat edecekleri şey de budur.”

Bu türden alenen ifade edilen bir dürüstlük, Halidi’nin dikkat çektiği gibi, önde gelen Siyonistler arasında pek nadirdi. Siyonist liderlerin çoğu için şöyle yazıyordu Halidi: “İtiraz ederek amaçlarının masumane bir safiyet taşıdığını öne sürüyor ve kendilerine kulak veren Batılıları, hatta belki Filistin’in Arap sakinlerine karşı hayırhah niyetleriyle ilgili masallarla kendilerini bile kandırıyorlardı.”  Siyonistler, bugünkü İsrail savunucularının benzer bir durumda, bir Yahudi yurdunun kurulması için Arap çoğunluğun oradan atılması gerektiğini kabul etmenin ölümcül bir hata olacağının farkındaydı. Böylesi bir kabul, sömürgecilerin dünyadan gördükleri desteği kaybetmeleri anlamına gelirdi. Ama Siyonistler kendi aralarında sömürgeci projenin başarıya ulaşması için Arap çoğunluğa karşı silahlı güce başvurmanın elzem olduğunu iyice anlamıştı. Jabotinsky şöyle yazıyordu: “Siyonist sömürgeleştirme… ancak yerli halktan bağımsız bir gücün koruması altında, yerli halkın geçemeyeceği demir bir duvarın ardında ilerleyebilir ve gelişebilir.”

Yahudi sömürgeciler bunu başarmak ve hayatta kalmak için emperyal bir hâmiye ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı. İlk hâmileri, 1930’daki Filistin ayaklanmasını ezmek için 100 bin asker yollayan ve Haganah olarak bilinen Yahudi milisleri silahlandırıp eğiten Britanya oldu. O ayaklanmanın vahşice bastırılması sırasında toplu idamlar ve havadan bombalamalar sonucu, Arap nüfusun yetişkin erkeklerinin yüzde 10’u ya öldü ya yaralandı ya hapse atıldı ya da sürgün oldu. Siyonistlerin ikinci hâmisi, aradan birkaç kuşak geçtikten sonra İsrail’e her yıl 3 milyar dolardan fazla gelir sağlayan Amerika Birleşik Devletleri oldu. İsrail, kendi kendine yeterli olduğu yolunda tezgahladığı efsaneye rağmen, emperyal hâmilerinin yardımı olmadan Filistin sömürgelerini elinde tutamazdı. İşte bu yüzden boykot edin, yatırım yapmayın ve yaptırım uygulayın hareketi İsrail’i korkutuyor. Benim bu hareketi desteklememin nedeni de bu.

İlk Siyonistler alabildiğine geniş ve verimli Filistin topraklarını satın alıp yerli sakinleri zorla yerinden etmişlerdi. Nüfusun yüzde 94’ünün Arap olduğu yerlere, Avrupa’dan Filistin’e gönderilen Yahudi yerleşmecilere ödenek sağladılar. Siyonist projeyi yönetmek üzere Yahudi Sömürgeleştirme Derneği gibi örgütler kurdular. Bu örgütün adı daha sonra Filistin Yahudi Sömürgeleştirme Derneği oldu.

Ama Halidi’nin de yazdığı gibi “İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgesizleştirme çağında sömürgecilik kötü kokular yaymaya başladığında, İsrail’de de Batı’da da Siyonizmin ve İsrail’in sömürgeci kökenleri ve uygulaması üzerine bir badana çekildi ve herkesin işine gelecek şekilde unutuldu. Hatta, Britanya sömürgeciliğinin yirmi yıl boyunca sarıp sarmaladığı üvey evladı Siyonizm, kendisine yeni bir isim yakıştırıp sömürgecilik karşıtı bir hareket olduğunu ilan etti.”

“Günümüzde, Avrupa dışında olan topraklarda başlatılan ve 1917’den itibaren zamanının en büyük Batılı emperyal gücü tarafından desteklenen bu klasik on dokuzuncu yüzyıl Avrupalı sömürgecilik girişimi, artık nadiren böylesine üzerine cila çekilmemiş terimlerle anılıyor,” diye yazıyor Halidi. “Nitekim sadece İsrail’in Kudüs’te, Batı Şeria’da ve Suriye’nin işgal altında bulunan Golan Tepelerinde sürdürdüğü yerleşme çabalarını değil, bütün bir Siyonist girişimini onun sömürgeci yerleşmeci kökenleri ve doğası perspektifinden tahlil edenler çoğu zaman açıktan açığa karalanıyor. Çoğu kimse Siyonizmin hiç kuşkusuz İsrail’de mamur ve müreffeh bir ulusal devlet yaratmada başarılı olmasına rağmen köklerinin sömürgeci bir yerleşme projesine dayandığını kabullenmekte zorlanıyor (tıpkı Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi başka modern ülkelerde olduğu gibi). Nasıl ki bu başarının büyük emperyal güçlerin, Britanya’nın ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği olmaksızın sağlanamayacağını kabul edemedikleri gibi. İşte bu yüzden Siyonizm, hem bir ulusal hem de bir sömürgeci yerleşme hareketi olabilirdi ve oldu da.”

Siyonist ve İsrail sömürgeciliğinin temel düsturlarından biri özgün, bağımsız bir Filistin kimliğinin inkârıdır. Filistin’in Britanya denetimi altında bulunduğu dönemde nüfus resmen Yahudiler ve “gayrı-Yahudiler” olarak ikiye ayrılıyordu. “Filistinliler diye bir şey yoktu … onlar var olmamıştı zaten,” diye şakayla karışık bir iğnelemede bulunmuştu bir zamanların İsrail Başbakanı Golda Meir. Berbat bir tarihi unutkanlık edimini gerektiren bu silme hareketi, İsrailli sosyolog Baruch Kimmerling’in deyimiyle Filistin halkının “siyasi kırım”a (“politicide”) uğratılmasıdır. Khalidi şöyle yazıyor: “Bir halkın kendi toprakları üzerindeki hakkının kökünü kazımanın en emin yolu o halkın o topraklarla olan tarihî bağını inkâr etmektir.”

15 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulması, Haganah ve başka Yahudi gruplarının Filistinlilere karşı giriştikleri etnik temizlik ve Filistinli nüfusun içine dehşet salan katliamlar sayesinde gerçekleşti. Britanya’nın eğittiği ve silahlandırdığı Haganah hızla Filistin’in büyük kısmını ele geçirdi. Batı Kudüs’ün ve Hayfa ile Cafa gibi şehirlerin yanı sıra sayısız kasaba ve köyün Arap nüfusunu oralardan boşalttı. Filistinliler, tarihlerinin bu anını Nakba, ya da Felaket olarak tanımlarlar.

“1949 yazına gelindiğinde Filistin yönetimi tarumar olmuş ve nüfusunun çoğunluğu köklerinden koparılmıştı,” diye yazıyor Halidi. “Savaşın sonunda yeni İsrail devleti haline gelen topraklarda yaşayan Arap nüfusun yüzde 80 kadarı zorla evlerinden çıkarılmış ve hem topraklarını hem de mülklerini kaybetmişti. 1,3 milyon Filistinlinin en az 720,000’i mülteci haline getirilmişti. Bu şiddetli dönüşüm sayesinde İsrail, daha önce manda altında bulunan Filistin topraklarının yüzde 78’ini denetimi altına almış ve savaş öncesi Arap nüfusun artık zar zor yüzde 5’ini oluşturan 160 bin Filistinli Arap’ın üzerinde tahakküm kurmuştu.”

1948’den bu yana Filistinliler kahramanca birbiri peşi sıra direnme çabalarına giriştiler ve bunların hepsi de İsrail’in ölçüsüz misillemeleri ve Filistinlilerin terörist olarak şeytanlaştırılmasıyla karşılık buldu. Ancak, İsrail’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve pek çok Arap rejiminin Filistinlileri tarihin bilincinden silmek için gösterdikleri cansiperane gayretlere rağmen bu direniş aynı zamanda dünyayı Filistinlilerin varlığını tanımak zorunda bıraktı. Said’in de dikkat çektiği gibi bu ardı arkası gelmeyen isyanlar Filistinlilere kendi hikayelerini anlatma hakkını kazandırdı, “anlatı iznini” verdi. 

Bu sömürgecilik projesi, en ileri görüşlü liderlerinin korktuğu gibi İsrail’i zehirledi. Bu liderlere Moşe Dayan ve 1995’te sağcı Yahudi bir aşırı unsurun suikastına uğrayan Başbakan Yitzhak Rabin de dahildi. İsrail, bir zamanlar ayrımcı Güney Afrika’nın vahşi ve ırkçı aparteid’iyle boy ölçüşen ve onu sık sık geride bırakan bir aparteid devletidir. İsrail’in zaten öteden beri sadece Yahudiler için geçerli olan demokrasisi, aşırı unsurlar tarafından yoldan çıkarıldı. Bunlara, esas olarak Meir Kahane gibi marjinal fanatiklerin bir zamanlar savunduğu ırka dayalı kanunları uygulamaya sokan bugünkü Başbakan Benjamin Netanyahu da dahildir. İsrail kamuoyu ırkçılık illetinden mustariptir. İsrail’deki futbol maçlarında en sevilen naralardan biri “Araplara Ölüm”dür. Yahudi güruhları ve Im Tirtzu gibi sağcı gençlik gruplarının haydutları da dahil, kıymeti kendinden menkul zorbalar, muhaliflere, Filistinlilere, İsrailli Araplara ve Tel Aviv’in yoksul mahallelerinde sıkışıp kalmış Afrika’dan gelen umarsız göçmenlere karşı ayrım yapmaksızın yağmacılık ve şiddet eylemlerini sürdürüyor. İsrail, Nazi Almayasının Yahudileri haklarından mahrum eden ırkçı Nuremberg Kanunlarına ürkütücü bir şekilde benzeyen bir dizi ayrımcı kanunu gayrı-Yahudilere karşı yürürlüğe koymuştur. Cemaatleri Kabul Kanunu, İsrail’in Galile bölgesinde münhasıran Yahudi olan kasabalara, orada oturmak için başvuranları “cemaatin temel bakış açısına uygunluk” temelinde reddetmek imkânı tanıyor. Solcu bir siyaset adamı ve gazeteci olan merhum Uri Avnery şöyle yazmıştı: “İsrail’in varlığı, faşizm tehdidi altında.”

Son yıllarda, çoğu İsrail’in en aydın ve eğitimli yurttaşlarından olan 1 milyona yakın İsrailli, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamak üzere ülkelerini terk etti. İsrail’in içinde hem İsrailli hem Filistinli insan hakları savunucuları, aydınlar ve gazeteciler, hükümet destekli karalama kampanyalarında hain olarak suçlandı, devlet gözetimine tabi tutuldu ve keyfi tutuklamalara maruz kaldı. İsrail eğitim sistemi, ilkokuldan başlayarak, askeriyenin elinde bir endoktrinasyon makinesi. İsrail ordusu hava kuvvetleriyle, topçularıyla ve mekanize birlikleriyle Gazze’de büyük ölçüde savunmasız olan 1,85 milyon Filistinliye karşı belli aralıklarla büyük saldırılara girişiyor. Bunun sonucu binlerce Filistinli ölüyor ve yaralanıyor. İsrail’in Necef Çölünde yönettiği Saharonim Nezaret Kampı, Afrikalı göçmenlerin mahkemeye çıkarılmadan üç yıla kadar alıkonabildikleri, dünyanın en büyük nezaret merkezlerinden biri.

Isaiah Berlin’in “İsrail’in vicdanı” olarak adlandırdığı ünlü Yahudi bilim insanı Yeshayahu Leibowitz, sömürgeci politikasının İsrail için oluşturduğu ölümcül tehlikeyi görmüştü. İsrail din ile devleti ayırmadığı ve Filistinlilere karşı sömürgeci işgaline son vermediği takdirde bunun, Museviliği doğru yoldan saptırarak faşist bir ibadete dönüştüren yozlaşmış bir ruhban sınıfına yol açacağı uyarısında bulunmuştu. 1994’te ölen Leibowitz, “Sosyalizm için Nasyonal Sosyalizm ne demekse, din için de dinci milliyetçilik o demektir,” demişti. Askeriyeye körü körüne tapmanın, özellikle de İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü ele geçirdiği 1967 savaşından sonra, Yahudi toplumunun yozlaşmasına ve demokrasinin ölümüne yol açacağını görmüştü.

“Bizim ahvâlimiz gittikçe kötüleşerek ikinci bir Vietnam’a (1970lerde Amerika Birleşik Devletleri’nin yürüttüğü savaşa gönderme), nihai sonuç elde etme umudu olmaksızın sürekli şiddetlendirilen bir savaşa benzeyecektir,” diye yazmıştı Leibowitz.  Önceden gördüğü durumu şöyle anlatmıştı: “Araplar çalışan halk olacak, Yahudiler de yöneticiler, müfettişler, resmi görevliler ve polis -esas olarak da gizli polis- olacak. Kendisine düşman 1.5 ila 2 milyon arası yabancı bir nüfusa hükmeden bir devlet, ister istemez bir gizli polis devletine dönüşecektir. Bunun eğitim, ifade özgürlüğü ve demokratik kurumlar için ne ifade ettiği de bellidir. Her sömürgeci rejimin has özelliği olan yolsuzluk İsrail Devletine de hâkim olacaktır. Yönetim zorunlu olarak bir yandan Arap ayaklanmalarını bastıracak, bir yandan da kendine Arap hainler bulacaktır. Ayrıca bugüne kadar bir halk ordusu olan İsrail Savunma Kuvvetlerinin, bir işgal ordusuna dönüşmesinin sonucu olarak soysuzlaşacağını, birer askerî vali haline gelecek olan komutanlarının da başka ülkelerdeki meslektaşlarına benzeyeceklerini düşünerek kaygı duymak için çok sebep var.”

Siyonistler, saikleri anti-semitizme dayanan Batılı emperyal güçlerin desteği olmaksızın Filistinlileri asla sömürgeleştiremezlerdi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar 6 milyon Yahudi’nin katledilmesine yol açan azgın bir Avrupalı anti-semitizm olmasaydı Yahudilerin çoğu İsrail’e kaçmazdı. Vatandaşlık hakları, cemaatleri, evleri ve sık sık da akrabalarının çoğundan yoksun bırakılan pek çok yoksullaşmış ve devletsiz kalmış ama hayatta kalmayı başarmış insanın elinde İsrail’den başka bir şey kalmamıştı. Avrupa’daki Yahudi kıyımlarında da Holokost’ta da hiçbir rol oynamamış olan Filistinlilerin trajik kaderi ise nefret sunağında kurban edilmek oldu.

Türkçesi: Nur Deriş