Has bahçenin çiçeği sümbül

Botanitopya
-
Aa
+
a
a
a

Mis kokulu bir çiçeğin hikayesini var bu programda… Bizim topraklarımıza ait bu çiçek, Bir zamanlar lalenin gölgesinde kalsa da bugün bahçelerin en “popüler” çiçekleri arasında…

Botanitopya
 

Botanitopya

podcast servisi: iTunes / RSS

 

Bahçelerdeki, kültüre alınmış sümbüllerin atası; Akdeniz’in doğusunda, Küçük Asya ve Suriye’den İran ve Irak’a uzanan bir bölgede yetişen vahşi sümbüller… Bilimsel adı -mavi anlamına gelen- Hyacinthus. Soğanlı bir bitki; daha önce zambakgiller (Liliaceae) familyasının üyesi olarak kabul ediliyordu ama artık muscari (arap sümbülü) ve bellevalia ile birlikte- yeni bir familya olan Hyacinthaceae altında inceleniyor. 30-40 santimetre yüksekliğe ulaşabilen, çiçekleri keskin kokulu ve türlü renkleri olan çok yıllık bir bitki, nisan- mayıs aylarında çiçek açıyor; vahşi türleri deniz seviyesinden 2000 metre yükseğe kadar bir bölgede yetişebiliyor. Her salkım; dalın üzerine dağılmış; 0.5 cm ve 2.5 cm arasında boyutları değişen, çan ya da huni biçimli floretlerden oluşuyor.

Sümbülün melezleştirme tarihi 400 yıl öncesine gidiyor, en gözde türü de Hyacinthus orientalis. İlk örneklerinin çiçekleri mavi renktedir ama yıllar boyu süren seleksiyon ve çaprazlama melezleştirme teknikleriyle bugün Hyacinthus orientalis’in bahçelerde gördüğümüz beyaz ve açık mor, pembemsi leylak renklerinde farklı varyasyonları üretilmiş durumda. Daha büyük, mumsu yapıda ve dolgun yapılı çiçekler, tatlı kokuları olan vahşi türlerin zarafetine sahip olmasa da popülaritesini sürdürüyor.

Hyacinth adı, mavi anlamına gelen bir kökten türetilmiş. Latince karşılığı ise Hyacinthus. Homeros’un İlyada’sında epik bir şiirde geçiyor. Ozan bizi, İda Dağı’na götürür:

“Bulutlar devşiren Zeus karşılık verdi, dedi ki:

<<Tanrılar, insanlar görecek diye korkma

altın gibi bir sisle örterim dört bir yanımızı

güneş bile onu geçip göremez bizi

her şeyi keskin ışıklarıyla gören güneş bile>>

Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı

tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı

taptaze lotus bir halı serdi toprakla aralarına

çiğdemlerden, sümbüllerden, tatlı bir halı

uzanıverdi ikisi de halının üstüne

sardı onları güzel bir altın bulut

buluttan çiy damlaları akıyordu pırıl pırıl” (İlyada. XIV, 340 vd.).

MÖ 3. ve 4. yüzyıllarda yaşamış Theophrastus da sümbülü botanik özellikleriyle listelemiş. 1. yüzyılda yaşamış, Anavarzalı hekim Dioskorides’in de kesinlikle bildiği ve kaydettiği bir çiçek. Romalıların sümbülü Akdeniz’den nasıl alıp kendi topraklarına getirdiği ve kokusu için yetiştirdiği konusu ise çok net değil. Aynı yüzyılda yaşamış hem Romalı şair Vergilius hem de Latin şair Ovidius, doğanın döngüsünden, festivallerden ya da mitolojiden bahsederken sümbülün de adını geçirmiş. Ovidius, Metamorphosis adlı eserinde şöyle bahseder: Latin şair Ovidius’un anlattığı çiçek hikayesinin de kahramanıdır. Hikayeye göre Hyacinthus tanrı Apollon’un can ciğer arkadaşıymış; iki dost bir gün disk atmada yarışırken tanrının fırlattığı disk Hyacinthus’un başına vurunca, delikanlının boynu bir çiçek sapı gibi kırılmış; çimenler de al kana boyanmış. Arkadaşını kolları arasına alan Tanrı Apollon da “senin yerine ben öleyim” demiş; o anda Hyacinthus’un öldüğü yerde güzel bir çiçek açmış; sümbül çiçeğidir bu.

Antik çağlardan beri sümbüller derin mavi renkleri ve baş döndürücü kokusuyla cezbedici bir çiçek olmuş. Orta çağa gelince; bilim karanlığa gömülür ama sümbül yine İslam bilginleri arasında çiçek açmaya devam eder; sümbülün de aralarında olduğu en güzel soğanlı bitkiler, Batı Avrupa ile tanışır… Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u fethettiğinde ve Kanuni Sultan Süleyman’ın başta olduğu (1520-1566) yükseliş devrinde, her iki padişah da sümbüller, laleler ve nergislerle dolu bahçeler kurulmasını istemişti. Saray için Maraş, Halep ve Kırım’dan soğanlar istendiği, yazılan fermanlardan anlaşılıyor.

Kanuni zamanında, 1554 yılında, İmparator I. Ferdinand’ın elçi olarak gönderdiği Ogier Ghiselin de Busbecq, ilk lale soğanlarını; Batı Avrupa’ya taşıyan kişi biliyorsunuz, lalenin hikayesini konuşurken de bahsi geçmişti. Aynı zamanda sümbülleri, leylakları, diğer soğanlı bitkileri, Edirne ve İstanbul’un has bahçelerinde yetişen laleleri de anlatmıştır Türk Mektupları’nda. Busbecq’ın Viyana’ya ve oradaki botanikçi arkadaşlarına gönderdiği ilk soğanlı bitkiler ve tohumlar arasında sümbül yoktur; son derece gösterişli bir çiçek olan laleler çoğalıp çeşitlenip yaygınlaşırken sümbül bir süre gölgede kalır.

1600’lerde, Leiden’deki botanik bahçesinin yöneticisi olan Carolus Clusius sayesinde önemli oranda soğanlı bitki kültüre alınmaya başlıyor; onun sayesinde Hollanda, soğanlı bitkiler yetiştirme konusunda dünya lideri olur ama sümbülün sadece birkaç çeşidi kayıt altına alınmıştır. 1573 yılında Viyana’ya taşındığında Busbecq’den çok miktarda lale soğanı ve tohumlar aldığından bahsediyor sadece. Leiden’e geldiğinde ise Clusius biraz geç de olsa Rarorium Plantarum Historia (1601) kitabında, birkaç Hyacinthus Orientalis varyetesini kayda düşmüş.

Sümbül üzerine çalışan botanikçiler de var tabii… Frederick Doerfilinger’in sümbül tarihi üzerine yazdığı, “The Journal of Wycliff Hall Botanical Gardens”ta yayımlanan bir makaleye dayanarak aktarıyorum: Diğer bir Flaman botanikçi Mathias de l’Obel (1538-1616) Avrupa’nın ilk botanik bahçesi olan Padova Üniversitesi Botanik Bahçesi’nde (1562) Hyacinthus orientalis’in çiçeklenmesi üzerine birtakım gözlemler yapmış. Daha sonra Kruydtboeck 1581 yılında “Hyacinthus Orientalis Albulus”un ilk çizimini basmış. Flaman saray şifacısı ve aktar, Rembert Dodoens (1517-1585), 1554’te bastığı kitabı da birçok çiçekli bitkinin tarihiyle ilgili fikir veren eşsiz kaynaklar arasında. H. Orientalis’ten ise ilk kez “Florum et Historia” (1568) kitabında 1560’larda söz ediyor. Sümbülün Hollanda’ya geldiği tarihlerdir, aşağı yukarı… İngiltere’de ise ilk kez 1596 yılında, İngiliz aktar ve şifacı John Gerard, bahçesinde sümbül yetiştirdiğinden söz ediyor. “Hortus Floridus” (1614) kitabında botanikçi Crispijn van de Passe da H. Orientalis’in, bir sap üzerinde 8-12 floretin sıralandığı; mavi, açık mor ve petallerinin arkası yeşil çizgili 3 türüne yer vermiş.

Bassilius Besler (1561-1620), “Hortus Eystettentis” kitabındaki benzersiz levhalarından birinde, H. orientalis türüne yer vermis. 1686 yılında Leiden Botanik Bahçesi, 35 beyaz, mavi ve kırmızı varyeteleri olan, beyaz, mavi ve mor sümbülleri kayıt altına almış.

17. yüzyılın ilk zamanlarında Hollanda, laleler ile o kadar haşır neşirdi ki, 1670 yılına kadar sümbüllerin hiçbir türünün adı geçmiyor; ancak bir iki üretici sümbüllere ilgi göstermiş. Ama 1730’lara gelince sümbül ticareti de neredeyse 100 yıl önce yaşanan Tulipmania boyutunda bir çılgınlığa ulaşmış ama bu pek uzun sürmemiş. Öte yandan sümbülün tanınmasına ve 18. ve 19. yüzyıl boyunca da devam eden şöhretine büyük katkısı olmuş.

Hollandalı botanikçi George Voorhelm  (1712-1787), birkaç dilde yazdığı “A Treatise on the Hyacinth” (Sümbül Üzerine İnceleme) kitabında, -kültürel bilgiler veren bir katalogdur bu aslında- 244 çift ve 107 tekli sümbül çeşidi sıralamıştır. Çoğu mor ve mavi tonlarıdır; beyaz ve kırmızı türlerine oranla üç kat daha fazladır. Sarı sümbüller daha sonra, 1760 ile 1770 yılları arasında ortaya çıkar ama bu listede yoktur; nasıl ve kim tarafından ilk kez yetiştirildiği de bilinmiyor.

Moda akımı da sümbüllerin tanınıp yaygınlaşmasına çok etkisi olur…  Paris’te 15. Louis’nin resmi metresi Madame de Pompadour, bu güzel kokulu çiçeklerin tutkunuydu; 1745 ile 1760 yılları arasında farklı saray bahçelerinde çok sayıda sümbül dikilmesini sağlamıştı. Madame Pompadour’un, sonradan moda olacak cam sümbül vazolarında 200’den fazla sümbülü kış boyunca da yetiştirdiğini söylüyor belgeler. Madam Pompadour zamanın moda öncüsü olduğu için onu izleyen takipçileri de bu akıma uymuş elbette. Sümbül yetiştiren Voorhelm, Van Kampens gibi çiçekçilerin de altın yıllarıdır. Sümbüller ve laleler, sarayların büyük salonlarını süslemekten öte, kadın modasını da etkiler… Elbiselerin yakalarına, gösterişli sümbül ve lalelerin en yeni örnekleriyle dolduruluyordu.

Sümbül yetiştiricisi George Voorhelm’in arkadaşı Markiz Sainte Simone, “Des Jacinthes” başlığı altında, 1768 yılında, sümbülün anatomisi, üretimi ve kültürüyle ilgili ilk kapsamlı çalışmasını yayımlar. Görselleştirilmiş bilgilerin olduğu, sınırsız bir kaynaktır bu, Fransız devrimi ve Napolyon Savaşları, Avrupa’nın ekonomik ve sosyal yapısını ve sümbül pazarını da tümüyle değiştirmiş. Hollanda’da, Harleem bölgesi özellikle, Batı’da sümbüllerin ikinci merkezi olmuştur ama 1826 yılında Berlin; Hollanda’dan yüklü miktarda sümbül ithal edip, laleler ve diğer soğanlı bitkilerle birlikte rakip bir çiçek endüstriyi başlatırlar. 1842 yılında sadece bir yetiştirici, F. Muemes Dietrich Prusya, Polonya, Rusya, Danimarka, İsveç ve Fransa’dan ithal edilmiş 359 varyetelik bir listeyle 2 milyon sümbül soğanı yetiştirmiş. Başka yetiştiriciler de sümbül yetiştirmeye başlar ve 1866 yılında Berlin’de 10 hektarlık bir alan sümbüle ayrılır ve 1.500.000 milyon adetlik bir ihracat gerçekleştirilir. Ama yüzyılın sonunda bu iş gerilemeye başlar; Berlin’in hızla büyümesiyle, sümbül tarlaları yerini binalara bırakmak zorunda kalır.

Bu arada I. Mahmut için Hollanda’da hazırlanarak gönderilen özel bir çiçekçi kataloğu olan 1736 tarihli “Sünbül-name” adlı eserden de söz etmek gerek. Emine Naskali’nin hazırladığı Çiçek Kitabı’ndan; Burcu Yanıklar’ın “Türkülerde Sümbül” yazısından aktarıyorum: Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu murakka albümde, aralarında koruyucu kağıtların olduğu sayfaların bir yüzünde sümbül resimleri, diğer yüzünde sümbüllerin adları ve Hıfzi, Hüseyin Ve Salahi’nin yazdığı rubailer var. Albüm Osmanlı eseri olmadığı için sümbül isimleri hem Osmanlıca’daki hem de yabancı dildeki karşılıklarıyla yazılmış. Sümbül yetiştiriciliği Avrupa topraklarına geç girmiş ama Osmanlı’da 1600’lerden beri sümbül türleri üzerine çokça çalışma yapıldığı biliniyor. “Sünbülname”de mümessek sümbül, necm-i muallak, cümle-i naz, şevk aver, şems-i ikbal, gök yakut, zülf-i perişan gibi onlarca sümbül çeşidi sayılmış. Şeyh Necmeddin Seyyit Hasan Efendi’nin yetiştirdiği Şeyh Sünbüli, Merdim adlı mor sümbülü; Uzun Ahmet Efendi’nin 1696 yılında yetiştirdiği altı başlı eşsiz sümbülü, “Dürr-i Meknun ve Hayatü-l Kulup” adını verdiği iki beyaz sümbülü gibi…  Anbarcızade’nin çivit mavisi renkte Anbarlı sümbülü, Bakizade Mehmet Efendi’nin Piş-i Kadem sümbülü gibi çok sayıda sümbül teke tek listelenmiş “Sünbülname”de… En az lale kadar sevilmiş bu bitki; o yüzden kumaş desenlerinden kitap süslemelerine ve İznik çinilerine her yerde görüyoruz sümbül motifini de…  Minyatürde Kara Memi’nin kullandığı gül, lale, karanfil ile birlikte dört çiçeğinden biridir.

Sümbül, halk tıbbında da kullanılmış Osmanlı döneminde; sümbül tohumlarının mideyi güçlendirici, iştah açıcı etkisi olduğunu düşünmüşler; sümbül soğanının yumuşatıcı etkisinden yararlanarak çıbanları iyileştirmede kullanmışlar.  Bazı akıl hastalıklarının tedavisinde kullanıldığı da Evliya Çelebi’nin sözlerinden anlaşılıyor.

Sümbül parfüm ve esans yapımında kullanılmış; insanların çiçek kokuları arasında ibadet edebilmesi için vazolara gül, sümbül, lale ve nergis gibi çiçekler konarak camilerin içinin ve dışının güzel kokmasına çalışılırmış.

Sümbülün duyguların ifade edilmesinde; çiçeklerin dilinde de yeri var. Sadakati ve -mavi olan sümbül özellikle- samimiyeti anlatıyor… Klasik Türk şiirlerinde en çok adı geçen çiçek, sümbül. Güzel kokulu olması, dalgalı karışık bir görünüme sahip olması ve siyaha yakın renklerinin olması Divan Şairlerine bolca ilham vermiş; “gül-sümbül” kafiyesiyle, neredeyse her şiirde farklı benzetmelerle kullanmışlar… “Mor sümbüllü bağlardan”, sevgiliye benzetilen “altın başlı sümbüllerden”, “süsen-sümbül-gül üçlemelerine” türkülerimiz de oldukça zengin…

Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre
Giuseppe Verdi Nabucco Operası Prisoner’s Chorus 04:16