Ekonomi Notları: 18.05.2006

Ekonomi Notları
-
Aa
+
a
a
a

Ömer Madra: Son derece tatsız bir ortam içindeyiz. Danıştay’a  kaba bir saldırı yapıldı. Hasan Cemal de bugünkü küçük notunda, “Kaba bir tuzak, Türkiye’yi bundan sakınalım, cepheleştirme, kutuplaşma ve birbirine düşürerek demokrasinin rafa kaldırılmasını hedefleyen bir ortam var” diyor. Doğrusu insanın aklına gelmeyen olasılıklar değil bunlar, böyle bir ortamda konuşacağız. Bir de ekonomik olarak borsada şiddetli denebilecek bir düşüş, dolarda yükselme oldu, sebepleri üzerinde biraz konuşabilir miyiz?

 

Hasan Ersel: Evet, dünyada bir hareketlenme var, ama bizde, dünyadaki, benzer ülkelerdeki daha şiddetli oldu. Bir de az önce değindiğin nedenlerle etkisi daha büyük olabilir. Yani siyasi rahatsızlığın arttığı bir ortamda, bu tür etkiler iktisadi alanda da daha abartılı tepkilere yol açar. Hoş bir durum yok ortalıkta açıkçası. Dünyadaki olayları tetikleyen en önemli nedenlerin birisi ABD’deki dengesizlikler. Bu bilinmeyen bir şey değil, hep söyleniyordu; Amerika’nın bu dengesizlikleri, yani bütçe açığının, cari açığın büyüklüğü, ve bunları dünyaya finanse ettiren ilişkiler ebediyen böyle gidemez.

 

ÖM: Bir kaç defa da üzerinde konuşma fırsatı bulmuştuk.

 

HE: Evet, bütün iktisatçılar bunu söylüyor. Bu konuda ben bir görüş ayrılığı olduğunu sanmıyorum. Sorun şurada çıkıyor: Amerika bunu çok bencilce bir yöntemle, aniden çözmeye kalksa, -diyelim ki ABD yönetimi Amerikan vatandaşlarını ikna etti-, o zaman dünyaya çok zarar veriyor. Çünkü Amerika’nın büyümesi dünya üzerinde çok olumlu etkiler yaratan bir şeydir. Gerçi olanaklı değil ama, diyelim ki “ben bu sene büyümem, %30 küçülüyorum” dese, bu dünyanın kalanını da götürür. Onun için Amerika’nın bu işi hem kendi toplumuna kabul ettirecek, hem dünyada büyük karışıklığa yol açmayacak şekilde nasıl düzelteceği sorusu önem taşıyor. Bu konuda farklı görüşler var, ama bir uygulama devam ediyor; Amerikan Merkez Bankası bir süredir faizleri arttırma yoluna gidiyor, ekonomiyi derleyip toparlamaya çalışıyor. Bu süreç devam ettikçe, sermayenin gidiş yönü değişiyor. Sermaye, riski hesaba kattıktan sonra daha çok para kazanabileceği yere gidecek. Bu durumda Amerika’ya yatırım yapmak daha cazip olabiliyor. Tabii, Amerika bunu yaparken Avrupa’nın da bir şeyler yapması gerekiyor. Amerika’nın faizleri arttırdığı bir ortamda, Avrupa Merkez Bankası onunla dengeli hareket etmek durumunda, onu hesaba katarak hareket etmek zorunda. Japonya’yı da unutmam lazım, Japonya da çok önemli, orada da önemli değişiklikler oluyor. Uzun zaman ekonomiyi hareket geçirmek için çok likidite veren Japon Merkez Bankası, şimdi o likiditeyi kesme yolunda harekete geçti. Çünkü ekonomideki enflasyonist baskıları kontrol etmek zorunda. Bütün bunlar bir araya gelince bizim gibi ülkelerin cazibesi azaldı. Bu olay da öngörülüyordu, söyleniyordu, ama tabii ne gün, nerede, ne olur, onu çıkarmak o kadar kolay değil. Geçen hafta dünyada bir hareket başladı. Dünyada diğer bazı faktörler de pek olumlu gitmiyor, mesela petrol fiyatları yükseliyor, “acaba yeni bir siyasi gerginlik olur mu Ortadoğu’da”, diye bir kaygı var, hammadde fiyatları yükseliyor. Bütün bu ortam içerisinde geçen haftanın sonuna doğru dünya piyasalarında böyle bir hareketlenme başladı. Ama bu hareketlenmenin Türkiye’ye yansıması veya Türkiye’de olup bitenler dünyanın epeyce üstünde oldu. Birdenbire kurda bir hareketlenme görüldü, TL hızla değer kaybetti, 3 günde %17 değer kaybetti, ülkeden görece fazla sermaye çıktı,  diğer ülkelere oranla, faizler yükseldi. Bir şey gördük ki, böyle bir şokla Türkiye’nin mali sisteminin piyasaları hızlı reaksiyon verip birdenbire ters köşeye doğru hareket edebiliyor. Bu da bence, bazı hayali olan güvencelerin pek de geçerli olmadığını gösterdi. “Esnek kur sistemi, onu yapar, bunu yapar”  diye, o kur sistemini savunanların bile söylemediği şeyler söylenmişti Türkiye’de. Hiçbirinin doğru olmadığını gördük.

 

ÖM: Yani belli bir şeyi yıkmak, dayandırmak pek kolay değil, sadece “yabancı sermaye geldiği gibi gidiyor” demek mümkün değil herhalde?

 

HE: Bazı soyutlamaları yaparken dikkat etmek gerekiyor. Sanki yabancı sermaye amiri Hasan, emir veriyor Ahmet’e, “gel geri” diyor, o da geliyor! Olay böyle değil. Çok farklı amaçlarla gelip giden yatırımcılar var. Buna karşılık, mali piyasalarda bir de “sürü psikolojisi” vardır, biri yapınca ötekiler de “herhalde bir bildiği vardır” diye onun peşine takılabilir ve herkes yanlış da yapabilir. Ama bu gelip gitme olayları bir algılamaya dayanıyor, yani “buradaki kârım ne, riskim ne, başka yerde ne olabilir, burada mı durayım, başka yere mi gideyim”, böyle bir hesaba dayanıyor. Bu ülke içerisinde olmayı cazip olmaktan çıkaran kararlar aldığınızda, tabii ki yatırımcı etrafa daha çok bakmaya başlar, başka seçenek arar. Bu doğaldır.

 

Türkiye’deki olaylar birdenbire olmadı bence, daha önce de konuşuyorduk. Son 6 ayda iktisadi ve siyasi göstergeler bir şeylerin birikmekte olduğunu gösteriyordu. Örneğin cari açık... “Bu önemli değildir” falan dendi, ama hangi yatırımcının listesine bakarsanız, ‘ülkenin cari açığı’ diye baktığı bir kalem vardır, buna verdiği önem bir yatırımcıdan ötekine değişir, ama listede vardır. Listesinde cari açık olmayan bir adam herhalde işinden atılır diye düşünüyorum. ‘Siyasi gerginlik’ de listededir, ama onu herkes farklı algılar.

 

Bu açıdan son 6 aya baktığımız zaman, olumsuz notların frekansının arttığını görüyoruz. Cari açık sürekli büyüyor. Gerçi bu 6 aylık bir hikâye de değil, ama rakamın çok kimseyi tedirgin edici boyuta gelmesi bu dönemde gerçekleşti. Sosyal güvenlik sorunu var; sorun sosyal güvenlik açıklarının büyümesinde, bunu bütçe karşılayabiliyor mu. Bütçe bunu karşılayacak kaynak ayırıyorsa, geriye kalan harcamaları yapabilir mi? Bu sorular sadece IMF’nin sorduğu sorular değil, herkesin aklına geliyor. Acaba bütçede daha sonra beklenmeyen bir biçimde sapma  görülür mü? Beklenen sonucu verirse mesele yok, diyelim ki yatırım yapmaya gelmiş. Bütün bunlar bir süredir, bence aşağı yukarı 6 aydır, yatırımcıların gündeminde olumsuzluk olarak ön plana çıkmaya başladı.

 

Peki olay neden bugünlerde odu. Bunun için bir tetikleyici gerek. Şuna benziyor, tabancanın namlusunda mermi var. Sonra bir gün kazayla, ya bilerek, tetiğe basıyorsunuz, mermi ateşlenmiş oluyor. Ama mermi olmasaydı ateşlenme olmayacaktı. Bundan da bir zarar doğmayacaktı. Mermiyi hareket ettiren olay tesadüfi de olabilir. Sorun namluda merminin olmasında.

 

Türkiye’deki etki neden büyük oldu? Burada bir iki sorunumuz var diye düşünüyorum; bu olay Türkiye’nin başına ilk defa gelmiyor, 2004’te de yaşadık, eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Fatih Özatay, yazısında o dönemi hatırlatıyordu. Olayın sonrasında toparlanmıştı Türkiye. Yalnız onun dikkat çektiği konuya ben de katılıyorum; toparlanma kendi kendine olmamıştı, Türkiye’de kararlar alındı, “biz şu şekilde iktisat politikası yürüteceğiz” dedi, AB’den gelen sinyaller olumluya döndü, yani politika ve ülke atmosferinde olumluya giden somut, ne olduğu belli kararlar ve uygulamalar başladı. Şimdi böyle bir şey görüyor muyuz? Ben o konuda çok iyimser değilim. Ben göremiyorum. AB konusunda şu anda bir atalet görüyorum, “yok hayır yanılıyorsunuz o sürecin zorunlu bir parçasıydı, şu gerekli reformu şu tarihten itibaren şöyle yapacağız”  gibi inandırıcı bir açıklama yok. Tabii bu tek taraflı da yürümez. AB’den veya oradaki ülkelerden olumsuz sinyal de gelmemesi lazım. Ben ondan da çok emin değilim, bana olumsuz sinyal gelecek gibi geliyor. Bunlar olmayınca da bu olay kendi kendine pek düzelmez diye düşünüyorum.

ÖM: AB’nin olumlu sinyal vermemesi, sadece Türkiye’ye bağlı olmayan bazı koşullardan ötürü de olabilir.

HE: Olabilir, doğrudur, fakat sonuçta Türkiye üzerindeki etkisi olumsuz olacaktır. Fransa’da şu anda parlamentodaki yasa tasarısı gibi şeyler olabilir, gergin bir ortam oluşabilir, kaygıların artışına yol açabilir. Yani çeşitli şeyler olabilir, yalnız bunlar tek tek bir durum yaratmazken, hepsi bir araya gelince yaratıyor, bir nitel değişikliğe yol açıyor, önemli olan nokta o. Bir de aynı bağlamda bir noktaya dikkati çekmek istiyorum; Ben, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nda çalışıyorum, oradaki arkadaşlarımız bir ekonometrik çalışma yaptılar; Türkiye’de, kurdaki hareketler TL’de ne zaman değerlenmeye yol açıyor? Ne zaman değer kaybına yol açıyor? Ne zaman büyük çaplı düzeltmelere yol açıyor? Bununla ilgili yaptıkları ekonometrik çalışmanın kullandığı sofistike teknikler ışığında, YTL’ nin son dönemde sürekli değerlendiğini buldular. Dolayısıyla diğer çalışmaları doğruluyor. Yalnız onlar bir başka şey daha yapıyorlar, diyorlar ki “her değerlenme böyle büyük ölçüde düzeltmeye yol açmıyor.” Hani şimdi bir tartışma var ya, “son üç günde olan şey devalüasyon mudur, değil midir” diye, aslında büyük çaplı kur oynamalarına devalüasyon deniyor.

 

Bu çalışma sırasında, Türkiye’de şunu görmüşler, bir 1994’te, ikincisi de 2001’de büyük düzeltme var. Her ikisinde de TL’nin değerlenmesi belli bir eşiği aştıktan sonra olmuş, bu eşik de %10 civarı. %10’luk bir bant konduğu zaman, TL’deki oynama istatistiksel olarak tanımlanan denge değerinden, %10’dan fazla saparsa, o zaman hızlı bir düzeltmeye yol açılıyor. Bu ilginç, çünkü son zamanlardaki değerlemeler hep bu sınırın altındaydı, yani denge değerinden çok sapmıyordu. Buna rağmen bir düzeltme oldu, ona dikkat etmek lazım. İkinci ilginç nokta da şu; benzer ülkelerde bu eşik %25 civarında, Türkiye’de ise %10. Yani Türkiye ekonomisindeki karar alıcıların TL’deki oynamaya hoşgörü düzeyleri çok düşük, dünyanın kalanına oranla.

 

ÖM: Bu ne demek oluyor?

 

HE: Demek ki bizim kur politikasını “bırakırız, piyasa çözer” deme lüksümüz benzer ülkelere, Brezilya, Tayland vs., oranla bile yok. Onlara oranla çok daha dikkatli olmamız lazım. “Sabit kur yapalım”, vs. demiyorum, kuru etkileyebilecek, yani ekonomiyi sallayacak noktalarda bizim çok daha dikkatli olmamız gerekiyor. Türkiye ekonomisinin istikrarının sürmesi daha dar bir bant içinde oluyor. Biz oraya doğru gelince, herhangi bir şekilde kura hemen yansıyor, ki bunu gösterge olarak görüyorum, oradaki azıcık oynama da Türkiye ekonomisindeki karar alıcıları devam edemez hale getiriyor ve sistem kendine sert düzeltme yapmak zorunda kalıyor. Üstelik bu bant, istatistiki olarak geçmiş verilerden üretilmiş bir bant, belki bant daraldı şimdi. Yani TL’deki değerleme epeyce yükselmiş durumda gözüküyordu, ondan sonra belki de artık %10 bandına değil de %5’te sistem dayanamaz hale geliyordur. Buna çok dikkatli bakmamız gerekiyor. Ben onun için daha evvel de, belki yaşımın verdiği ihtiyatlılıkla, “ bu cari açık büyümesi, kur hareketi tehlikeli olabilir, aman dikkat edelim” dediğimde “yok, merak etmeyin, halledilebilir, çünkü sistem değişti, Türkiye’nin bu tür olaylara hoşgörüsü arttı” şeklinde argümanlar vardı. Ama bu son olay, daha iyi düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Belki bu tamamen tesadüftür, dünyadan gelen etkidir, ama benim kafamda, “Türk ekonomisinin, YTL’nin değerlenme düzeyinde oynamaya dayanıklılığı düşmüş olabilir” gibi bir düşüncenin doğmasına yol açtı.

 

ÖM: Bu gelecek için de iyi bir işaret gibi gözükmüyor.

 

HE: Bütün bunlardan sonra, şimdi önümüzdeki dönemde de istikrara dikkat eden, mali disipline dikkat eden, ne yapacağını açıklayan, kamuoyu ile paylaşan bir program ortaya konularak bu düzeltilebilir. Hükümetin temsilcilerinin ağzından çıkıyor da, yaptıklarından çok emin değilim, Yani “illaki kötüye gider” demiyorum, ama bu yönde de işaret görmediğim için rahatsızım.

 

ÖM: Evet o önemli tabii. Burada bırakalım o zaman, gayet karanlık bir hava var zaten, çok teşekkür ederiz.

 

(18 Mayıs 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)