Avrupa'nın Çözüm Kültürü

-
Aa
+
a
a
a

Güncele Bakış 2

 

Ömer Madra: AB Zirvesi’ne 24 gün var, bir şey kalmadı, AB-Türkiye ilişkilerine, özellikle de demokrasi kültürü açısından bir bakalım mı? Nasıl görüyorsun meseleyi?

 

İlkay Sunar: Ben bir yol kazası olacağını tahmin etmiyorum. Esas mesele, müzakare tarihi alındıktan sonra, müzakere süreci içinde geçecektir, fakat müzakerelerin başlaması hem Avrupa hem de bizim açımızdan çok olumludur. Bir de hem bizde hem Avrupa’da belirli kesimlerde olsa bile, şöyle bir görüş var; biliyorsun Jacques Chirac da “biz Bizans’ın çocuklarıyız” demişti. Anladığım kadarıyla, iyi niyetle söylemiş “canım, onlar da bizden” gibilerden.

 

ÖM: Taa, Doğu Roma’ya kadar götürüyor.

 

İS: Bir kültür ortaklığımız da var demeye getirmiş, çünkü AB’ye giriş sürecimizde, müzakerelerde açıkça olmasa bile örtük olarak, alttan alta bir şekillendirici bir faktör olacak diye düşünüyorum.

 

Hem onlarda hem bizlerde, kültür meselesi nedir, ortak olma meselesi nedir diye hepimizin kafasında bir soru işareti var. Chirac “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” dedikten sonra bizde de, “yok canm, biz Bizans’ın çocukları filan değiliz” diye tartışmalar oldu. Ben şöyle bakıyorum; Avrupa düzleminde Bizans bir ortak kültür mü oluşturuyor? Öyle bir ortaklık var mı? Esasında Avrupa, tarihine baktığınız zaman bazı ortaklıklar yanında bölünmelerin, çatışmaların, savaşların bir tarihi de değilmi?

 

ÖM: Din savaşları tarihi.

 

İS: Avrupa’ya baktığınız zaman, Ortodoks Avrupa, Protestan Avrupa, Katolik Avrupa diye bir bölünme var. Özellikle Katolik ve Protestanların birbirleri ile olan didişmeleri, çatışmaları, kanlı savaşları, katliamları da göz önünde bulundurulursa, nedir bu 25-30 ülkeyi birleştiren ortak kültür? Öyle elle tutulur, gözle görülür önemli faktörler saymak pek mümkün olmuyor. Dine baktığımız zaman, arkasında büyük savaşlar, çatışmalar var, milliyetçilik konusu da öyle; bölünmüş, kavimsel milliyetçilik var. Kavimsel kültürde bir ortak taraf yok. Roma, Rönenasns, vs. dediğimiz zaman Avrupa’nın her tarafını aynı şekilde etkilemiş değil.

 

Benim yaklaşımım şöyle; AB bir siyasal birliktir, öyleyse kültürün rolü nedir? Açıkcası, Avrupa’nın paylaştığı ortak kültürün tarihinden gelen o bölünmüşlüklere çözüm aramanın getirdiği bir kültür; ben buna “çözüm kültürü” diyorum. Nedir bu çözüm kültürü? İnsan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğüne dayalı yurttaşlık anlayışı. Yani Avrupa benim gözümde bir yurttaşlar Avrupasıdır. Yurttaşlığa vurgu yapıyorum, çünkü Avrupa’nın tarihinde çatışmalar, savaşlar, kanlı savaşlar, şiddet var. Fakat Avrupa’nın özelliği benim gözümde, işte bu bölünmüşlüğü belirli bir çözüme ulaştırmış olması ve ben buna “çözüm kültürü” diyorum. Çözüm kültürü de hukukun üstünlüğüne, insan haklarına dayanır, laik, demokratik yurttaşlık kültürü; işte Avrupa’nın özelliği bence bu.

 

Esas önemli olan, Avrupa’yı birleştiren, Avrupa’ya özgü olan bu çözümü ortaya çıkartmış olması. Bence Türkiye bu açıdan incelenmeli, bu saydığım, Avrupa’nın çözüm kültürü dediğim öğelere dayalı demokratik kültürü yaratabilmiş midir? Ne kadar istikrarlı olarak uygulayabilmektedir? Bence esas standart bu olmalı AB’ye giriş sürecimizde. AB bir siyasal birlik olduğu için, çok kültürlü, çok dinli, çok dilli ama siyasal birliğe giden, yurttaşlık düzeyinde birleşmeye doğru giden bir ortaklık.

 

ÖM: Onun için de milliyetlerin, dinlerin ve diğer unsurların da üstünde, yani uluslar üstü olmaya çaba sarf etmesi gerekiyor.

 

İS: Dinler üstü, diller üstü, kavimler üstü, ırklar üstü...

 

ÖM: Evet, yoksa diğer tarihi unsurlarına baktığımız zaman korkunç Haçlı seferlerini akıl almaz sömürgecilik kültürünü görüyoruz.

 

İS: Kolonyalizm, emperyalizm...

 

ÖM: Latin Amerika’da da, Afrika’da da, Cezayir Savaşları’nı, Kızılderililerin katledilmesi, Colomb’u filan unutmaya imkân yok, iki tane de muazzam savaş var: Birinci ve ikinci dünya savaşlarını görüyoruz. Pek övünülecek bir tarih değil.

 

İS: Aynı zamanda bir ortak kültürün temelini oluşturamaz. Avrupa’yı kötüleyelim diye bunları söylemiyoruz, Avrupa tarihinde de diğer bütün insan topluluklarının tarihinde olduğu gibi bölünmeler, savaşlar, dinsel, kavimsel, ırksal çatışmalar bol miktarda var. Avrupa’nın özelliği, bundan bir şeyler öğrenmiş olması, belki de Avrupa’yı başka bölgelerden farklı kılan, bunu demokratik, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne dayalı, yurttaş devleti diyebileceğimiz, demokratik kültür diyeceğimiz bir çözüme kavuşturmuş olması. Yani Avrupa’nın özelliği didişmesinde, çatışmasında, kavga etmesinde değil, bunu çözüme ulaştırmış olmış olmasında.

 

ÖM: Nihayet! Yoksa Avrupa medeniyeti diye kanlı bir tablo herkeste olduğu gibi önümüze çıkıyor.

 

İS: Herkeste olduğu gibi, bizde olduğu gibi onlarda da var. AB iki ayak üzerine oturuyor, birisi refah, birisi barış. Nedir oradaki refah anlayışının arkasında yatan? Piyasa ekonomisine dayalı, sosyal adaletçi, sosyal dayanışmacı bir sosyal piyasa mekanizması. Bence AB’nin özelliği bu. İkincisi de barış, barış da, biraz önce söylediğimiz demokrsi kültürü üzerine, yurttaşlık kültürü üzerine oturmuş bir siyasal birliğe doğru gitme anlayışı. Bir siyasal birlik gerçeklişti mi Avrupa’da? Hayır, belki o ileriye doğru bir özlem. Bir anayasa hazırlamış vaziyette, daha kabul edilip edilmeyeceği belli değil. Dolayısı ile bir siyasal birliğe doğru gidiş var.

 

ÖM: Anayasasında, sömürgecilikten de bahsetmeleri iyi olabilirdi; mesela “özür dileriz” deselerdi...

 

İS: Anayasanın girişine bakarsan beni rahatsız eden bir şey var, diyor ki “ilhamını kültürel, dinsel, hümanist mirasından alan...”, bence “ilhamını, geçmiş kültürel, dinsel gelişmelerinden ve bölünmelerinden çıkarmış olduğu derslerden alarak” demeliydi.

 

ÖM: Biraz da dünyaya yaptıklarından özür dileyerek...

 

İS: Gelelim bize, bizim de tarihimizde bölünmeler, çatışmalar vs. var. Bizim özelliğimiz nedir? Bizi Avrupalı yapan nedir? 150 seneden beri bu yurttaşlık kültürü dediğim, çözüm kültürü dediğim kültürü biz de referans noktası almışız, 150 seneden beri biz de diyoruz ki “kardeşim bizim de, etnik olarak, dinsel olarak farklılıklarımız, anlaşmazlıklarımız var, biz de bu kültürle çözmek istiyoruz. Referansımız bu. 150 seneden beri, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, demokrasi, dört aşamalı geçirdiğimiz bu süreç içinde bizim de önerimiz bu. O zaman bize şöyle bakması lazım Avrupa’nın, biz de Avrupa’ya öyle bakacağız: Bu çözüm kültürü dediğimiz demokratik kültürün kurumları, kuruluşları, değerleri, normları ile yerleşmiş midir, ne kadar yerleşmiştir, standart mıdır?

 

ÖM: Çok netleşiyor o zaman tabii. Bütün o diğer unsurlar, coğrafi konumu farklıdır vs... mesela Le Monde diplomatique’in başyazarı Ignacio Ramonet AB’ye hoşgeldin Türkiye yazısında, “Türkiye’nin antik Troya’ya ev sahipliği yapmış Ege kıyılarının, Avrupa uygarlığının beşiği eski Yunanistan’ın doğu kanadı olduğunu unutmayalım” diyor.

 

İS: Bunlara lüzum yok.

 

ÖM: Tabii.

 

İS: Mesele o değil, Avrupa o değil, bir kavimsel veya dinsel bir birlik değil ki? Avrupa’nın övünülecek tarafı, o çözüm kültüründe dinler üstü, kavimler üstü, ırklar üstü bir siyasal kültür geliştirmiş olması, siyasal birlik geliştirmiş olması. Biz buna talibiz. AB en sonunda bir Avrupa devletine dönüşse bile, Avrupa düzleminde vatandaşlık amacına yaklaşsa bile nasıl olacak? Zaten ulus devletlerinin içinde de bu çözüm kültürü değil mi önemli olan? Dinler üstü, kavimler üstü, etnisite üstü bir vatandaşlık kültürünün, kucaklayıcı, kapsayıcı bir vatandaşlık kültürünün, demokratik kültürün, insan haklarına dayalı hukukun üstünlüğünün ortaya çıkmış olması değil mi? Bence referans budur, yoksa Troya, Bizans, vs. gereksiz şeyler.

 

ÖM: Ramonet de aynı şeyi söylüyor;, “Bu çözülmeden sonra tarih sahnesinden silinmiş olan Avusturya, Macaristan ve Rus imparatorluklarının yanı sıra, parçalanan diğer bütün sömürge imparatorlukları gibi Osmanlı da, 20. yüzyılın başındaki ağır askeri harekâtlar nedeniyle tükendi. Balkanlar ve Arap dünyasındaki toprakların yitirilmesinin ardından da, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan yeni Türkiye, önüne kesin bir Avrupalılaşma hedefi koydu ve kültürel bir çok unsurunu da feda etmeyi göze aldı.” Eski Arap alfabesini terk edip Latin alfabesine geçmesi vs.

 

İS: Biz tabii biraz savunma pozisyonuna giriyoruz bu laflardan sonra, Avrupa’nın kendi kültürü değişmemiş mi sanki? Burada önemli olan şu, yeni Türkiye 150 seneden gelen bir Avrupa’nın getirdiği çözüm kültürünü referans alıyor. Türkiye’de kendi geçmişinden gelen çatışmalarının, bölünmelerinin, kanlı savaşların üstesinden gelip bir barış ve refah ayağını kurabilmek için, Avrupa’ya özgü olan bu tekil çözüm aracılığıyla, evrenselleşmeye çalışıyor. Türkiye 150 seneden beri, bahsettiğim süreç içinde bu çözüm biçimini, bu çözümü bir yaşam biçimi olarak, referans olarak kabul etmiş. Bugün istikrara kavuşmuş mu? Kopenhag Kriterleri’nden bir tanesi, demokratik kültürün istikrarlı olması. Eksikliklerimiz var, ama özlemimiz, referansımız hep bu tür bir yaşam biçimi.

 

ÖM: Bu demokrasi kültürünün gereklerini yapmak üzere, özellikle son birkaç yıl içinde, büyük, hatta “sessiz devrim” diye de adlandırılan bir reform süreci yaşandı Türkiye’de.

 

İS: Burada geçerli itirazlar vardı, halen var, ama biz demokratik kültürü referans ve standart olarak aldığımız sürece bunları yapmak zorundayız. İşin esası budur, yoksa Bizans, Troya, Orta Asya, vs. meselesi değil. Burada bize “sizin demokrasiniz bir din tehdidi altında mı?” diye soruyorlardı. Bu, o kadar da garip bir soru değildi. Bugün artık görüyoruz ki Türkiye’de din ve İslam bir demokrasi mantığı etrafında şekillenmeye başlamış ve gittikçe demokrasinin muhalifi, karşıtı değil onu temellendiren bir öge olmaya başlamış. Azınlıklar gibi konularda elbette eksikliklerimiz var, referansımız yine bunu bir demokratik, hukuk devleti, laik bir devlet içinde, yine o çözüm kültürü içinde çözmek.

 

ÖM: Çok basitleştirici olmadan da, temel ekseni bunun üzerinde kurmak bana da son derece doğru geliyor.

 

İS: Doğru ekseni yakalayalım. Çünkü bu bazen ağaçlara konsantre olmaktan ormanı görememek mümkün. İşin esası, burada bir siyasal kültür, siyasal birleşme, demokrasi etrafından kenetlenme olayı var, bir felsefe, bir dünya görüşü, bir çözüm etrafında birleşme var, tarih değil. Tarih değil, tarih ayırıyor. Tarih Avrupa’daki ulusları da birbirlerinden ayırıyor, orada çatışmalar dediğimiz bir savaşlar Avrupası var, bir emperyal kolonyalist Avrupa var.

 

ÖM: Tarihin derinliğine bakıldığı zaman ayırıcı unsurların milyonlarca olduğunu görmek mümkün ama 1950’den beri, yani AB, Jean Monet’nin büyük projesinden beri, Avrupa’nın barış ve refah üzerie yoğunlaşmak için de elden gelenin yapıldığı da inkâr edilemez herhalde?

 

İS: Kesinlikle buna katılıyorum, AB bir siyasal bir birliktir, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına dayanan, çok kültürlü, çok dinli, bir Avrupa’dan bahsedilmektedir. Zaten bugün Avrupa halen ulus devleti Avrupasıdır, tam bir Avrupa düzleminde vatandaşlık Avrupasına geçilmemiştir, ne federasyondur, ne konfederasyondur, ulus devletlerinin bazı egemenliklerini paylaştıkları bir geçiş dönemi Avrupa’sıdır. Nereye geçer, geçmez, o tartışılır; Türkiye de bunun bir parçası olmak istiyor.

 

(23 Kasım 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)