“Fosil yakıt düzeni yalnızca iklimi değil, hukuku da tüketiyor"

-
Aa
+
a
a
a

Fiba Yenilenebilir Enerji'nin sunduğu Açık Yeşil’de Ümit Şahin ve Ömer Madra, Akbelen’de Danıştay’ın acele kamulaştırma kararına verdiği yürütmeyi durdurma kararını ve Esra Işık’ın tahliyesini değerlendirirken; termik santrallar, kömür politikaları ve enerji dönüşümü ekseninde Türkiye’deki iklim mücadelesinin güncel gelişmelerini ele alıyorlar.

""
Kömür, Kamulaştırma ve Direniş
 

Kömür, Kamulaştırma ve Direniş

podcast servisi: iTunes / RSS

Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Benim Ümit Şahin.

Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.

Ü.Ş.: …ve destekçilerimiz Kadriye Basut ve Savaş Çömlek'e teşekkür ediyoruz programa başlarken. Evet, bugün neyle başlayalım Ömer abi?

Ö.M.: Valla günün önemli haberlerinden biri ve biraz tekrar olacak ama Akbelen Ormanı çevresindeki tüm arazilerin kamulaştırılmasına karşı çıktığı gerekçesiyle 42 gün tutuklu kalan Esra Işık’ın tahliyesinin ardından yaptığı konuşmaydı doğrusu ki annesinin de öyle.

Ü.Ş.: Evet, Esra Işık’ın tahliyesi de bu arada, yanlış bilmiyorsam, Danıştay’ın Akbelen’deki acele kamulaştırma kararına ilişkin yürütmeyi durdurma kararı vermesinden üç gün sonra gerçekleşti galiba. Bu açıdan da ilginç tabii.



Esra Işık, Akbelen’deki İkizköy’de yaşayan; annesi de İkizköy’ün muhtarı ve aktivist Necla Işık. Kendisi, oradaki kamulaştırma ile ilgili keşfe gelen mahkeme heyetine görevini yaptırmadığı gerekçesiyle yani protesto sırasında söylediği sözler nedeniyle tutuklanmıştı. Güya bunun Akbelen’deki acele kamulaştırma meselesiyle bir bağlantısı yoktu. Fakat acele kamulaştırma kararına yürütmeyi durdurma çıktıktan üç gün sonra Esra Işık da tahliye edildi. Kendisi de zaten, “Beni başta aileme ve köylülerime, sonra da bu memlekette hakkını arayan herkese gözdağı olayım diye tutukladığınızı biliyoruz. Ama biz bu yoldan dönmeyiz,” diye konuştu.

Ö.M.: Evet, biz de dün Günün Sözü olarak paylaşmıştık aslında. İzninizle kısa bir bölümünü okuyayım. Esra Işık şöyle diyor:
 “Toprağımı savunduğum için, köyümü savunduğum için, memleketime sahip çıkmaya çalıştığım için 42 gündür tutukluydum. Günlerdir sürgün edildiğim ailemden, toprağımdan, köyümden ayrıydım ve bugün kavuşacağım. Şunu söyleyebilirim ben; çok acılar çektik biz. Üç kuşağız bakın, üç kuşağız mücadele eden. Daha nereye kadar yok edeceksiniz bizi? Bana ‘kaçma şüphesi var’ demişler. Ben şimdi koşa koşa köyüme gidiyorum, insanlarıma gidiyorum. Orada bayram havası var. Bize erken geldi bu bayram. Bundan sonra da aynı şekilde, kaldığımız yerden çok daha güçlü, çok daha gururlu devam edeceğiz. Verilen tüm cezaları, ödediğimiz tüm bedelleri göğsümüzde bir onur madalyası gibi taşıyıp yürüyeceğiz. Mücadelemiz de kaldığı yerden tüm gücüyle devam edecek.”

Ü.Ş.: Evet, aslında herkes her şeyi o kadar iyi biliyor ki belki anlatmaya bile gerek yok ama tarihe not düşmek açısından tekrar etmekte fayda var. Biliyorsunuz, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy ve çevresindeki köyler ile Akbelen Ormanı, bölgedeki iki termik santrala kömür sağlayan maden sahalarının genişletilmesi amacıyla yerinden edilmek isteniyor. Yeniköy ve Kemerköy termik santralları için, Akbelen Ormanı çevresindeki köylülere ait tarım arazileri ve zeytinlikler hakkında bir acele kamulaştırma kararı çıkarılmıştı.

Bu karar da ilginç bir şekilde — ben biraz COP31 meselesine takılmış durumdayım doğrusu — Türkiye COP31’e ev sahipliği yapma hakkını kazandıktan çok kısa bir süre sonra alınmıştı. Elbette doğrudan bir ilgisi olmayabilir ama zamanlamadaki tesadüfe dikkat çekmek gerekiyor.

Uzunca bir süredir bu acele kamulaştırma kararına karşı davalar açılıyordu. Köylüler tarafından tam 93 ayrı dava açılmış durumda. Esra Işık’ın tutuklanmasına neden olan protesto da işte bu süreçte yapılan keşiflerden biri sırasında gerçekleşmişti.

Şimdi ise Danıştay, bölgede acele kamulaştırmayı haklı gösterecek olağanüstü bir aciliyet hali bulunmadığı gerekçesiyle yürütmeyi durdurdu. Tabii bu karar, arazilerin tamamen kamulaştırılamayacağı anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla Esra Işık’ın da söylediği gibi mücadelenin devam etmesi gerekecek.

Ama şu artık çok net: Esra Işık’ın avukatları Arif Ali Cangi ve İpek Sarıca’nın da belirttiği gibi, “Kararda da ifade edildiği üzere bölgede acele kamulaştırmayı haklı kılacak olağanüstü bir acelelik hali yoktur. Ekonomik gerekçeler, üretim hedefleri ya da şirket faaliyetlerinin sürekliliği, kanunun öngördüğü istisnai yöntemi meşrulaştıramaz.”

Yani başından beri dile getirildiği gibi, Akbelen’de doğaya ve yaşam alanlarına yönelik müdahalenin kamu yararına değil, belirli bir ekonomik tercihe; daha açık söylemek gerekirse şirket yararına dayandığı değerlendirmesi güçlenmiş durumda. Avukatların ifadesiyle artık Milas’taki acele kamulaştırmaların Limak-İçtaş ortaklığındaki Yeniköy-Kemerköy Enerji şirketinin çıkarına yapıldığı tartışmasız hale gelmiş durumda.

Bu arada İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu da önemli bir değerlendirmede bulundu. Kamulaştırmanın koşullarının Anayasa’nın 46. maddesinde ayrıntılı biçimde düzenlendiğini, bunun öyle tek cümleyle her yöne çekilebilecek bir işlem olmadığını vurguladı. Kaboğlu’na göre Danıştay’ın verdiği karar yerinde; ancak bu kararın esasa ilişkin nihai kararla hızla tamamlanması ve acele kamulaştırma uygulamasının anayasaya aykırılığının da açık biçimde ortaya konması gerekiyor.

Ö.M.: Evet, bence de çok önemli bir konu.

Ü.Ş.: Çünkü neredeyse her istedikleri yerde, hemen her enerji projesinde acele kamulaştırma kararıyla karşılaşıyoruz.

Ö.M.: Bu da keyfiliğin adeta standartlaştırılması anlamına geliyor ve konunun altının çizilmesi son derece önemli. Barolar Birliği Başkanı’nın da söylediği gibi, bu konuda mücadelenin sürdürülmesi ve sürecin yakından takip edilmesi mutlaka gerekiyor.

Ü.Ş.: Evet, Kaboğlu da şöyle diyor: “Danıştay gerekçeli kararında mutlaka bunu saptamalı ve ülkemizi acele kamulaştırma adı altında mülkiyete korsanca el koymalardan kurtarmalıdır.”

Gerçekten de mesele tam olarak bu aslında. Acele kamulaştırma, mülkiyete el koymanın; hukuki süreçleri büyük ölçüde devre dışı bırakarak, ortada olağanüstü bir aciliyet varmış gibi davranılarak uygulanması anlamına geliyor. Sanki bir güvenlik meselesi ya da kaçınılmaz bir kamu zorunluluğu varmış gibi bir çerçeve kuruluyor. Oysa burada söz konusu olan şey, bir şirketin kömür çıkarmak istemesi. Ne olağanüstü bir aciliyet var, ne de aslında kamusal zorunluluk denebilecek bir durum. Bu nedenle Danıştay’ın gerekçeli kararında bunun açık biçimde ortaya konması ve bu acele kamulaştırma pratiğinin artık kalıcı biçimde sınırlandırılması gerçekten önemli. Bunu bir kez daha vurgulamış olalım.

Bu arada bir başka önemli gelişme daha yaşandı. Danıştay’ın Akbelen kararının hemen ardından — ya da hemen öncesinde — bir mahkeme kararı daha çıktı. Greenpeace Türkiye’nin Afşin-Elbistan bölgesindeki halk sağlığı verilerinin kamuoyuyla paylaşılması talebiyle açtığı davada mahkeme, verilerin açıklanması gerektiğine karar verdi. Dava, Greenpeace Türkiye ile birlikte 11 yöre sakini tarafından açılmıştı.

Talep edilen bilgiler arasında; bölgedeki sağlık hizmetlerinin altyapısı ve kapasitesi, çevre sağlığı izleme ve denetimi, koruyucu sağlık politikaları, kanser erken teşhis ve tarama hizmetleri ile halk sağlığı verileri yer alıyordu. Ancak Sağlık Bakanlığı bu talebi reddetmişti. Anlaşıldığı kadarıyla bakanlığın yaklaşımı, “Bu veriler bizde mevcut, biz gerekli incelemeleri yapıyoruz ama kamuoyuyla paylaşmayız,” şeklindeydi.

Oysa mesele tam da bu verilerin kamusal denetime açık olup olmaması çünkü bölgede yaşayan insanların sağlık durumunu ilgilendiren verilerden söz ediyoruz. Zaten hava kalitesi ölçümlerinde de benzer tartışmalar yaşanıyor; ölçümlerin düzenli yapılmaması ya da verilerin eksik paylaşılması uzun süredir eleştiriliyor. Bu nedenle mahkemenin, halk sağlığı verilerinin açıklanması gerektiğine hükmetmesi son derece önemli bir karar olarak öne çıkıyor.

Ö.M.: Söylemesi çok önemli.

Ü.Ş.: Önemli bir karar gerçekten. Kararı veren mahkeme de Ankara 10. İdare Mahkemesi olmuş.

Ö.M.: Evet, davaya cevap veren kurum Sağlık Bakanlığı olmuş. Bakanlığın yaklaşımı da kabaca, “Bu veriler bizde mevcut, gerekli inceleme ve değerlendirmeleri yapıyoruz ama bunları paylaşmak zorunda değiliz,” şeklindeymiş anladığımız kadarıyla. Yani “Veriler var, biz bakıyoruz, siz neden görmek istiyorsunuz?” gibi bir tutum söz konusu.

Ü.Ş.: O benim yorumum tabii, öyle bir şey dememişler. Bakanlık, “Bu veriler toplanmakta ve gerekli inceleme ile analizler yapılmaktadır,” demiş.

Ö.M.: Evet, XIV. Louis’ye atfedilen meşhur söz gibi: “L'État, c'est moi.” Yani, “Devlet benim.”

Ü.Ş.: Devlet terbiyesi.

Ö.M.: Evet, gerçekten ilginç. Ama sözünü ettiğin bu iki gelişme de önemli. Uzun zamandır hem yeterince olumlu gelişme yaşanmıyor, hem de olanlarla yeterince ilgilenemiyoruz belki. O yüzden bu iki karar da gerçekten dikkat çekiciydi.

Ü.Ş.: “Devlet benim, veri de benim. Dolayısıyla siz ne yapacaksınız? Benim verim,” gibi bir noktaya geliyor mesele.

Bu arada güzel başka haberler de var. Madem Türkiye’den yargıdan gelen olumlu gelişmelerle başladık, enerji alanında da dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Örneğin, 2025’te devreye alınan yeni elektrik üretim kapasitesinin %99’u yenilenebilir kaynaklardan oluşmuş. Gerçi geçen hafta galiba Trakya taraflarında bir doğalgaz santralı açıldı. Dolayısıyla 2026’da bu oran %99 olmayacak gibi görünüyor. Ama en azından 2025 verileri, fosil yakıta dayalı yeni kapasitenin neredeyse hiç eklenmediğini gösteriyor.

Türkiye’nin toplam rüzgâr ve güneş enerjisi kapasitesi de bu arada 40 gigawatt’a ulaşmış durumda. Bu önemli çünkü Enerji Bakanlığı’nın 2035 için açıkladığı rüzgâr ve güneş kurulu güç hedefi 120 gigawatt. Yani bugünkü kapasitenin yaklaşık üç katına çıkılması hedefleniyor. Üstelik Bakanlık bu hedefin daha da artırılacağını açıkladı.

Aslında 120 gigawatt hedefi ilk açıklandığında Türkiye’nin rüzgâr ve güneş kapasitesi yaklaşık 30 gigawatt civarındaydı. Şimdi ise 40 gigawatt’a ulaşmış durumda. Dolayısıyla hedefin yukarı yönlü revize edilmesi, iklim politikalarının diliyle söylersek oldukça “iddialı” yani azimli bir hedef anlamına geliyor. Bu yeni hedefin de muhtemelen COP31 öncesinde açıklanacağı söyleniyor.

Benim uzun zamandır dikkat çekmeye çalıştığım bir mesele de şu: Türkiye’nin aslında üstü örtülü bir kömürden çıkış hedefi var ama çeşitli nedenlerle bu bir türlü açık biçimde ifade edilmiyor. Oysa rüzgâr ve güneş kapasitesindeki bu büyüme düşünüldüğünde, artık kömürden çıkış hedefinin de açıklanmasının zamanı gelmiş olabilir. Zaten kimse “yarın bütün santrallar kapatılsın” demiyor. Ama örneğin belli bir tarih verilerek, on yıllık bir perspektifle kömürden çıkış planının ilan edilmesi mümkün. Özellikle Türkiye COP31 başkanlığını yürütürken böyle bir açıklama yapılması çok daha anlamlı olurdu çünkü COP sonrasında açıklanacak bir kararın etkisi ve haber değeri de azalacaktır.

Bu arada Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da dün yaptığı açıklamada, “2026 adeta rüzgârın yılı olacak,” dedi. Buna göre 1,5 gigawattlık yeni bir rüzgâr enerjisi ihalesi açılacak. Bunun bir kısmının — belki de tamamının — denizüstü rüzgâr santrallarından oluşacağı belirtiliyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu projelerden bazıları Bozcaada ve Gökçeada civarında planlanıyor. Tabii burada da deniz yaşamına yönelik etkiler ve gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı konusu tartışılacaktır ama yine de toplamda 1,5 gigawattlık yeni rüzgâr kapasitesi önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Ö.M.: Evet, öte yandan tam sen bu haberi anlatırken ben de Bill McKibben’ın son yazısını gördüm. ABD'de Donald Trump yönetimi, daha doğrusu Savunma Bakanı Pete Hegseth, yeni rüzgâr enerjisi projelerine yönelik çok sert bir karar almış görünüyor. Yeni rüzgâr türbinleri için açılacak alanlara izin verilmemesi, mevcut izin süreçlerinin de geri çekilmesi gibi bir yaklaşım söz konusu.

Bill McKibben’ın aktardığına göre, aslında önceki yönetimlerde de rüzgâr projelerinin ulusal güvenlik ya da askerî operasyonlar üzerindeki etkilerine dair rutin incelemeler yapılıyormuş. Örneğin radar sistemlerini etkileyip etkilemediği ya da askerî hava sahalarıyla çakışıp çakışmadığı gibi değerlendirmeler zaten standart prosedürlerin parçasıymış. Ama şimdi artık o incelemelere bile ihtiyaç duyulmadan, doğrudan “izin vermeyeceğiz” noktasına gelinmiş gibi görünüyor.

Bu da gerçekten yeni ve oldukça sert bir döneme işaret ediyor. Bir yandan nükleer enerjiye dair yeni açılımlar konuşuluyor ama öte yandan rüzgâr enerjisine karşı çok açık bir siyasi tutum oluşmuş durumda. Zaten Donald Trump’ın İskoçya’daki golf sahasının manzarasını bozduğu gerekçesiyle denizüstü rüzgâr türbinlerine uzun zamandır özel bir takıntısı olduğu da biliniyor. Dolayısıyla burada sadece enerji politikası değil, doğrudan ideolojik ve kişisel bir yaklaşımın da etkili olduğu görülüyor.

Ü.Ş.: Üzerinden bir türlü atamadı Trump bunu. İskoçya’daki golf tesisinin karşısına kurulan rüzgâr santrallarına karşı açtığı davayı kaybetmişti ve anlaşılan bunu hâlâ hazmedemiyor. Gerçekten oldukça kişisel, duygusal ve aynı zamanda ekonomik boyutları olan bir mesele gibi görünüyor.

Bu arada demin sözünü ettiğim doğalgaz santralının nerede olduğunu da buldum. Kırklareli’ndeymiş, yani Trakya’da. Üstelik küçük bir santral da değil; tam 850 megawatt kapasiteye sahip. Yani oldukça büyük bir yatırım söz konusu. Bu yıl için açıklanan 1,5 gigawattlık yeni rüzgâr kapasitesinin neredeyse yarısı büyüklüğünde bir doğalgaz santralının devreye alınmış olması da ayrıca dikkat çekici.

Ö.M.: Hatta yarısından fazla, evet.

Ü.Ş.: Tabii kapasite faktörü açısından bakıldığında durum daha da çarpıcı. Doğalgaz santralları çok daha yüksek kapasite faktörüyle çalıştığı için, pratikte etkisi neredeyse iki hatta bazı hesaplarla dört katına kadar çıkabiliyor. Dolayısıyla bu da maalesef fosil yakıt payını artıracak önemli bir yatırım anlamına geliyor.



Ö.M.: Kötü gelişmeler de var tabii. Yine Bill McKibben’ın bir önceki yazısına atıf yapacak olursak; Mauna Loa Observatory’de yani dünyanın en önemli atmosfer gözlem istasyonlarından birinde yapılan son ölçümlerde maalesef tarihî bir rekor kırılmış durumda. Küresel iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının, özellikle de karbondioksitin atmosferdeki yoğunluğu 431 PPM’e, yani milyonda 431 parçacık seviyesine çıkmış.

Ü.Ş.: 450 PPM’e de artık çok az kalmış görünüyor. Gidişata bakılırsa birkaç yıl içerisinde 450 seviyesinin de görülmesi maalesef oldukça olası.

Ö.M.: Ama buna bir şeyi daha eklemek lazım: Donald Trump’ın yeni bütçesiyle birlikte Mauna Loa Observatory’nin fonları da büyük ölçüde kesilmiş durumda yani dünyanın en kritik atmosfer gözlem istasyonlarından birinin finansmanı ciddi biçimde budanıyor.

Üstelik tam da bazı bilimsel değerlendirmelerde New Orleans’ın uzun vadede tahliye edilmesi gerekebilecek kentler arasında anılmaya başlandığı bir dönemde. Atmosferdeki karbondioksit seviyeleri de, bilim insanlarının söylediğine göre, yaklaşık 125 bin yıl önce görülen düzeylere yaklaşmış durumda.

Ü.Ş.: Evet, 125 bin yıl önce denmesi şu anlama geliyor: Son buzul çağından önceki en sıcak dönem olan Eemian dönemindeki sıcaklıklara ulaşmış durumdayız. Şimdi ise daha da yukarıya, yaklaşık 30 milyon yıl önceki iklim koşullarına doğru ilerliyoruz.

Ö.M.: Evet, buna karşı elimizdeki tek çare de enerji sistemini fosil yakıtlardan acilen çıkarıp, bir saniye bile kaybetmeden yeni enerji sistemini kurmak. Bu, küresel iklim değişikliğini tamamen durdurmaya yetmeyebilir; onun için belki çok geç kalındı. Ama yine de son derece kritik bir eşikte olduğumuz da çok açık. Ya da şöyle demek daha doğru olabilir: Tamamen durdurmayacak değil.

Ü.Ş.: En azından ilerlemesini durdurabilir. Belki bütünüyle geriye döndürmeyecek ama ilerleyişini durdurabilecek tek yol bu gibi görünüyor. Ama tabii bu da fosil yakıtlardan tamamen uzaklaşmayı, onları terk etmeyi gerektiriyor.

Son iki haftadır Santa Marta sürecini de konuşuyoruz. Tam bununla bağlantılı bir veri vereyim: The Guardian’da birkaç gün önce yayımlanan bir haberde, özellikle Hürmüz krizi nedeniyle fiyatı sürekli artan ve enflasyonu da etkileyen petrolün, aslında bütün kimyasalların yaklaşık %90’ının ham maddesi olduğuna dikkat çekiliyordu.

Yani plastik denince insanların aklına sadece pet şişeler geliyor ama mesele bundan çok daha büyük. Diş fırçalarından ambalaj malzemelerine, telefonlardan halılara kadar gündelik hayatta kullandığımız pek çok ürünün temelinde petrol bulunuyor.

Haberde aktarılan Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, küresel petrol talebinin %14’ü ve fosil gaz talebinin %8’i petrokimya endüstrisine gidiyor. %14 gerçekten oldukça yüksek bir oran. Elbette petrolün büyük kısmı ulaşım sektöründe kullanılıyor ama çok önemli bir bölümünün de plastik başta olmak üzere petrokimya sanayiinde tüketildiğini görmek gerekiyor. Bunun içinde gübre üretimi, ilaç üretimi ve çok sayıda kimyasal ürün de yer alıyor.

Ö.M.: Bir de çok korkutucu bir başka mesele var: Mikroplastiklerin atmosferde birikiminin güneş ışınlarını tutarak etkide bulunduğu yani albedo etkisinin tersine işleyen bir mekanizma yaratabileceği yönünde önemli bulgular ortaya çıkıyor.

Ü.Ş.: Geçen hafta konuşmuştuk bunu; renkli mikroplastiklerin küresel ısınmayı ekstra artırdığına dair haberi.

Son olarak da şunu söyleyerek bitirelim: “Bu sene hava sıcak mı olacak?” diye çok soruluyor. Özellikle oldukça serin geçen bir kışın ve ilkbaharın ardından insanlar doğal olarak “Bu havalar ne olacak?” diye merak ediyor. Açıkçası biz iklim değişikliği ve iklim politikalarıyla ilgileniyoruz, hava durumu tahmini yapabilecek durumda değiliz tabii. O yüzden uzmanlar ne diyor diye bakıyoruz.

Murat Türkeş, İklim Haberde 5 Mayıs’ta yayımlanan bir habere göre, yeni sıcaklık rekorlarının kapıda olduğunu söylemiş. Özellikle Haziran sonundan itibaren İç Anadolu, Güneybatı Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da yeni sıcaklık rekorlarının görülebileceğini belirtmiş. Hatta, Suriye’deki iklim koşullarının önümüzdeki yıllarda Türkiye’ye doğru genişleyebileceğini ve kalıcı kuraklık olasılığının gündeme gelebileceğini ifade etmiş.

Bunun temelinde de, 2026’nın ortalarından itibaren gelişmesi beklenen kuvvetli bir El Niño olayı var. Hatta bazı değerlendirmelerde “Süper El Niño” deniyor buna. Dünya Meteoroloji Örgütü de bir-iki hafta önce yeniden güçlü bir El Niño olasılığına dikkat çekmişti.

Bir yılda yaklaşık 500 bin insanın aşırı sıcaklar nedeniyle hayatını kaybettiği bir dünyada, 2026’nın ikinci yarısı ve özellikle 2027 oldukça kritik görünüyor. Çünkü El Niño etkisi en güçlü seviyesine genellikle yıl sonuna doğru yani Noel dönemine yaklaşırken ulaşıyor. Zaten adı da İspanyolca “Bebek İsa” anlamına geliyor. Bu nedenle en büyük etkilerin 2027’de görülmesi bekleniyor yani bu yaz da aşırı sıcaklar yaşanabilir ama El Niño gerçekleşirse 2027’nin yeniden tarihin en sıcak yılı olma ihtimali oldukça yüksek görünüyor. Dolayısıyla aşırı sıcaklarla uğraşmaya devam edeceğiz gibi duruyor.

Müzikle çıkalım isterseniz. Tülay Özer’i analım bugün. 1 Mayıs günü İstanbul’da hayatını kaybetti. 79 yaşındaydı. 1970’lerin ve 80’lerin en tanınan seslerinden biriydi. Tülay Özer denince benim aklıma ilk gelen şarkıyla bitirelim programı. "Büklüm Büklüm", bir Sezen Aksu bestesi. Şimdi Tülay Özer’den “Büklüm Büklüm”ü dinleyerek çıkalım. Gelecek hafta görüşmek üzere.

Ö.M.: Görüşmek üzere, hoşçakalın.