İnek sütünün marketlere gelene kadarki yolculuğu: Sütün esas sahiplerinin yaşadıkları hayatlar

-
Aa
+
a
a
a

En fazla tüketilen hayvansal ürün olan inek sütünün marketlere gelene kadarki yolculuğunu ve sütün esas sahiplerinin nasıl hayatlar yaşadıklarını biliyor musunuz? 

Türlerin Yaşam Hakkı
 

Türlerin Yaşam Hakkı

podcast servisi: iTunes / RSS

En fazla tüketilen hayvansal ürün herhalde inek sütü, çünkü sadece süt olarak değil farklı türevlerini de tüketiyoruz, peynir, tereyağı ve yoğurt gibi. Ve sütlü, peynirli ve yoğurtlu gıdaları da düşünecek olursanız muazzam bir tüketim söz konusu bu alanda. Gayet normal kabul ettiğimiz ve mutfağımızın olmazsa olmazlarından olan bir ürün, inek sütü. Dolayısıyla geldiği yeri ve mutfağımıza gelene kadarki yolculuğunu pek bilmiyoruz çünkü bize hiç gösterilmiyor. Veya sanıyoruz ki yemyeşil çayırlarda otlaklarda inekler mutlu mutlu otluyorlar, doğurdukları buzağılarını emziriyorlar, kalan fazla sütleri de yumuşak ve şefkatli bir şekilde elle sağılıyor. Reklamlar da bu algıyı beslemeye çalışıyor. Bu durumu kadar sorgulamıyoruz ki, ilk akla gelen ve en kolay bulabileceğiniz atıştırmalıklar hep peynirli gıdalar oluyor, mesela tost gibi. Veya peynirli sandviç. Bi sandviç nedense sadece sebzeli olamıyor mesela? Mutlaka içinde ineğin sütünden elde edilmiş bir peynir olması şartmış gibi bir algı var. Ya da hazır tuzlu gıdalarda mutlaka bi peynir aroması olması için eklenen bu “peyniraltı suyu tozu” veya “süt tozu” gibi içerikler oluyor. 

Tabii bir de et konusu var ki onu şimdilik dışarıda bırakıyorum, çünkü bir hayvanın etinin yiyecek olarak tüketilmesindeki sorunlar daha aşikar hepimiz için. O yüzden yumurta ve süt gibi daha masum görünen ve masum gösterilen ürünleri anlatmayı tercih ettim. Onların üretim sürecinin de en az et kadar korkunç ve acımasız olduğunu ve et üretimi süreçlerinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulamak için. Çünkü bu ikisi, yani et ve diğer hayvansal ürünlerin üretimleri aslında iç içe ve birbirini besler tarzda oluyor.

Üstüne pek düşünmediğimiz ama çok çarpıcı bir gerçekten başlayalım: İnsan, kendisinden başka bir türün sütünü çalıp kendisi içen tek canlı türü. Başka hiç bir tür bir diğer türün sütünü içmiyor yeryüzünde. Bunu 5-6 bin yıl önce yapmaya başlamışız, sığır türünü evcilleştirdiğimizde, sütünü de içmeye başlamışız.

İneklerin normal yaşam süresi 20-25 yıl olabilecekken, süt ineklerinin yaşam süresi ortalama 5 yıl bile değil. Burada da inekler duyarlı canlılar değil de mal olarak görüldüğü ve birer süt makinesi olarak kullanıldığı için maksimum verimlilik hesaplanıyor. Bir ineğin verdiği süt miktarı azalınca onun için ölüm zamanı da geliyor. Aynı tavuk-yumurta ilişkisinde olduğu gibi. Orada da yumurtlama sıklığı düşünce tavuklar öldürülüyor, aynı mantık.

Süt için beslenen inekler 2 yaşından itibaren hamile bırakılmaya başlanıyor. Ve sürekli süt vermesi için sürekli hamile bırakılıyor. 

Toplumda yaygın olan bir inanış var, inekler doğum yapmadan da sürekli şarıl şarıl süt veriyorlarmış gibi düşünülüyor. Doğada böyle bir şey söz konusu değil. İnek, diğer tüm memeliler gibi sadece doğum yapınca süt verir! Süt dediğimiz salgı, memelilerin kendi yavruları için ürettikleri bir salgı. Durduk yerde inekler süt akıtmıyorlar. Böyle bir algı oluşmuş çünkü ineklerin sürekli süt vermeleri için aralıksız olarak hamile bırakılıyorlar ve sanılıyor ki inek doğum yapmamış olsa bile süt verir. Böyle bir şey yok.

The Milk System diye bir belgesele referans vereceğim bugün, Süt Sistemi diye çevirebiliriz. Netflix’te izlenebiliyor şu an. Andreas Pichler adında Alman bir belgeselcinin çalışması. Özellikle Hollanda, Danimarka ve Almanya’daki süt üreticilerini ziyaret ediyor ve görüşmeler yapıyor. Hem büyük üreticileri, hem de bazı organik üreticilerini gösteriyor. Genelde aile işletmelerini geziyor. Bu görüşmelerde bu işletmecilerden biri şunu açıkça söylüyor, “bir inek bizim için sadece bir rakamdır.” diyor. Ve bir dişi buzağı 2 yaşına gelip de hamile bırakılana kadar “yer işgal ettiğini” ve bunun onlara çok masraf olduğunu anlatıyor, bu nedenle ineklerin süt verme süresini uzatmaya çalıştıklarını anlatıyor. Örneğin diyor ki “3 yıl değil de 5 yıl süt versin ki masraf minimum olsun”. Yani tamamen makine olarak bakılıyor bu uysal ve duygulu varlıklara ve maksimum sömürebilme çabasındalar.

İneklerin süt verebilmeleri için doğum yapmaları gerekiyor demiştik. Fakat doğal yollarla hamile kalmıyorlar ne yazık ki, öyle bir sosyal ve cinsel yaşamları olamıyor bu esaret altındaki ineklerin. Süt konusunun karanlık yanlarından biri de bu; 

Suni tohumlama denen bir şey var: yani inekler suni olarak hamile bırakılıyor. Bu bahsettiğim Süt Sistemi belgeselinde de görebiliyoruz nasıl yapıldığını. Açıkçası tecavüzden pek farkı yok. İneklerin genital bölgelerine kolunu ve ucunda spermler olan bir çubuk sokularak bu şekilde dölleniyorlar. 

Geçtiğimiz programların birinde Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Özge Özgüner’i konuk olduğunda şöyle demişti: Cinsel şiddet kavramı, “cinselliğe müdahale edilen tüm şiddet biçimlerini kapsar, bireyin onayı olmadan, onayı olduğu varsayılarak veya onay veremeyeceği durumlarda katılmaya zorlandığı her türlü cinsel eylem cinsel şiddet kapsamındadır”. Bu birey çocuk veya hayvansa onaydan söz edilemiyor. Böyle baktığımızda ineklerin bu şekilde zorla hamile bırakılmaları -çok modern bir uygulamaymış gibi adına “suni tohumlama” dense de- aslında cinsel şiddettir. Hatta süt endüstrisinde bu işin yapıldığı platforma da “tecavüz askısı” deniyor. Bu durum sadece endüstriyel hayvancılıkta yok, Türkiye’de hayvancılık yapılan köylerde de yaygınca uygulanmakta. 

Sonuçta inekler zorla hamile bırakılıyor ve “verimlilik” kıstaslarına göre de yılda en az bir buzağı doğurmaları bekleniyor. Yani doğum sonrası hayvanın kendini toparlaması gereken 2 aylık süre bile beklenmiyor, hemen 3 hafta sonra yeniden hamile bırakılıyorlar.

Bir hamile inek, 9 ay yavrusunu karnında taşıyıp da doğum yaptığında -evet ineklerin de aynı insanlar gibi tam 9 ay hamilelik süreleri var- doğar doğmaz yanından yeni doğurduğu yavrusunu alıp götürüyorlar. 

O yavru annesinin memesinden süt ememiyor. Annesi yavrusunu emziremiyor. Yavrusu yanından alınan inek günlerce ve gecelerce bağırıyor. Sosyal medyada dolaşan bir videoda mesela buzağı bi arabanın arkasına atılmış götürülürken annesi peşinden koşuyor. O yavru buzağılar da emme refleksiyle içine kondukları küçücük kafeslerin parmaklıklarını emmeye çalışıyorlar. 

Bazen aktivistler bu süt çiftliklerine girip buzağıların kafeslerine gittiklerinde buzağılar onların ellerini emmeye çalışıyor. Bu görüntüler de kolaylıkla bulunabiliyor.

Bazı yerlerde bu yavrular hemen doğar doğmaz alınıyor diyor, bazı yerlerde de 1-3 gün içinde diyor, fakat daha önce programa konuk olmuş, süt çiftliğinde araştırma yapmış bir konuğum (Nazlıgül Çınaroğlu) buzağının doğar doğmaz annesinin yanından alındığını, anne ile yavrunun hiç bağ kurmaması için bunun yapıldığını anlatmıştı. Sanki 9 ay karnında taşırken o bağ kurulmuyormuş gibi. 

Ve bu acının tek sebebi ne? O buzağının sütünü insanlar içsin diye, o sütten çeşit çeşit peynirler yapsınlar diye. 

Bir süt ineğinin ortalama 5 yıllık ömründe bu eziyeti 4-5 defa yaşadığı söyleniyor. Yani 4-5 defa hamile kalıyor, doğuruyor ve bebeği yanından alınıyor, bu döngü böyle devam ediyor.

Doğum yaptıktan sonra bu inekler de makinelere bağlanıyorlar. Memeleri sürekli makineyle sağılmaktan bir süre sonra yara oluyor, bir sürü hastalık yaşayabiliyorlar. 

Peki annesinin yanından alınan o buzağılara ne oluyor? Burada da yine yavrunun cinsiyetine göre değişiyor:

  • Dişiyse annesiyle aynı kaderi paylaşmak üzere ufak bir kulübeye konuyor, annesinin sütü yerine suni yemlerle beslenmeye başlıyor. Yeşil Gazete’de yayınlanmış çeviri bir makalede şöyle diyor: “Yaklaşık 6 haftalıkken, hiçbir ağrı kontrolü olmadan, kuyruğu kesilecektir. Bu, kalıcı sinir hasarına yol açabilir ve ineği kronik acıya maruz bırakabilir. 6 aylık olduğunda, boynuzlara dönüşecek olan kemiklerin da yakılması gerekecektir. İnekler çok küçük alanlarda yaşamak zorunda olduklarından, boynuzları tehlike yaratabilir!”
  • Yavru erkekse süt sektöründe bir geleceği olmuyor. Ya bulunduğu yerde dana eti olmak üzere birkaç ay kilo aldırılıp öldürülüyor ya da bunu yapacak başka bir yere satılıyor. Etinin iyi olması için erkek buzağılar küçük kasalara konarak bağlanıyorlar ve hareket ettirilmiyorlar. Mezbahaya götürmek için o kasalardan çıkarıldıklarında yürüyemiyorlar bile ve el arabalarına konuyorlar.

Süt Sistemi belgeselinde 750 ineği olan büyük üreticilerden biri, erkek buzağılardan “atık ürün” olarak bahsediyor ve şöyle diyor: “Elimizde fazla buzağı olmaması lazım. Fazla buzağıyı burada tutmak masraflı oluyor ve satışı da çok kar getirmiyor. Masrafı eğer satış fiyatını geçerse öldürüyoruz. Burası bir hayır kurumu değil, iş yeri.”

Şunu anlamak çok önemli: dana eti esasında süt endüstrisinin bir yan ürünü olarak ortaya çıkıyor. Et tükettiğimiz için de süt ürünleri üretiliyor bir yandan ama süt ürünleri tükettiğimiz için daha fazla erkek buzağının öldürülmesine dolayısıyla dana eti arzına sebep oluyoruz.

Verimlilik ve maksimum üretim peşinde olan ticari işletmeler bir ineğin üretebileceği süt miktarını da doğalın çok üstüne çıkarmak için çeşitli yöntemler geliştirmişler. Besinlerinin içine karıştırılan ilaçlarla ve genetik seçilimle normalin 4.5 katına çıkarabiliyorlar bir ineğin sütünü, bazı kaynaklarda 10-15 katı bile deniyor. Tabii bu da ineklerin memelerinde çeşitli hastalıklara sebep oluyor, hem sürekli sağılmaktan hem de memeleri o kadar büyüyor ki doğru dürüst yürüyemeyecek hale geliyorlar. 

Bu ineklerin beslenmesi için çoğunlukla soya kullanılıyor. Süt Sistemi belgeselinde gösterilen Avrupadaki süt üretim tesislerine büyük miktarlarda soya nereden geliyor dersiniz? Güney Amerika’da, özellikle de Brezilya’da çıkarılan yangınlarla yok edilen Amazon ormanlarının yerine açılan hayvansal tarım alanlarından geliyor bu soya. 

Peki organik süt olduğunda ineklerin hayatında ne değişiyor? Süt Sistemi belgeselinde yapımcı Avrupa’daki süt üretim çiftliklerini geziyor ve içlerinde organik süt üreticileri de var.  Burada tek değişen şey şu: hayvanlara verilen yemler biraz daha doğal. Bazı organik çiftliklerde de hayvanların meraya otlamaya çıkmalarına izin veriliyor, arada gezebiliyorlar yani. Hedeflenen şey süt miktarının artması değil de kalitesinin artması oluyor, ki daha pahalıya satılabilsin. Ama bu kadar. Anlattığım uygulamalar, yani suni dölleme, yavrusunun annesiyle ayrılması, erkeklerin ölüme gönderilmesi aynen organik süt üretim tesislerinde de mevcut. Çünkü neticede organik de olsa hayvanın sütü üzerinden para kazanılıyor burada da ve bu Süt Sistemi filminde ilginç bir şekilde organik işletmecilere bu soru sorulmuyor.

Son olarak, uzmanlık alanım olmamakla birlikte, sütün sağlık boyutuna da kısaca değineyim. Geçen hafta da alıntıladığım bir kitaptan yine okuyacağım; sağlık için az yağlı vegan beslenmeyi öneren kardiyolog Dr. Murat Kınıkoğlu “Vegan Beslenme” kitabında şöyle diyor: 

“İçtiğiniz sütün büyük ihtimalle saf olmadığını, hormon, antibiyotik, mantar öldürücüler, kortizon, böcek öldürücü ve sütün bozulmasını engelleyici kimyasallardan oluşan bir karışım olduğunu biliyor musunuz? Olacak iş değil ya, aldığınız sütün tüm bu zararlı faktörlerden etkilenmediğini düşünelim, süt gene de zararı faydasından fazla olan bir içecektir.” 

Devamında da bu zararları sayıyor; şeker hastalığıyla ve kanserle bağlantısından, kanserojen olmasından, bağımlılık yapmasına, kolesterole kadar zararları var deniyor.

Peki inek sütünü, peyniri, yoğurdu bırakınca ne yiyeceğiz? Burada şimdi sayamayacağım kadar çok alternatif olduğunu söyleyebilirim, biraz araştırmaya bakıyor.

Sadece süt için şunu söyleyelim, bitkisel sütler gittikçe daha erişilebilir olmaya başladı. Badem sütünü, yulaf sütünü veya pirinç sütünü evde üretmeniz de çok çok kolay. Sadece bir blendera ihtiyacınız var. Ama marketlerde artık çok çeşitli bitkisel sütleri hazır da bulabiliyorsunuz: soya, yulaf, hindistan cevizi, fındık, badem, pirinç gibi sütler var. Yine de evde kendiniz yaparsanız hem daha sağlıklı hem de daha ekonomik oluyor. Hepsinin tarifini bir Google aramasıyla bulmanız mümkün. 

Kapatırken yine bir alıntıyla bitireyim. GoVeganWorld.com diye bir aktivist websitesinde “İnsani Süt Üretimi Bir Mittir” (Humane Milk is a Myth) kampanyasında yayınladığı bir ilandan alıntı, çevirisini veganlik.org’dan aktarıyorum:

“Bir mandırayı ziyaret ettiğim gün vegan oldum. Doğumdan ötürü hâlâ kanlar içinde olan anneler çılgına dönmüş halde bebeklerini arıyordu. Rahminden henüz çıktıkları annelerinden koparılan dişiler titreyerek ve yürek dağlayan haykırışlarla annelerinin besleyici bedeni yerine duvardaki kauçuk memelerden süt içiyordu. Tüm bunlar, insanlar sütlerini aldıkları için oluyordu.

Oğulları etleri için katledildi, kendileriyse altı yaşındayken. Doğal yaşam süreleri 25 yıl. Artık bunun bir parçası olamazdım. Sen olabilir misin?” 

 

------------------------------------------------------

Kaynaklar:

https://veganlik.org/insani-uretim-efsane/

https://veganlik.org/suturetimi/

https://veganlik.org/ineginhayati/

https://www.bbc.com/news/world-europe-50538592 

https://www.themoscowtimes.com/2019/11/26/russian-cows-virtual-reality-headsets-a68316

https://yesilgazete.org/blog/2016/02/12/sut-urunleri-sektoru-ineklerin-hayatini-nasil-dogal-olmayan-sekilde-degistirdi/

The Milk System, Andreas Pichler, 2017

Vegan Beslenme, Dr. Murat Kınıkoğlu, Oğlak Yay. 2016