Verem aşısının Covid-19’a karşı özgül olmayan bir koruma sağladığı ileri sürülüyor

-
Aa
+
a
a
a

Prof. Selim Badur, Korona Günleri’nde farklı ülkelerden güncel bilgileri aktarırken verem aşısının Covid-19’a karşı immün sistemini uyardığının gözlemlendiğini paylaştı.

Selim Badur'la Korona Günleri
 

Selim Badur'la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(12 Mayıs 2020 tarihinde Açık Radyo’da Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhaba.

Selim Badur: Günaydın, merhaba. 

Özdeş Özbay: Günaydın.

SB: Günaydın Özdeş. 

ÖM: Nedir durumlar?

SB: Bugün sizlere aktaracağım ilginç ve önemli, altının çizilmesi gereken bilimsel yayın açıkçası fazla yok. Özellikle BCG aşısının covid-19’dan korunmasıyla ilgili yazıların sayısı artmaya başladı. Richard Mariita ve ekibi ile Tareef Raham ve ekibinin yazıları çıktı. Bu BCG aşısının yararı konusu herhalde bir süre tartışılacak gibi. Bir de ultraviole ışınlarının etkisi, özellikle sert yüzeylerde ve N95 maskelerinden virüsü temizlemede etkili olduğunu gösteren bir çalışma var. 

ÖM: Bu BCG veremle ilgili, verem aşısıdır değil mi?

SB: Evet, verem aşısı. Dolaylı yoldan verem aşısının covid-19’a karşı, immün sistemi uyardığı ve nonspesifik, özgül olmayan bir koruma sağladığı ileri sürülüyor. Dayanak noktaları da bu aşıyı kullanan ülkelerde hastalık mortalitesi daha düşük, kullanmayan ülkelerde daha yüksek, buradan hareket ediliyor. Herhangi bir deneysel çalışma yok Sars-cov-2’yi öldürdüğüne dair, onun üzerin etki ettiğini dair, buna karşın genel bir gözlem şeklindeki bulgularını yayınlıyorlar ama sayısı artıyor bu yayınların, ilginç, demek ki bilim dünyasında ilgi var. 

Bir de tükürükte yeni bir yöntemle virüsün saptanması söz konusu olmuş, Mattew Lalli isimli bir araştırıcı ve onun ekibi de sayısı 100’ün altındaki virüs partiküllerini tükürükte saptıyorlar herhangi bir ektraksiyon yapmadan uygulanan bir moleküler biyoloji yöntemi, yeni bir yöntem, bu da tartışılır herhalde. Bilimsel olarak doğrusunu isterseniz böyle lamalar filan yok bugün!

İlginç ülkelerden birtakım haberlere değinmek istiyorum. Yavaş yavaş bu alınan önlemlerin açılması, serbest bırakılması ve bu süreçte alınan önlemlerin de uygulandığı bölgelerde bunlara uymayan insanlara cezalar kesiliyor biliyorsunuz; ülkemizde de var, sokağa çıkmanın yasaklandığı günlerde herkes evinde olduğu zaman sokağa çıkanlara cezalar yazılıyor. Peki bu tür cezalarda şampiyon ülke hangisi? Romanya, Romanya’da ortalama aylık asgari ücret 700 Euro iken sokağa çıkana 450 Euro ceza veriyorlarmış. Hafta sonu kaç kişiye ceza vermişler biliyor musunuz? 300 bin!

ÖM: 300 bin kişiye ceza kesilmiş?

SB: Evet. Bunu 450 ile çarparsanız fena değil yani bir gelir kaynağı hükümetler için herhalde. Fransa’da 2-3 konu konuşuluyor, bir tanesi anayasa mahkemesinin bir kararı var “hakim kararı olmadan hastaların uzun süre izolasyonu anayasaya aykırı” diye bir karar almış anayasa mahkemesi. Bireysel özgürlükler açısından değerlendiriyor. 

Diğeri çok tartışılan bir konu, elitlerin, okumuşların önemi hep dillendirilirdi, bunlar toplumun saygın bir kesimini, katmanını oluştururlar; ama hizmet sektörünün değeri ve önemi daha iyi anlaşıldı. Örneğin TIR şoförlerinin, örneğin kasada çalışanların, güvenlikçilerin önemi anlaşıldı. Ayrıca bilim insanlarının politik kararlardaki yerinin ve sözünün de artması lazım, hizmet sektörünün önemsenmesi lazım diye tartışmalar başladı Fransa’da. 

Bir de Le Monde gazetesinde dış ilişkilerine agresif bir söylemi olan, temeli dezenformasyona dayalı politikalar uygulayan 3 ülkeden bahsediyor, Çin, Rusya ve Türkiye. Bu arada AB Avrupa Komisyonu’nda ilginç bir tartışma oldu, belki Ahmet İnsel ya da Cengiz Aktar bu konuya değinir ama Avrupa Komisyonu, “solidarite, dayanışma nerede?” sorusu ve “Schengen’in sonu mu acaba?” konusunu tartışıyorlar. Bunlar tartışılmaya başlanmış. İlginçtir, “Avrupa ülkeleri kendi aralarında dayanışmaya gideceklerine, biz örneğin İtalya’da Kübalı doktorları gördük, farklı Avrupa ülkelerinde malzeme taşıyan Rus kamyonları gördük ama Avrupa ülkeleri birbirlerine hiç yardım yapmadılar” 

ÖÖ: Tabii Türkiye’nin bile kargo uçakları gönderdiğine şahit olduk. 

SB: Evet. Bu durumdan en çok sıkıntı çeken de İtalya olmuş, İtalya toplumunda süratle bir kamuoyu araştırması yapılmış. Biliyor musunuz dün itibariyle İtalya’daki AB’ye destek oranını %27 olarak belrlenmiş. İlk olarak göçmenler krizinde bu patlamıştı ama bu sefer iyice pekişti “bu Avrupa Topluluğu dayanışması, solidaritesi, böyle bir şey yok” inancı yayılıyor Avrupa ülkelerinde. 

ÖM: ‘İtalexit’ geliyor yani?

SB: Evet! Buna Varofakis’in “solidarite’yi, dayanışmayı siz yanlış anladınız, bu ülkelerin yardımlaşması değil insanların birbirlerini anlamasıdır ve solidarite yasayla, kararla olmaz bu” diyor, öyle bir demeci var. Tabii AB’den bahsederken bir de bazı ülke -bunu başından beri sizler de dillendirmiştiniz- liderlerinin daha çok beğeni kazanmasından, popülaritelerinin artmasından bahsedilmekte. Örneğin Macaristan, Macaristan’da Victor Orban, AB tarafından kınanmış antidemokratik birtakım kararlar almıştı, ama önlemlerin işe yaradığını ve popülaritesinin arttığını, desteğinin arttığını söylüyorlar.

ÖÖ: Sanırım vaka sayısı birkaç 100’le sınırlı Macaristan’da?

SB: Öte yandan UNICEF’in bir raporu var, raporun ismi ilginç ‘Çifte acil durum’ diye, 7 tane ülkeden bahsediliyor. Bu 7 ülke Afganistan, Güney Sudan, Ukrayna, Venezuela, Suriye, Bangladeş ve Yemen. Rapor UNICEF’in olduğu için buradaki çocukların durumundan bahsedilmiş, örneğin Afganistan’da 3,7 milyon okul çağındaki çocuk okula gidemiyor, 600 bin de açlık sınırında. Güney Sudan’da 4,1 milyon çocuk insani yardıma muhtaç. Suriye’de ve özellikle göçmen olarak farklı ülkelere, kamplara giden Suriyeliler arasında 4 milyon yoksulluk sınırının altında çocuk var. Bangladeş’te 850 bin, Rohingya mültecisi için fiziksel mesafenin korunması gayet absürt ve komik bir şey, millet üst üste yaşıyorlar. 12 milyon insani yardıma muhtaç çocuk da Yemen’de var. Bunlar böyle bir kalemde, 2 saniyede geçiyoruz sayısal rakamlar olarak 3,7 milyon, 12 milyon filan gibi ama korkunç bir dram yaşanıyor ve bu konudan herhalde fazla söz edilmeyecek. 

Ben bugünkü Korona Günleri’ni iki insan öyküsüyle bitirmek istiyorum. Bir tanesi Dr. Antoni Fauci ile ilgili, bugün bir konuşma yapacak Amerikan senatosunda ve özellikle önlemlerin gevşetilmesi yaklaşımının ölü sayısını çok arttıracağına vurgu yapacağı söyleniyor ama karşısında birisi var, Dr. Judi Mikovitz, kendisi Antoni Fauci’nin kadim düşmanı yıllardan beri. 1988 yılına laboratuvar teknisyeni olarak Ulusal kanser enstitüsünde (NCI’da) başlamış çalışmaya, 91 yılında George Washington Üniversitesi’nde doktorasını almış, 2009’da bir araştırması konuşuldu tıp camiasında; kronik yorgunluk sendromuna “murine leukemia” virüsünün, fare lösemi virüsünün yol açtığını söyledi. Farelerden insanlara bulaşıyor denildi ama kısa süre sonra bu virüsün insanı enfekte etmediği, insana bulaşmadığı gösterildi. 2011 yılında kendisi laboratuvardan bir akşam verileri çalarken yakalandı ve tutuklandı, birkaç gün de hapis yattı. Bir süreden beri de otizme çalışıyor ve özellikle ‘Plague of corruption’ yani çürümenin vebası gibi ismini çevirebileceğiniz bir kitap yayınladı. Şimdi bu hanım, Judi Mikovitz uzun yıllardan beri Antoni Fauci’ye düşman, sürekli onun aleyhine konuşmalar yapıyor ve bugünlerde de Sars-cov-2’nin manipüle bir virüs olduğunu, bunun yapay olarak, Çin’de ortaya çıkartıldığını söylüyor. Yani Antoni Fauci bir yandan senatoda konuşma yapacak bir yandan da bu Judi Mikovitz’in suçlamalarını hani yanıtlamıyor ama en azından kafaları karıştıran birtakım olaylara maruz kalıyor. 

ÖM: Judi Mikovitz de konuşacak mıymış?

SB: Yo hayır. 

ÖÖ: Amerikalılar seviyorlar ama böyle şeyleri, daha önce de Greta’ya karşı anti Greta aktivist çıkarmışlardı.

SB: Evet. 

ÖM: Fauci’nin konuşmasına izin vermiş mi sonunda? Bir süre engellemiş olduğu haberleri vardı çünkü.

SB: Bilmiyorum benim takip ettiğim kaynaklarda bugün senatoda konuşacağı yazıyordu New York Times’da.

ÖM: Merakla bekleyeceğiz, çok ilginç, kendisi karantinada zaten. 

SB: Evet ben de öyle biliyorum. İlginç bir öykü de Peter Piot’tan, bu isim size bir şey çağrıştırıyor mu? Bilemiyorum ama belki AIDS’ten hatırlayacağız. Peter Piot Belçikalı, Leuven doğumlu ve bir süreden beri İngiltere London School of Hygiene & Tropical Medicine’in başkanlığını yapıyor. Her şeyden önce 1995-2008 yılları arasın B- HIV ve AIDS bölümünün başkanlığını yaptı (UNAIDS); önemli bir bilim insanı, 1976 yılında Ebola virüsünü bulan, saptayan ekipten bir araştırıcı. Peter Piot enfekte oldu Covid-19’dan ve onun öyküsünü anlatıyor. Çok da şirin bir öykü, böyle hoş bir öykü ile bitirelim bugünkü süremizi. “19 Mart’ta öncelik çok şiddetli bir baş ağrısı ve yüksek ateşim oldu. Herhangi bir solunum güçlüğü yaşamadım. Bulunduğum Hygiene & Tropical Medicine’in başkanıyım ve test yaptırdım hemen, pozitif çıktı; kendimi evde, misafir odasında izole ettim ama aldığım bütün ilaçlara rağmen ateşim hiç dinmiyordu. Herhangi bir şekilde öksürüğüm olmadı. Bir süre sonra bir doktor arkadaşımın zorlamasıyla hastaneye gittim ve öksürüğüm ya da solunum güçlüğüm olmamasına rağmen çok ciddi oksijen yetersizliği yaşamakta olduğum saptandı. Bunun üzerine hastaneye yatırıldım ve oksijen verilmeye başlandı, solunum cihazı takıldı ve tedavi görmeye başladım” diyor. Kaldığı odayı anlatıyor, 3 kişiyle paylaşıyormuş odayı “oda çok sessizdi, çünkü kimsenin konuşmaya mecali yoktu” diyor. Odada kaldığı kişileri anlatmış, birisi Kolombiyalı temizlik işçisi, bir tanesi evsizlerden, bir tanesi de Bangladeşli ve üçü de diyabetikmiş. “Bu olaylardan sonra baktım ki 40 yıl önce ben ilk Ebolayı çalıştığım zamanlarda ölüm oranı %30’du ama İngiliz hastanelerinde Covid’den ölenlerin oranı da %30’du. Yani benim için pek de fark yoktu” diyor. Sonra iyileşmesini anlatıyor, hastaneden taburcu olduğu zaman toplu taşıma aracıyla evine gitmiş “özlemişim şehri” diyor. Böyle de ilginç, mütevazı, çok düzgün bir bilim insanının öyküsü var. “İnsanlar genellikle Covid’in %1’in altında mortalitesi olduğunu söylerler ama pek öyle değil, doğrusun isterseniz yaşayan bilir. Virüslere hep çok saygı duymuşumdur ama saygım daha da arttı” diyor. “Şimdi ne yapıyorsunuz?” diye sorunca da “evime gidiyorum, ben kuşkonmazı çok severim, köşedeki Türk bakkaldan bunu alıp ondan kendime güzel bir yemek hazırlayacağım” diye de röportajı bitirmiş. Science dergisinde çıktı bu makale. 

Benim bugün anlatacaklarım bu kadar; bir tek iyi haber Yeni Zelanda’dan var, 2 gündür olgu yok, alınan önlemlerle ve önlemleri çok kararlı ama çok yumuşak bir şekilde alan ve uygulayan bir ülke diye yansıtıldı. 5 milyonluk bir ülke ve 150 bin test yapılmış şimdiye kadar. Böyle bir gelişme de Yeni Zelanda’dan. 

ÖM: Ben de şunu ekleyeyim, Romanya’nın nüfusuna baktım, 19,5 milyon yani nüfusun yaklaşık binde 15 kişiye ceza kesilmiş. 

SB: Evet fena değil, çok dillendirmeyelim, örnek olmasın!

ÖM: Evet. Peki çok teşekkür ederiz. 

SB: Eraslan’a selam, desteğe devam. Bugünkü konuşma konularımız bunlardı. 

ÖM: Çok teşekkür ederiz.

SB: Görüşmek üzere.

ÖÖ: Görüşmek üzere. 

SB: Sağ olun, iyi günler.