"Açık havada yapılan bireysel sporlarda virüs kapma risk yok, takım sporlarına dikkat edilmeli"

-
Aa
+
a
a
a

Prof. Selim Badur, Korona Günleri'nde son gelişmeleri ve güncel çalışmaları paylaşmayı sürdürüyor. 

Selim Badur'la Korona Günleri: 19 Ekim 2020
 

Selim Badur'la Korona Günleri: 19 Ekim 2020

podcast servisi: iTunes / RSS

(19 Ekim 2020 tarihinde Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, merhabalar efendim. İyi haftalar herkese.

Bugün pazartesi sabahı; 39 milyonu tamamlamak üzere, 40 milyonu geçmek üzereyiz koronavirüs ile enfekte olan yeni olgu sayısında. 1 milyon 100 bini de aşmış durumda yaşamını yitirenler. Avrupa'da işler pek toparlanamıyor bir türlü. Baktığımız zaman Avrupa genelinde son 1 haftada günde ortalama 8 bin ölü olmakta, bu büyük bir rakam ve bunun üzerine de biliyorsunuz Fransa 8 büyük metropolünde sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı; akşamları saat 21.00 sabah saat 06.00 arası. 1961’deki Cezayir olaylarında sonra ilk kez sokaklar bomboş diye haber yapılıyor Fransa’da. Bir de biliyorsun öğretmene yapılan saldırı. Fransa’dakiler böyle tedirgin haldeler. Belçika da benzer bir şekilde bar ve restoranlarını kapattı. Belirli saatlerle açıyorlardı, onlar da hiç açmayacak. Almanya’da ise ilginç bir gelişme oldu. Restoran sahiplerinin mahkemeye başvurması sonucu mahkeme restoranların bulaş açısından çok büyük bir risk taşımadığını bu nedenle kısıtlamaların tekrar gözden geçirilmesi kararını aldı. Buna karşı bazı ülkelerde örneğin İsrail’de, Avusturalya’da Melbourne’de alınan önlemlerde bir parça gevşetme yoluna gidiliyor çünkü bu ülkelerde son zamanlarda oldukça sıkı kısıtlamalar getirilmişti. O kısıtlamaların sonucunca işlerin biraz kontrol altına alındığı düşünülüyor. İki tane küçük çalışmaya bakıp, ondan sonra Türkiye’deki haberlere geçmek istiyorum. Bunlar çeşitli haber ajanslarındaki bilgiler; bir tanesi deri üzerinde 9 saat aktif kaldığı gösterilmiş virüsün. Bu süre gripten 5-5,5 kez daha uzun süre deride aktif kalabiliyormuş. Bu aktif kalabiliyor cümlesinin ne olduğunu tam bilmiyorum. Canlı mı, yoksa PCR mı? Orada bir ayrım yapmak lazım ama bilinen bir şey var; alkolle koronavirüslerin 15 saniyede inaktive edildiği biliniyor. Yani el dezenfektanları oldukça etkili. Bunda herhangi bir tartışma, herhangi bir farklı görüş yok. 

Bir başka çalışmada bulaş riski açısından spor çeşitleri incelenmiş. Fransa’da şimdiye dek ortaya çıkan kümeler vardı; odak noktaları, grupları. Bunları %6,9’u spor faaliyetlerinde kapsıyormuş. Kısacası sporun özellikle bireysel yapılan ve açık havada yapılan sporların hiçbir risk taşımadığı, buna karşılık futbol gibi, hentbol gibi, ragbi gibi insan temasının olduğu spor dallarında dikkat edilmesi gerektiği belirtiliyor. Fransa’da 90 kadar spor insanı ki, olayı toparlayıp başı çeken Zinedine Zidane gibi futbolcular, bunlar sporda önlemlerin biraz gevşetilmesini talep eden isteklerini bildirdiler.

Şimdi Türkiye’de ilginç bir nokta var. Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Murat Emir özellikle Sağlık Bakanlığı bünyesinde yayınlanan birtakım yayınlara, bu bakanlık çalışanlarının da yer aldığı çeşitli çalışmaları irdeleyip, yakından takip ediyor. Kendisinin bir başka bilgi aktardığını gördük hafta sonu. Özellikle Sağlık Bakanı yardımcısı Şuayip Birinci’nin, hatırlayacaksanız daha önce bir dergiden çekilen yazıda tarih kargaşası vardı. Bizde ilk olgu 11 Mart’ta bildirilmişken, yazıda şubat ve mart ayındaki hastalardan bahsediliyordu. “Bu ne biçim iş?” denmişti. Bakanlık da “bir hata yaptık” demişti. Yazı geri çekilmişti. Şimdi Murat Birinci’nin bildirdiğine göre bir başka dergide, bu da adını çok fazla bilmediğimiz dergide, bir başka yazı çıkmış. Bu yazıda da yeni bir ilaç uygulandığı bahsediliyor hastalara; içeriği belli olmayan ilaçlar. 16 hasta üzerinde uygulanmış. Bu eleştiri ortaya çıkar çıkmaz yazı buradan da geri çekilmiş. Böyle bir garip “aldım-verdim” şekline dönüşmüş durumda. Türkiye’den gönderilen, özellikle Sağlık Bakanlığıyla bir şekilde bağlantısı olan çeşitli bilimsel yazılar var. Bu yazılar “ya bu ne böyle” diye sorulduğu anda dergiden geri çekiliyor. Bu çok garip bir şey. Bu arada ben elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum Türkiye’den yineleyeyim bunu, daha önce de söylemiştim, cerrahi olsun, göğüs hastalıkları olsun, pediatri yani çocuk sağlığı ve hastalıkları anabilim dalı öğretim üyelerinden çok da doğru dürüst, bilimsel, ayakları yere basan; saygın, bilimsel tıp dergilerinde yayınlanan makaleler de çıkmakta. Ama bakanlıkla ilintili yazılar bir hiç adını duymadığımız dergilerde yayınlanıyor. İkincisi de birtakım gariplikler içeriyorlar ve bu noktada da dikkat çekince de yazılar geri çekiliyor. Bu ikinci ya da üçüncü makale. Bir gariplik var bu işte. 

Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi’nden cezaevlerinde Covid-19 raporu yayınlandı. İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu başkanlığındaki, CHP İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, 2020 Ocak-Temmuz ayları arasında Covid-19'un cezaevlerindeki mahkumlar ve mahkûm yakınları üzerindeki ilişkiyi inceleyen bir rapor açıkladılar. Bu rapora göre “pandemi; görüşme hakkı, muayene-tedavi hakkı, sosyal haklar, sağlıklı ve dengeli beslenme hakları, temiz hava alabilme hakkı gibi unsurlar dahil olmak üzere mahkumlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılıyor” deniyor raporda ki her maddeye ait de örnekler verilmiş. Örneğin 8 kişi için düzenlenmiş 65 metrekarelik koğuşta 20 kişi tutuluyor. Bu tabi pandemide alınması gereken önlemlere çok ters bir durum. Raporda “koğuşların kapasitesinden fazla mahkumu barındırmasının aynı zamanda mahkumların nöbetleşe uyuma zorunluluğu getirildiği, temiz hava almalarının kısıtlandığı ya da herhangi bir değişikliğe gidilmediği” ve en önemlilerinden bir tanesi de “muayene ve tedavi haklarında önemli kısıtlamalar getirildiği, hastane sevklerinin işkenceye dönüştüğünü, görüşmelerin önceleri her hafta ve aynı anda 8 kişiyle yapılırken, Covid nedeniyle ayda bir defa ve 1 kişiye yapıldığı” yani kısıtlamaların getirildiği söyleniyor. Bu önemli bir rapor. Bunu bir kenarda, aklımızın bir köşesinde tutmakta yarar var.

Bir diğer açıklama; Ankara’daki öğretim üyesi arkadaşımız, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Doktor Mehmet Ceylan’dan geldi. Biz son programımızda buna değinmiştik. Uzun süre, 28 gün kadar dış ortamda canlı kalıyor diye bir bilgi vardı. Benim de programda belirtmeye çalıştığım nokta. Mehmet de: “Evet, PCR ile virüsün parçaları da saptanabilir. İlla canlı virüsü göstermez bu test”. Ama daha çok sayısal değerlere değinmiş. Bu da çok doğru bir yaklaşım. “Biz ağzımızdan öksürünce, hapşırınca yüz binlerce virüs çıkar ama buna karşılık hastane ortamında yapılan çalışma, hastane ortamında duvarlarda, masalardaki virüs sayılı. Oradaki virüs miktarı çok az” diyor. Diğer bir deyişle; dış ortamda çok az sayıdaki virüsün, saptansa bile bunun bir risk oluşturup, oluşturmadığı tartışma konusu. Bana kalırsa bu şekilde bir bulaşın pek kolay olmadığı. 

Bir diğer önemli yazı, Sarkaç sitesinde çıktı. Yazıyı kaleme alan, Ömer Bey sizin de yakından tanıdığınız, benim de hocam; Sayın Profesör Doktor Hasan Yazıcı’ya ait. Yazısına Lewis Carrol’un Alice Harika Diyarındaki öyküsünden bir cümleyle başlıyor. “Sözcükler ben demek istiyorsam o anlama gelirler. Ne bir eksik ne de bir fazla” diye. Bu Sağlık Bakanlığı’nın “15 Ekim’den sonra artık çok daha doğru sonuçlar verilecek, çok şeffaf olacağız” deyip, bu açıklamada ne getirecek diye beklerken içinden hiçbir şey çıkmamasıyla ilintili ve kavram karışıklığıyla ilgili. Doğrusunu isterseniz bir şey itiraf edeyim; bakanın bu olgu, vaka, hasta tanımlarının içinden ben çıkamamıştım. Hasan hocamın yazısını okurken, böyle kenara da notlar alarak ve şemalar şeklinde bakanın ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Bakan anladığım kadarıyla semptomlu kişilere, yani belirtisi olanları hasta diye tanımlıyor. Asemptomatik, yani semptomsuz olanları vaka diye tanımlıyor. Tamam burasını anlıyorum. Taşıyıcı, hasta ya da vakaların yakın teması, filyasyonla saptanan, takip edilen; “ben hastayım benim yakınım, eşim, çocuğum bunlar taşıyıcı” deniyor ama Sayın Yazıcı’nın da belirttiği gibi herhangi bir şekilde bakanın taşıyıcı tanımlaması yani hasta ve de vakanın yakın teması olduğu bilinen, saptanan onun taşıyıcı dediği kişilerin dışında da hasta ya da vakanın yakın teması olmayan, nereden aldığı belli olmayan binlerce, on binlerce, belki yüz binlerce taşıyıcı var. Bunu da sormak lazım. Bu tabi kafaları çok karıştıran bir şey. İkincisi taşıyıcı oldukları bilinmediğinden, bunlar vaka olmaya terfi etmemişler diyor Hasan Hoca. Doğru tabi. Bu tanımlamayı anlamak mümkün değil çünkü semptom gösteren taşıyıcılar, yani hastalar bunların tehlikeli olmadığından bahsetti Bakan. Bu pek doğru değil çünkü Güney Kore’de oldukça iyi bir çalışma yayınlanmıştı. Bu çalışmada belirti göstermeyenlerin de enfekte olmuş kişiler kadar virüs saçtıkları, birinci madde bu. Yani asemptomatik dediğimiz olguların önemsenmeyecek şekilde, düzeyde değil, çok ciddi virüs saçtıkları biliniyor artık hastalar kadar. İkincisi şu an belirtisi olan kişilerin ki bu çalışmada 110 taşıyıcı izlenmiş. Bunlar ortalama 3 hafta içinde en azından 5’te birinin, 4’te birinin hastalandığı görülmüş. Yani bunlar potansiyel gelecekleri kısa bir süre sonra hastalık semptomları oluşturmuşlar. Bu önemli çalışma aslında Sayın Yazıcı’ya göre de pandemiyle savaşta bizlere toplumdaki vaka sayısının bilinmesinin, hasta sayısının bilinmesi kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor ve Sayın Yazıcı yazısını “zatüre oranı nedir? Zatürenin nedir, ağır zatüre ne demektir?” diye soruyor. “Ben Sayın Koca’nın 30 Eylül’deki açıklamalarını ve daha sonraki açık oturumlardaki yanıtlarını izledim. Yine de pek bir şey anlamadım” deyip, “gerçekten çok merak ettiğim bir konu. Bilim kurulu üyeleri söz konusu sayıların, örneğin altını çizdiğim zatüre oranının ne anlama geldiğini biliyorlar mı?” diye sorup yazısını “biliyorlarsa da bilmiyorlarsa da bu hemen tüm hocalık uğraşımı sayısal ve nesnel tıbba vermiş biri olarak beni çok üzecek” diye bitiriyor sevgili Hasan Yazıcı hocamız.

ÖM: Ben de bir şey ekleyebilir miyim izninizle? Profesör Dr. Özdemir Aktan da T24’te bir özlü yazı kaleme almış aynı konuda. Yani “tıpta yepyeni bir kavram; hastalanmamış vaka” başlığını taşıyor. Yani zaten dergilerde, en saygın dergilerde bile bazı problemler olduğundan da bahsediyor aralarında Lancet’in de bulunduğu bazı ilaç şirketlerinin vs. etkili olabildiğini parasal olarak. Yani ilaç ve biyomedikal firmalarıyla reklam ilişkileri zaten böyle araştırmacıların veri oluşturma sürecinde yer almakla birlikte toplu sonuçlardan haberdar olmadığı, makale yazımında da yer almadığı gözüküyormuş ama böylece eleştirel bir bakış, her şeye olduğu gibi kabul etmek kolayımıza geliyorsa da yapmamak lazım deniyor. Ancak dergilerin bu durumu Sağlık Bakanımıza bir avantaj da sağlayabilir. Tıp literatürüne vaka ayrı şey, hasta ayrı şey kavramını yerleştirecek bir makale tıp bilimine hizmet sayılır diye bir satirik yazı yazmış.

SB: Evet haklı Özdemir hocam. Bu “vakaydı, taşıyıcıydı, hastaydı”; bütün bunları, bu kavram karışıklıklarını ve yeni birtakım kavramları yaratmaya çalışmaya gerek yok herhalde. Bizim tıpta kullanılan semptomatik, yani belirtisi olan; asemptomatik, yani belirtisi olmayan ama virüsü saçan ayrımı vardır. Buradan evet kafa karışıklığı olduğu belli ama Sayın hocamın da dediği nokta çok önemli tabi. En saygın diye düşündüğümüz tıp dergilerinin bile bazen yanıldığını ya da yayınlanmaması gereken yazıları yayınlandığını biliyoruz. 

ÖM: Hatta çok ilginç bir şey de söylemiş; Lancet’te 2013 yılında Türkiye’deki sağlık sisteminin ne kadar mükemmel olduğunu anlatan 34 sayfalık bir makale yayınlanmış. Yazarlar arasında da hatta ilk sırada dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ geçiyor. “Lancet’te bu uzunlukta bir makale görülmemişti. Derginin editörü daha sonra Türkiye’ye gelerek Sağlık Bakanımıza bir de ödül verdi” diyor.

SB: Evet. Yani bütün olup bitenleri büyük, saygın tıp dergilerinin ülkelerin politikalarından, yönetiminden ve ne yazık ki ilaç şirketlerinden çok bağımsız olduğunu pek söylemek mümkün değil. Onun için yazıları dikkatli, bir süzgeçten geçirerek ve bilimsel yönünü iyi değerlendirerek okumak ve oradan birtakım çıkarımlarda bulunmak lazım. Ancak benim korkum sadece Sağlık Bakanlığının ilişki değil, aynı zamanda toplum genelinde bilime karşı bir kuşkunun oluşumuna neden oluyor bu tip yaklaşımlar. Özellikle çalıştığım alan olan aşı karşıtlığıyla ilgili olarak olumsuzluklara yol açmakta. Bundan önceki programımızda perşembe günü eğitimde olup bitenleri, bu 4 sivil toplum örgütü; Başak Kültür ve Sanat Vakfı, Kayış Dağ'ı Bölgesinde zorunlu işçi göçleri Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinden kentlere göç etmek zorunda olan ailelerle çalışan bir grup. Sulukule Gönüllüleri Derneği ve Tarlabaşı Toplum Merkezi; bu sivil toplum örgütlerinin yaptığı bir çalışma. Raporda 122 çocuk ve 85 bakım verenle görüşülüyor. Özellikle toplumda şöyle bir olgu oluşturuldu Milli Eğitim Bakanının konuşmalarında çocuklar her an, hepsi bilgisayar başında istediği her şeyi yapabilen, önünde yüz binlerce olanağı olan, izleyeceği televizyon kanallarından, dijital cihazlara pek çok şeye erişimi olan çocuklar var gibi. Bu böyle değil diyor bu rapor. Çocukların hemen hemen hepsi bu daha yoksul kesimlerde ve göçmenlerle yapılan çalışmada; hemen hemen hepsi parka gidemediklerini, sokağa çıkamadıkları için bunun onlarda çok büyük bir can sıkıntısına yol açtığını, çocukların birçoğunun, hemen hemen 4’te 3’den fazlasının ev işlerinde ailelerine daha çok yardımcı olduklarını belirtiyorlar. Kız çocukları daha çok yemek ve temizlik, kardeşlere bakmak; erkek çocuklar da çöp çıkartma, markete gitme gibi. Sonuçta bu uzun ama kapsamlı raporu uzun süre, uzun boylu okuyacak değilim ama buna neden değinme ihtiyacı duyuyorum? Çünkü Sol Portal sitesinde bir öğrenci velisi birtakım şikayetlerde bulunmuş haklı olarak ve birçok velinin de birçok ebeveynin de sanıyorum sözcüsü olmuş. “Hokkabazlık bu. Böyle eğitim olmaz” diyor. Gerçekten bu eğitim konusunda ciddi sorunlar ortaya çıktı. Gün ve gün daha iyi anlaşılıyor. Hafta sonu cuma gününden itibaren çıkan bireysel çalışmalara değinmeden, benim yakından izlemeye çalıştığım Türkiye’deki konuyla ilgili önemli halk sağlıkçılarının başında yer alan Nuriye Altaylı’nın bir yazısına değinmek istiyorum; “Pandemi ve gelecek” isimli yazısını. Burada farklı açılardan pandemi değerlendirilirken, peki gelecekte bizi ne bekliyor? Bu çok soruluyor toplumda. “30 Nisan’da yayınlanan WHO 2020 raporunda 3 senaryo var” diyor Sayın Altaylı. Bir tanesi bu bahar yaşadığımız 1. dalgayı takiben 1-2 yıl süreyle küçük dalgalar yaşanacak, 2. senaryo aynı İspanyol gribinde 1918-1919'da olduğu gibi baharda yaşadığımızdan daha şiddetli, daha büyük bir dalga yaşanabilir. Bir de nihayet 3. senaryo diyor, bu 3. senaryoda artık yeni bir dalga olmadan bulaşmanın daha küçük düzeyde sürmesi. Kısacası Sayın Altaylı’nın bu yazısından hareketle nereye gelmek istiyorum? Gelecekte bu hastalığın artık endemik olarak, yani yerleşik olarak toplumlarda bulunacağı, dönem dönem alevlenmeler yapacağı ve buna bağlık olarak yöresel birtakım kısıtlamalar, birtakım yasaklamalar geleceği ve bunu bir süre yaşayacağımız anlaşılmakta. Bu böyle devam edecek herhalde. 

İki önemli çalışmaya değineyim süre dolmak üzere. Bunlardan bir tanesi, Sitokin Fırtanası dediğimiz bir olay vardı ve immün sistemin vücuda verdiği hasarla ilintili covid-19 hastalarında bu Sitokin Fırtınası aslında bilindik ve belirgin enfeksiyon hastalıklarında ortaya çıkan bir nokta ama Sitokin Fırtınasının covid-19'da ve diğer Sitokin Fırtınası olan hastalıklarda kıyaslaması yapılmış bir çalışmada. Bu Lancet Respiratory Medicine’da yayınlandı, bu yazı Daniel Lachman ve arkadaşlarının. Bunu gösterdiler ki Sitokin Fırtınası, bildik Stokin Fırtınalarından çok daha şiddetli, çok daha hasar verici bir şekilde seyretmekte. Örneğin covid-19 dışı Akut solunum yetmezliği olguları oluyor, işte koah hastalarında, astım hastalarında. Onlardan çok daha yüksek, çok daha şiddetli Stokin Fırtınası yüzeyi oluyor. Buna dikkat çektiler. Onun için Sitokin’in baskılayacı anti-inflammatuvar tedaviler önem kazanıyor. 

Son bir nokta da pazar günü, dün itibariyle çeşitli videolar YouTube kanallarında, ortamlarında geziyor. İçinde Türklerin de bulunduğu Almanya’nın BioNTech firmasının aşısı eczanelerde diye. İlginçtir, böyle içinde bir Türk bulunduğu zaman biz haberlerde hep kanserli ilaç bulunduğunu, ilk aşının bulunduğunu, ilk tedavinin geliştirildiğini hep okuruz. Onlar bir türlü somut hale dönüşmemiştir. Şimdi bu haberler oldu bitti. İçinde yöneticilerinin, sahiplerinin Türk olduğu bir yazıdan BioNTech firmasının, bu Alman firmasının Pfizer ile birlikte geliştirdiği mRNA yöntemi ile hazırlanan aşının eczanelere verildiği söyleniyordu. Röportajlar vardı yöneticileri Sayın Uğur Şahin ile Eşi Özlem Türeci ile. Aslında kendileri haberde yer alan şekilde ifade etmiyorlar aşılarını ama bütün bu yorumları bir kenara bırakıp 17 Ekim itibariyle, yani 2 gün önce New England Journal of Medicine’de bu ekibin bir makalesi yayınlandı ve geliştirdikleri aşıya ait bulguları sundular. Bakın iki gün önce sadece 195 kişide yaptıkları faz-1 çalışmasının sonuçlarını yayınladılar. Daha faz-2 ve faz-3 çalışmaları tamamlanacak. Ondan sonra eğer uygun bulunursa aşı, gerekli izinler alınacak, küresel üretime geçilecek. Yani en önde olduğu kabul edilen aşılardan biri bu BioNTech firmasının aşısı. Bunun bile çıkması daha aylar alacak. Bu biliniyor ama bizim kanallarımızda “Türklerin aşısı aldı başını gidiyor, eczanelere geldi” deniliyor. İnsanlar gidip eczanelerden, bu habere bakıp, Covid-19 aşısı soracaklar gibi geliyor. Bu tuhaf.

ÖM: Tuhaf ve üstelik de grip aşısı bulunamazken, asıl insanların yani grip mevsimi başladığı sırada gayet kuvvetli, takviye edici grip aşısı peşinde koşarlarken böyle ne idiğü belirsiz bir şeyin peşinde haberlerinin çıkması da endişe verici bir şey bence.

SB: Evet, elbette grip aşısı... Yani haberler konusunda biz bilimsel dergilerdeki yazıları aman dikkatli okuyalım, titiz davranalım diyoruz. Haberler konusunda ülkemizde gerçekten bir sıkıntı olduğu belli. Bir diğer yazı demiştim: Çin aşısı, hatırlayacaksınız Türkiye’de 25 merkezde 13 bin hastada faz-3 çalışması, ülkemizin de katıldığı bir aşı. Bu aşı inaktif bir aşı. Diğer bir deyişle Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da geliştirilen ve modern teknolojilerin kullanıldığı aşılardan farklı olarak bu Çin aşısı inaktif aşı. Yani çok eski klasik bir yöntem kullanılmakta. Virüsün tamamı virüs öldürüldükten, inaktif edildikten sonra kullanılıyor. Ancak unutmayalım bu aşının, bu inaktif aşının hem çok büyük üstünlükleri, yararları var hem de bazı riskleri var. İsterseniz bunlara perşembe günü değinelim ama en azından şunu söylememe izin verin. Lancet Infectious Diseases’da hafta sonuna yayınlandı Çin aşısıyla ilgili yazı. Alman, Amerikan, İngiliz aşılarından farklı olarak Çinliler 2. faz çalışmalarını da bitirmişler ve onu da yayınladılar. Bir adım önde Çinliler aslında bu açıdan baktığınızda. İsterseniz bunların ayrıntısını perşembe günü konuşalım. Ben yine önümde duruyor sürekli olarak, neredeyse 2 hafta geçti. Bu sağlık çalışanlarıyla, covid-19'un ilişkisini artık yeni bir şey aramayacağım son dakika haberi yayınlandı. Perşembe günü bir sağlık çalışanlarına bakmak istiyorum. Dünyada ne olup bitiyor covid-19 sürecinde? İnsanların başına neler geliyor? Çünkü Dünya Af Örgütü’nün bir raporu yayınlandı. O raporu aktarmamda, özetlememde yarar var diye düşünüyorum. Ben burada durayım. Size iyi yayınlar ve iyi haftalar efendim.

ÖM: Teşekkürler, görüşmek üzere.

SB: Sağ olun!