"ABD’de satılmakta olan 14 antikor testinin sadece üçünün sonuçları güvenilir"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'nin köşelerinden Korona Günleri'nde Selim Badur, son bilimsel çalışmaları ve son gelişmeleri aktardı. 

Selim Badur'la Korona Günleri
 

Selim Badur'la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(28 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Korona Günleri programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, merhabalar.

Özdeş Özbay: Günaydın.

SB: Günaydın Özdeş.

ÖM: Çok yoğun şekilde devam ediyor korona günleri, hem üzerindeki raporlar ve yayınlar hem de haberler ve yorumlar da. Biz özet rica edelim hemen. 

SB: Belçika’da okullar mayıs ortasında açılacak fakat şöyle bir şekilde açılacakmış, yaklaşım şu, haftada bir gün 2 sınıftan 1 tanesi gidecek gibi birtakım yaklaşımlar. Bir Belçikalı tanıdığım mail yazmış dün “buna göre yaz tatiline kadar 4 gün gidecek öğrenciler okula. Niye böyle bir karar alıyorlar? Belçika usulü bir karar” diyor. 

ÖÖ: Fransa’da da konuşuluyordu böyle yöntemler, sabahçı/akşamcı olarak da belki bölecekler.

SB: Evet evet, tabii bu özellikle okullar üzerinden konuşuyor Belçika ve Fransa ama sevindirecek bir haber, Ömer bey siz sevinirsiniz Dubai alışveriş merkezlerini açmış. Sizin beklediğiniz bir gelişmeydi bu. 

ÖM: İşte!

SB: ABD’de bu ticareti açabilmek için antikor testlerinden bahsediyor sürekli olarak. Yani antikor testi yapılsın ve antikor testi pozitif çıkanlar virüsle temas etmiş kişiler serbest dolaşabilsin, hatta bunlara pasaport gibi serbest dolaşım sertifikası verilsin diye ama yapılan bir çalışmada ABD’de satılmakta olan 14 antikor testinin sadece 3’ünün sonuçları güvenilirmiş, bu önemli bir bulgu. 

ÖM: Evet devam edelim biz de, Selim Badur’un konuşması kesildi. Bu pasaportlardan bahsederken de ‘immunity passports’ denilen bir şeyden bahsetmişti DSÖ de. Yani bazı hükümetler ‘bağışıklık pasaportları’ diye bir şey yayınlıyorlarmış, halbuki “böyle bir kanıt yoktur, bunların yeniden enfekte olmayacaklarının garantisi yok” diye ama mesela Şili hükümeti “ben vereceğim bu pasaportları ve devam edeceğim” demiş. 

ÖÖ: Bu arada fark ettiniz mi? İngiltere Başbakanı Boris Johnson dün ilk kez televizyonlarda göründü, hani iyileştikten sonra, yoğun bakımdaydı, ilginç bir şekilde hasta olmazdan önceki söylemlerinden bambaşka bir insan olarak çıktı televizyonların karşısına.

ÖM: Evet çok acayip!

ÖÖ: Böyle adeta aydınlanmış bu konuda herhalde kendi canı yanınca biraz temkinli olmaya başlamış. İngiltere’de hızla ekonominin yeniden açılması “artık pik noktasına yani tepe noktasına vardık, düzleşiyoruz, ekonomi ne zaman açacağımızı planlıyoruz!” diyordu Johnson. Böyle biraz itiraz etmiş yani “öyle çok da aceleci davranmayalım, ikinci bir dalga gelirse daha kötü olur” diye. 

ÖM: Soyadı değişti zaten ‘Boris Hide’ oldu! 

SB: Ben bağlandım tekrardan, kesinti oldu galiba, tekrardan merhaba. Bugüne dek çıkan yayınların sayısına baktığımız zaman bu sabah itibariyle 7296 tane bilimsel yayın çıktı, bir kısmı henüz hakem denetiminden geçmemiş yayınlar. 

ÖÖ: Bunların arasında sanırım Türkiye’den de makaleler var? Geçenlerde Sağlık Bakanı söylemişti. 

SB: Evet şimdi ona bir örnek vereceğim ama önemli olan şimdiye dek yayınların çoğu Çin’den geliyordu ve örneğin klinik bulgulara ait verileri yazdıkları makalelerde örneğin bir tanesi önümde 99 kişideki bulgular gibi, sayılar böyle 100’lü sayılardı. Dün bir yayın çıktı JAMA Dergisi’nde Safiya Richardson ve arkadaşları New York’tan 5700 hastanın bulgularını veriyorlar, yani çok daha geniş serilerin bulguları çıkıyor. İşte bunların kaçında komorbid de dediğimiz ek birtakım sorunlar var, %56,6’sında hipertansiyon, %41’inde obezite, %33’ünde diyabet olması gibi bulgular vermişler. Bu önemli bir gelişme, bundan sonra daha sağlıklı veriler alacağız. Türkiye’den yayın dediniz, evet Türkiye’den 2 yayına değinmiştim, 1 yayın da Alerji Dergisi’nde çıktı, Cevdet Özdemir, Umut Küçüksezer ve Zeynep Ülker Tamay tarafından kaleme alınmış, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nden bu 3 araştırmacı. BSG aşısının kullanımı, üzerinde spekülasyon yapılan bir konu, aslında bu aşı, mikrobakterileri, yani tüberküloz etkeni olan bakterileri kapsar Bu aşının non spesifik olarak koruyucu etki yapıtığı bilinir, bu bilinen bir mekanizma ama ayrıntılarını yazmışlar makalede. Bunu kullanan 138 ülke ile, kullanmayan kontrol grubu olarak aldıkları 40 küsur ülkedeki duruma bakmışlar. Kullanan ülkelerde hastalığın daha az yayıldığını söylüyorlar. Bir gözlem çalışması ama yine de uluslararası literatürde saygın bir dergide yayınlanmış bir yazı, onun için önemli. Bunun dışında terminolojik değişimler oluyor; Fransa’da artık ‘liberté’ kelimesi ki özgürlük önemlidir Fransız kültüründe, onun yerine ‘responsabilité’ yani sorumluluk kelimesi daha sık kullanılır olacakmış, insanların sorunlar karşısında alınan önlemlere riayet etmeleriyle ilgili. Bir de ‘health care worker’ değimi yerine artık ‘health care heroes’ yani sağlık çalışanları yerine sağlık kahramanları değiminin kullanılması makalelerde önerilmiş. Bilimsel olarak bana kalırsa dün yayınlanan en ilginç yazı yine Cell Dergisi’nde Vanessa Monteil ve arkadaşları. Etken virüsün hücreler üzerindeki AC2 reseptörüne bağlandığını biliyoruz artık, reseptör ve hücre virüs arasındaki ilişkide başlıyor her şey. Cell’de makaleleri çıkan bu ekip Vero hücreleri denilen hücrelerinde virüsleri üretip, in vitro ortamda çözünmüş ACE2 reseptör moleküllerini virüslerin üzerine eklemişler. Virüslerin S proteinleri, yani hücreye tutunacak, yapışacak kısımları bu çözülmüş ACE2 reseptörüne bağlandıklarında virüsün artık gidip insandaki hücrelere tutunma yeri kalmamış. Yani kısacası biz eğer bu ACE2 reseptörünü çözünmüş halde alıp da süspansiyon şeklinde insan vücuduna verirsek bu virüsler normal hücreye bağlanamaz şeklinde bir yaklaşım.

ÖÖ: Süspansiyon ne demek?

SB: Yani bir sıvı içindeki.

ÖÖ: Yutarak mı alınıyor?

SB: Enjeksiyon ya da yutarak ama bu çok teorik bir şey ve in vitro koşullarda gösterilen bir yaklaşım sadece yani hemen yarın 2 sonra da insanda bunun uygulaması olacak değil ama en azından bunun gösterilmiş olması önemli. Bunu bir takım başka viral enfeksiyonlar için de yapıldığını biliyoruz; reseptörü hücre üzerinden ayırıp ya da onu sentetik olarak hazırlayıp koyarsınız virüsün bulunduğu ortama. Virüs öncelikle bu yapay moleküllere bağlanır ve böylece virüsün hedef aldığı hücreye bağlanma yeri kalmaz. Bu ilginç bir noktaydı. 

Aşı çalışmalarına ait gelinen noktaya değineyim, vaktimiz var sanırım. 7 tane aşı çalışması ileri aşamaya geçti, Çin’de Beijing Institute of Biotechnology ve Cansino Biyoloji Kuruluşu, faz 2 çalışmasına geçen ilk aşı çalışmaları sürdürüyorlar. Yani artık insan deneylerinin belirli bir aşamasına gelmişler. 375 sağlıklı gönüllüde 14. günde yan etki olmadığına, 28. günde de antikor oluşturup oluşturmadığını ölçüyorlar. Adenovirüs vektörü kullanılan bir teknoloji yani Adenovirüs dediğimiz ve aşı hazırlamada kullanılan bir virüs var, bu virüsün insanda herhangi bir yan etki tehlikesi yok, o Adenovirüsün genomunun içine bizim aşı hazırlamak istediğimiz virüsün nükleik asiti konur ve bu şekilde verildiği zaman o Adenovirüs vücutta çoğalınca istediğimiz aşı olarak kullanacağımız virüsün parçaları da çoğalır ve böylece immün sistemi uyarırlar. Daha fazla ayrıntıya girmeyeyim. Bir çalışma bu faz 2 aşamasına gelinmiş olan çalışma, daha sonra Sinovac Kuruluşu bu da faz 1 denemesine geçmiş, hayvan deneylerini tamamlamış inaktif aşı, İngiltere’de Oxford Üniversitesi yine Adenovirüs vektörü yöntemiyle çalışmalarını sürdürüyor. 1102 gönüllüde çalışma deavm ediyor; böyle farklı çalışmalar var, bunlar British Medical Journal’da dün yayınlandı; Elisabeth Mahaso isimli bir araştırmacı, tüm bu aşı çalışmalarında nerede olduğumuz, hangi aşamada olduğumuzu özetlemişti. 

ÖM: Ben bir şey sormak istiyorum izninizle.

SB: Tabii buyurun.

ÖM: Faz 2 yani ikinci evre ne demek? Yani kaç evreden sonra?

SB: Aslında onu söylemem lazımdı, diyelim bir aşı hazırladığınızı düşünün, önce hayvan deneylerini yapıyorsunuz, daha sonra hem aşılar hem de ilaçlar için faz 1, faz 2 ve faz 3 çalışmalarına geçilir. Faz 1 çalışmasında az sayıda insanla hazırladığınız ilacın ya da aşının güvenilirliğine bakarsınız, yan etkilerine bakarsınız. Daha sonra 2.fazda aşının etkili olup olmadığına, yani istediğiniz antikorları yeterince hazırlıyor mu, onları uyarıyor mu, oluşturuyor mu? Ona bakarsınız. Üçüncü faz dediğimiz aşamada, ürün kullanıma girdikten sonra yüzbinlerce insanda ne olup bittiğine bakılan bir aşama. Yani bu tarz 3 aşaması var.

ÖM: Yani 2. aşamaya geçildikten sonra bu 2. aşamanın ne kadar süreceği konusunda herhangi bir fikir yürütmek mümkün mü?

SB: 6 ay kadar bir süre gereklidir; çünkü insanlara vereceksiniz ve 6 ay bekleyeceksiniz, antikor oluşacak, sonradan o antikorların incelemesi başlayacak. Bu antikorlar tamam yükseliyor, oluşuyor da bunlar bir işe yarıyor mu? İnsanlardan antikorları alıp bakmanız lazım in vitro koşullarda ya da işte hastalık oluşuyor mu oluşmuyor mu diye. Bu aşama önemli çünkü insanda, gönüllülerde virüsü enjekte edip, oluşturduğunuz antikorlar koruyor mu diye bakamıyorsunuz, o etik değil. Bu arada in vitro deneyler devreye girecek. 

ÖM: İn vitro derken de laboratuvarda

SB: Evet laboratuvar koşullarında yani insan dışında. Marc Fontecave isimli, Fransız Collège de France çalışanı “pandemi nedeniyle insanları suçlamak ideolojik bir yaklaşımdır” demiş. Cevap Nicole Huro’dan gelmiş, hatırlayacaksınız Çevre Bakanı’ydı Macron’un

ÖM: İstifa etmişti. 

SB: Evet istifa etmişti, o da demiş ki “yaşanan, olması gereken bir olumsuzluktur. Gerçekçi olun, doğa bu virüs aracılığıyla bizleri uyarıyor” diyor. Fransa’da da bu işin çevre kısmını işin içine katarak çeşitli suçlamalar ya da karşıt görüşlerin savaşı var. Bitirmem gerekiyor galiba ama son bir konu da DSÖ, Çin ve ABD üçgeninde herkes birbirine suçluyor, aslında birazcık DSÖ’nun, daha doğrusu Çin’in ve DSÖ’nün neler yaptığına baktım Aralık’ın son günlerinden günümüze kadar. Kişisel bir görüşümü aktarayım, insanlar Çin’e güvenmiyorlar iyi de ben Amerika’ya niye güveneceğim de Çin’e güvenmeyeceğim? Birinin diğerinden üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum. 31 Aralık 2019’da Çin’deki bir hastalık kontrol merkezinin direktörü Gao Fu isimli bir kişi Wuhan’daki hekimlerin SARS’a benzer bir hastalık tablosuna dikkatleri çektiğini yazmış. Hubei bölgesinde de benzer bir takım bulguları olan kişiler yerel sağlık komisyonundan bildirilince 31 Aralık sabahı, yani yılın son günü bölgeye ekip gönderip durumu değerlendirmiş; aynı gün Çin DSÖ’ye atipik pnömoni yani alışılagelmişin dışında seyreden zatürre bulgularını bildiriyor. Daha sonra işte 31 Aralık’ta bu bildiri yapılıyor, 4 Ocak’ta ölüm olmayan bulgular var diye bir bildirim yapılıyor, 5 Ocak’ta “bilinmeyen etkenin neden olduğu pnömoni” deniyor, 7 Ocak’ta etken saptanıyor, 12 Ocak’ta bunun dizi analizi, sekansları belirleniyor ama “insandan insana bulaş olup olmadığı bilinmiyor henüz” deniyor, 13 Ocak’ta sizin biraz önce bahsettiğiniz “Public Health Emergency at International Concern” dedikleri durum DSÖ tarafından ilan ediliyor ve süreç böyle başlayıp gelişiyor. Daha sonra 24 Ocak’ta Lancet’te ilk yayın çıkıyor, 20-21 Ocak’ta önce Çinli yetkililer sonra DSÖ Wuhan’ı ziyaret ediyorlar. Bunlardan DSÖ’nün görevini yapmadığı, yetersiz kaldığı, Çin’le işbirliği yapıp sorunların bu boyuta erişmesine neden olduğu gibi suçlamaları benim anlamam mümkün değil. Çünkü DSÖ’nün herhangi bir yaptırımı yok, yani durumu saptıyor ve ondan sonra ülkelere bir uyarıda bulunup “alınacak önlemleri alın” diyor. Dün DSÖ başkanı da “dinleseydi dünya bizim örgütümüzü” diye bir açıklaması vardı, siz de belirttiniz. Onu vurgulamak istedim, yani bu kadar çok kolay harcanmamalı bu kurumlar. Elbette bir takım hataları, bir takım düzeltilmesi gereken noktaları vardır DSÖ çalışmalarında ama birdenbire suçlayıp parasını kesmeyelim en azından!

ÖM: Suçlu arama var evet. Peki çok teşekkür ederiz. 

SB: Ben özür dileyerek yarın için izin isteyeceğim sizden.

ÖM: Estafurullah tabii.

SB: Yarın sabah 08:00 ile 10:00 arası Açık Radyo’daki program yerine Filipin, Malezya, Tayland, Endonezya ve Sri Lanka’dan oluşan 5’li bir Uzakdoğu Asya ülkelerine bu konuyla ilgili bir konuşmam var. Toplantının saatini değiştiremedim, özür dilerim. Perşembe günü görüşürüz.

ÖM: Rica ederiz. Kolay gelsin, görüşmek üzere hoşça kalın. 

ÖÖ: Görüşmek üzere.