İstanbul'da yaz mevsiminin ve sıcakların tarihinden kesitlerin sunulduğu Sayfiye programının bu bölümünde İstanbulluları yazları şehirden kaçıran hastalıklar ve salgınlara değiniyoruz. 19. ve 20. yüzyıllarda İstanbul'un peşini bırakmayan Kolera illetini ve salgının gerektirdiği yerel yönetim reformlarını konuşuyoruz.
Buyurun, bunu için. İçtiğiniz takdirde midede kum varsa döker. Böbrekte taş varsa eritir. Hangi doktor bey varsa söylesin senden, hangi doktor? Al, bunu sabahları için. Bir çay kaşığı için. Kum varsa döker, öksürük varsa geçer, mide ağrısı varsa yemekten sonra tok karnına şifa çıkar.
Apaçık Radyo'da Sayfiye: Arşivden Günümüze Yaz programındasınız. Ben sunucunuz Zişan Tokaç. Bu program 8 Haziran Pazartesi günü yayınlanacak ama ben kaydı bugün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde yapıyorum. Bütün dünyada çevre meselelerinin, iklim değişikliğinin konuşulduğu bu günde biz de İstanbul'un iklim tarihini, İstanbul'un aşırı sıcaklarla baş edişinin tarihini konuşacağız.
Tabii aşırı sıcaklar bizim için aslında güncel de bir konu. Zaten bu 1 Haziran'dan beri sıcaklıkların 27-28 derecelere çıktığı bir haziran ayı yaşıyoruz. Hatta mayısın son iki haftasında da sıcaklıkların yüksek derecelerde olduğunu görmüştük. Dolayısıyla yaza sıcak havalarla bir giriş yapmış olduk. Hatta Avrupa bir sıcak dalgası bile görmüş oldu, yıkıcı bir sıcak dalgası. ENSO (El Niño-Güney Salınımı) döngüsünün El Niño yılında olmamız dolayısıyla bizi sıcak bir yazın beklediğini görüyoruz bu sene.
Günümüz dünyasında ve günümüz İstanbul'unda biz sıcaklarla nasıl mücadele edeceğimizin derdine düşmüşken şimdi birazcık yönümüzü tarihe çevirelim ve tarihte İstanbullular sıcaklarla nasıl baş etmişler ya da sıcak yaz aylarında neyle baş etmek zorunda kalmışlar, biraz ona bakalım.
Bir önceki bölümde İstanbul'un sayfiye kültüründen bahsetmiştik. Çünkü İstanbul yazları gerek sıcağından olsun, gerek kirliliğinden, gerek yangınlarından, gerek hastalıklarından, salgınlardan, yaşanan ölümlerden dolayı yaşanılamaz bir yer haline geliyordu yaz mevsimlerinde. Varlıklı insanlar, imkanı olanlar şehrin çeperlerine, sayfiyelerine kaçıyorlardı. Özellikle Osmanlı'nın son dönemine doğru bu sayfiye geleneği halka da yayılan bir gelenek haline gelmişti; vapurlar, otoyollar, otobüsler, trenler gibi imkanlarla sayfiyeye ulaşımın kolaylaşması dolayısıyla. Yine o programda Cumhuriyet döneminden, Kat Mülkiyeti Kanunu'ndan ve sayfiyelerin zamanla nasıl şehirleştiğinden, şehrin bir parçası olduğundan, dolayısıyla varlıklı kesimin de artık şehrin daha uzağında sayfiyeler aramaya başladığından söz etmiştik. Programın bu geçmiş bölümünü Apaçık Radyo'nun web sitesindeki kayıt arşivinden podcast olarak dinleyebilirsiniz.
Bugünkü bölümde ise insanları İstanbul'dan kaçıran etmenlerin başında gelen hastalıklardan bahsedeceğiz. Fakat bu bölümün konusuna girmeden önce, bu program dahilinde yürüteceğimiz Sözlü Tarih Projesi'nden bahsetmek istiyorum. Bu programda arşiv kaynaklarına bakarak İstanbul'da yazın tarihiyle ilgili bilgilere erişiyoruz. Fakat arşivlerde eksik kalan kişisel hikayeleri, kişisel deneyimleri de bu anlatıya katabilmek için dinleyicilerin katkısına ihtiyacımız var. Dolayısıyla eğer sizin de İstanbul'da yazlara dair hikayeleriniz varsa -gerek yazın keyifli yönlerine; sayfiyelere, plajlara, pikniklere, mesirelere dair olsun, gerek ise can sıkıcı yönlerine; aşırı sıcaklara, hastalıklara, yangınlara dair olsun- paylaşmak istediğiniz hikayeleriniz, paylaşmak istediğiniz görselleriniz varsa sosyal medya kanallarından Sayfiye İstanbul hesabına ulaşarak nasıl katkı sunacağınızı öğrenebilirsiniz.
Şimdi bu bölümün konusuna dönüyoruz: Yaz hastalıkları. İstanbul'da yazın meydana gelen ya da yazın şiddeti artan, vakaları artan pek çok hastalıktan bahsedebiliriz. Malaryadan koleraya, tifodan sıtmaya, çeşitli diğer ateşli hastalıklardan çocuk felcine birçok hastalık bu kapsamda sayılabilir. Her birine bu bölümde girmemiz mümkün olmayacak ancak İstanbul'da defalarca görülmüş ve çok büyük kayıplara sebep olmuş kolera salgınlarına odaklanacağız bu bölümde.
Tabii artık kolera güncel lügatımızda çok kullandığımız bir sözcük değil. Daha çok belki edebiyata dair ya da müzeye dair bir kelime gibi hafızamızda. Dolayısıyla "Kolera nasıl bir hastalık?" buradan başlayalım. Kolera aslında bir bağırsak yolları enfeksiyonu. Özellikle kirli sular ve gıdalarda bulunan bir bakteri aracılığıyla bulaşıyor. İlk belirtileri kusma, şiddetli ishal, halsizlik, kas ağrısı gibi belirtiler olabiliyor. Tabii buna dair bilginin olmadığı bir dönemde bulaşıcılığı çok yüksek ve öldürücülüğü de çok yüksek koleranın. Nakledilen vakalarda semptomların görülmesinin üzerinden bir iki gün geçmeden ölümlerin sıklıkla gözlendiğini okuyoruz.
Tabii burada belki şuna dikkat etmek lazım: Kolera başlı başına bir yaz hastalığıdır demek mümkün değil, sadece yazları ortaya çıkmıyor. Ancak tarihsel örneklere baktığımızda, Osmanlı İstanbul'undaki örneklere baktığımızda yazın bu salgının neredeyse her defasında çok daha şiddetlenmiş olduğunu, ölüm vakalarının artmış olduğunu görüyoruz. Bunun da birkaç nedeni var aslında, çok teknik detayına girmeden: Bu bir kirli su hastalığı olduğu için yazın sıcaklıkla birlikte sularda bakteriyolojik faaliyet artmış oluyor. Onun da üzerine yazın suların debisi düşüyor; daha durgun sular, yani daha az miktar su içerisinde daha yoğun bir bakteriyolojik faaliyet mevcut olmuş oluyor. Hepsinin üstüne yazın su ihtiyacı artmış oluyor. Gerek içme suyu olsun, gerek buz kullanımı olsun, gerek yıkanma esnasında deri ile suyun teması olsun, su kullanımı arttığında ortaya daha fazla bakteriyolojik faaliyetin olduğu, daha yoğun bakteriyolojik mevcudiyetin olduğu bir suyun daha çok kullanıldığı bir durum çıkmış oluyor ve tabii ki bu da salgının artmasına katkı sunuyor.
19. yüzyıl boyunca İstanbul'da salgın üzerine salgın görülüyor, kolera salgını. Bunlara az sonra değineceğiz ama şunu da hatırlatmak lazım ki aslında bu salgınların çoğu pandemi seviyesine ulaşmış, dünyanın birçok ülkesine yayılmış salgınlar. Ondan önce veba var, başka salgınlar var. Dolayısıyla dünya genelinde böyle bir ölümcül hastalıklar teması hakim bu dönemde.
Şimdi kendi konumuza, İstanbul'daki yaz hastalıklarına dönmeden önce bir müzik arası vereceğiz. Tabii veba, salgın, afet, kıyamet gibi temalar genel olarak metal ve rock müzik dünyasına dair temalar. Şimdi İstanbulluların da çok sevdiği, İstanbul'a yılaşırı gelen senfonik metal grubu Haggard'dan Tales of Ithiria albümünden De la Morte Noire eserini dinliyoruz, biraz o salgının karamsar havasını hissedebilmek için.
İstanbul'un tarihindeki yazları ve yaz hastalıklarını konuşuyoruz. Şimdi İstanbul'u özellikle 19. yüzyılda etkisi altına alan ve defalarca tekrarlayan kolera salgınlarından bahsedeceğiz.
Dr. Nuran Yıldırım'ın İstanbul'un Sağlık Tarihi kitabında İstanbul'da görülen ilk kolera vakasının 1831 Temmuzunda, 26 Temmuz'da görüldüğü söyleniyor. Tabii bu esnada koleraya dair bir bilgi yok Osmanlı'da. Dolayısıyla buna "illet-i cedide" yani yeni hastalık deniliyor. Bu hastalık, Odessa'dan gelen bir gemi aracılığıyla yayılıyor; Galata Limanı'na gelen bir gemi aracılığıyla. Salgının ilk günlerinde günde 12 kişi ölüyor hastalıktan dolayı fakat üzerinden daha 10 gün geçmeden günlük ortalama ölüm sayısı 200'e çıkıyor ve dolayısıyla halk arasında bir paniğe neden oluyor.
Demiştik ya, kolera aslında başlı başına bir yaz hastalığı değil ama yazla şiddetlenen bir hastalık diye. Nitekim yaz bittiğinde, eylül ayının ortasında bu hastalık ancak sona ermiş oluyor ve o zamana kadar şehirde toplam 5-6 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Tabii İstanbul'un hem bir ulaşım ağının merkezindeki konumu, ticari ağın merkezindeki konumu hem turistik bir merkez olarak ilgi görmesinin bu salgının yayılımında bir rolü var. Hatta buradan da Avrupa'ya yayılıyor salgın. Fransa'da, Paris'te 13 gün içerisinde 1500 kişinin ölümüne neden oluyor. Bu esnada şehrin nüfusu 800 bin kadar.
Dolayısıyla bu ciddi salgına karşı bir önlem alma gerekliliği ortaya çıkıyor. Dediğim gibi Osmanlı'da henüz koleraya dair bir bilgi yok. Sarayın hekimi Mustafa Behçet Efendi'den bir risale yazması isteniyor: *Kolera Risalesi*. Özellikle Fransız kaynaklarındaki bilgilere dayanarak bu risale aslında çok da hızlı bir şekilde, yine 1831 senesinde, yani salgının senesinde yazılıyor. Osmanlı'da artık bir resmi matbaa var: Matbaa-i Amire. Matbaa-i Amire aracılığıyla da hızlıca çoğaltılıyor. Farklı dillerdeki kopyaları çoğaltılıyor, toplam 4.000 kopya yapılıyor. Bu 4.000 kopya çeşitli devlet yetkililerine gönderiliyor, askeri yetkililere gönderiliyor, imparatorluğun dört bir yanına gönderiliyor ve böylelikle kapsamlı bir bilinçlendirme kampanyası başlatılmış oluyor.
Burada matbaanın bir başka rolü daha var. Mustafa Behçet Efendi bu risaleyi yazarken doktorların görüşlerinden faydalandığı kadar aslında gazetelerdeki haberlerden de faydalanıyor ve diyor ki: "Buna göre kolera, tıpkı veba gibi insandan insana solunum yoluyla bulaşan bir bulaşıcı hastalıktır." Dolayısıyla hastalığın tam olarak anlaşılamadığı, nedenlerinin tam olarak bilinemediği bu dönemde bu bilgiler dahilinde öneriler veriyor.
Tabii bu dönemde bir de Avrupa kaynaklı "miyazma" diye bir anlayış var. Miyazma, Antik Yunanca kökenli bir sözcük; kirlilik demek ama özellikle 19. yüzyıla doğru Avrupa'da kokuşmuş, bozuşmuş, kötü hava, kirli hava anlamında kullanılıyor. Neden? Çünkü Avrupa, endüstrileşmenin bir sonucu olarak bu dönemde hızla şehirleşiyor. Şehirlerde çok yoğun bir nüfus oluşmaya başlıyor; şehirler kirli, kötü kokulu ve hastalık dolu. Dolayısıyla bu ikisi arasında bir bağlantı kuruluyor ve miyazma teorisi tıbben kabul gören bir teori oluyor o dönemde Avrupa'da ve Osmanlı'da. Bu risalede, yani Kolera Risalesi'nde kokuşmuş havadan uzak durmaya dair öneriler var. O havanın kirlettiği, örneğin meyveler, sebzelerden uzak durmaya dair öneriler var. Belirli düzenlemeler ve yasaklar da gündeme geliyor. Örneğin cenazelerin şehir içindeki mezarlıklara gömülmemesi gerektiğiyle ilgili bir yasaklama var çünkü çürüyen cesetlerin havayı kirleteceğine dair bir inanış var.
Daha sonraki dönemlerde karantina uygulamalarından da bahsedeceğiz fakat bu konuya geçmeden önce yine bir müzik arası vereceğiz. Hayko Cepkin'in 2020'de Covid pandemisi döneminde çıkardığı Karantina Günlüğü albümünden Zaman Geçti şarkısını dinleyiyoruz, Hayko Cepkin ve Burak Malkoç'un.
Apaçık Radyo'ya tekrar hoş geldiniz. Sayfiye programındayız. İstanbul'da özellikle 19. yüzyılda yaz hastalıklarından ve kolera salgınlarından bahsediyoruz. Kolera salgınlarına dair alınan önlemlerden bahsediyorduk. Tabii 1831'deki birinci büyük salgının sonucu olarak Osmanlı yönetimi artık kolera konusunda bilinçli, hatta Karantina Meclisi var. Ve 1844'te Asya kolerası Hindistan'dan yayılmaya başladığında önlemler erkenden alınıyor ki bir salgın başlamasın diye. İstanbul'a gelen gemilerde kolera tespit edilirse bu mürettebat 10 gün boyunca karantinaya alınıyor. Nerede karantinaya alınıyorlar bu arada? Kız Kulesi'nde.
Tabii İstanbullulara bir turist Kız Kulesi'nin gerçek hikayesini sorduğunda İstanbullular bundan pek hoşlanmaz. Her ne kadar o meyve sepeti içerisine taşınan yılan hikayesinin bir efsane olduğunu bilsek de yine de buna inanmayı tercih ederiz. Fakat Kız Kulesi'nin karantina mekanı olarak kullanılması da aslında oranın çok da masalsı olmayan gerçek hikayelerinden bir tanesi.
Tabii her ne kadar önlemler alınmış olsa da salgın bir şekilde şehre ulaşıyor ve hatta enteresan bir şekilde ilk tespit edilen vaka, 1847'de Karantina Meclisi'nin Galata'da bulunan binasının bekçisi oluyor. Ondan sonra tabii şehrin farklı yerlerinde de gözlemleniyor vakalar. Öncelikli olarak şehirde yoğun yapılaşmanın, yoğun nüfusun olduğu Tatavla, Beyoğlu, Balat, Hasköy, Fener, Üsküdar gibi yerler... Fakat 1848'den itibaren bunun da ötesinde yayılıyor ve şehrin daha çeperindeki Samatya, Kuzguncuk, Kuruçeşme, Kadıköy gibi, Beşiktaş, Eyüp gibi Boğaziçi hattı gibi daha az yapılaşmanın olduğu ve sayfiye yerleşimlerinin bulunduğu yerlere de yayılıyor.
Öyle bir tablo oluyor ki cenazelerle ilgilenmesi gereken görevliler yetmiyor ve yeni görevli istihdamı yapılıyor. Yine yaz aylarına geldiğimizde, temmuzda ve ağustosta ölüm sayılarının arttığını görüyoruz; bin küsur kolera kaynaklı ölüm olmuş oluyor bu dönemde. Hatta cenazelerin gömülmesiyle ilgili düzenlemeler olduğundan da bahsetmiştik. Cenazelerin karantina yetkililerinin bilgisi dışında gömüldüğü haberi duyulunca bu defa imamlara uyarılar gidiyor ve buna izin vermemeleri isteniyor.
Tabii bu anlamda koleranın şehir yaşamının her boyutuna dokunduğunu görüyoruz; yani kültürel ve dini pratiklere de etki ettiğini görüyoruz. Diğer yandan dini pratiklerin ise hastalığın seyrine ve hastalığın ölümcüllüğüne bir etkisi olduğunu da görüyoruz. 1848 yılında Ramazan ayı ağustosa denk düşüyor ve dolayısıyla aslında Müslüman tebaanın en çok bu kolera hastalığından etkilendiği tespit ediliyor. Neden? Çünkü oruç tutuluyor, insanlar aç kalıyorlar çok uzun saatlerce ve belki iyi beslenemiyorlar, özellikle yoksul ailelerdense... Bunun üzerine bir de ağustos ayının sıcağı var. Dolayısıyla sıcak altında aç ve susuz olarak günlerini geçiren Müslümanlar bu hastalığa karşı daha dirençsiz olmuş olabiliyorlar.
Bu noktada seyahatnamelere dönmek istiyorum. Özellikle Charles MacFarlane denilen İskoç asıllı bir İngiliz vatandaşının İstanbul'u gezmesi üzerine yazdığı iki seyahatname var. Biri 1827'deki gezisine dair, biri ise tam olarak bu kolera yıllarındaki, 1847-1848 yıllarındaki gezilerine dair. Bu ikinci kitabın adı Turkey and Its Destiny (Türkiye ve Yazgısı). Burada Ramazan ayından ve Ramazan ayının işçi Müslümanlara etkilerinden bahsediyor. Şimdi o kısmı mealen alıntılayacağım. MacFarlane diyor ki: "Her sene başka bir aya düşen Ramazan, bu sene en uzun ve en sıcak günlere denk düşmüştü. 1847 yılında İstanbul'da çok uzun süredir hiç görülmemiş bir şekilde en sıcak yaz yaşanıyordu" diyor.
Tabii bu noktada şunu dikkate almak lazım: Seyahatname yazılarında aslında her zaman nesnel bir gerçeklikten çok, seyahati yapan kişinin öznel deneyimi yansıtılıyor olabilir. Hatta zaten MacFarlane da bu kitabının da diğer kitabının da birçok kısmında sıcaktan şikayet ediyor. Tabii İngiltere iklimine alışkın birisi olarak acaba kendisi mi o dönemin yazının çok sıcak olduğunu hissetti, yoksa gerçekten nesnel olarak 1847 yazı çok sıcak bir yaz mıydı, uzun süredir görülmemiş en sıcak yaz mıydı? Bunu sorgulamak gerekir.
Ben de bunu teyit edebilmek için tarihsel iklim verilerine baktım. Tabii ki maalesef bizim Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden bu verileri almamız mümkün değil, bu veriler halka açık değil. Dolayısıyla ben Hollanda'nın, Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü'nün (KNMI) halka açık verilerini kullandım; Göztepe İstasyonu'na ait veriler bunlar. Şimdi şunu unutmamak lazım, bu döneme ait veriler çok düzenli değil ve çok standart olarak tutulmuş veriler de değil. Ama mevcut olan verilere baktığımızda 1847 yılına dair bir veri yok bu veri setinde. Fakat 1848 var ve ondan önce de karşılaştırabileceğimiz 1841-44 yılları var. Ve gerçekten de aylık sıcaklık ortalamalarına baktığımızda haziran ayı 1841-1844 yıllarında 20-21-22 derece ortalamalarında geçerken 1848'e gelindiğinde 27 derece ortalamasına çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla belki 1847 senesinde de bu artış trendinin bir parçası olarak gerçekten görülmemiş sıcaklıkta bir hava durumu olduğunu varsaymak mümkün. Demek ki böyle bir sıcak dönem yaşanmaktaydı o esnada.
Ve MacFarlane devam ediyor, Ramazan'da özellikle işçilerin nasıl bir durumda olduğunu anlatıyor. Diyor ki: "Türklerin fakir olanları, kavurucu güneşin altında ekmeklerinin peşinde, kendilerine su bile yasakken çalışıp düşüp hasta oluyorlardı. Gayretli sandalciler Boğaz'da aşağı yukarı kürek çekerken sandalların içerisinde bayılıyorlardı, ta ki gün batıp da yemek, içmek ve sigara kullanımına dinen izin çıkana kadar. Fakat zenginler ise gece boyunca ziyafet çekip gündüz de suyun kenarındaki serin evlerinde gün boyu uyuyorlardı" diyor ve bu anlamda Ramazan'ın toplumun farklı kesimleri tarafından nasıl deneyimlendiğini vurgulamış oluyor.
Tabii ayrıca koleradan da bahsediyor. Kolera 1847 ve 1848'e yayıldığı için farklı mevsimlerde de deneyimlemiş oluyor aslında kolerayı. Şunu söylüyor: "Ocakta da yıkıcıydı ancak temmuzda çok daha yıkıcı olduğunu söylemek zorundayım" diyor, "sıcak aylarda çok daha kötü" diyor. Bunu da kendince gerekçelendiriyor; çünkü işte çok sayıda salatalık tüketiliyordu ve işte bunlar sirkelenmiyordu, yağlanmıyordu, tuzlanmıyordu gibi bir gerekçe ile açıklıyor. Her ne kadar bu gerekçelerin doğruluğu şüpheli olsa da yaz aylarında daha yıkıcı bir kolera salgını olduğuna dair gözlemi önemli burada. Tabii bunun dışında mesela yaz aylarının yangınlara olan etkisi gibi farklı boyutlarından da bahsediyor sıcaklığın ama bu bölümde yangınlara girmeyeceğiz. Onunla ilgili ayrı bir bölüm olacak bu program kapsamında.
Şimdi bu bölümde yaz hastalıkları konusuna devam etmeden önce bir müzik arası vereceğiz. Bundan önceki bölümde Nihavend Longa'yı dinlemiştik, acapella icrasını. Şimdi ise Şehnaz Longa'yı dinleyeceğiz ama bir metal icrası olarak; Selim Çobanoğlu'nun eseri.
İstanbul'un tarihi yaz mevsimlerini ve yaz hastalıklarını konuşuyoruz. Özellikle 19. yüzyılın ilk yarısındaki kolera salgınlarından bahsettik. Tabii 19. yüzyılın ikinci yarısında da devam ediyor bu salgınlar, her birine tek tek değinmeye zamanımız yok ancak "Büyük Kolera" denilen, 1865 yazında başlayan salgına biraz değineceğiz. Yine Asya'da, bu defa Singapur'da başlayan bir salgın. Yine gemiler aracılığıyla İstanbul'a ulaşıyor. Savaş gemisi Muhbir-i Sürûr, Mısır'dan geliyor. Geminin içerisinde bir doktor da var. Karantina Meclisi'nin kuralları gereği doktorun aslında geminin içerisinde koleradan ölenler olduğunu bildirmesi gerekiyor; bu durumda gemi karantinaya alınacak. Ancak aynı geminin içerisinde Mısır'a hava değişikliği için, sıhhat için gitmiş, Dar-ı Şûra-yı Askerî'nin başında olan Ferik Osman Paşa var. Ve Osman Paşa'nın baskısıyla geminin doktoru koleradan ölümleri bildirmiyor. Geminin mürettebatı Kasımpaşa Limanı'na karantinaya alınmadan ulaşmış oluyorlar.
Bunun üzerine mürettabattan 12 kişi Bahriye Hastanesi'ne başvuruyor çeşitli şikayetlerle ve aynı gece koleradan öldükleri tespit ediliyor. Bunun üzerine kolera şehirde hızlıca yayılıyor ve öncelikle de Kasımpaşa'da görülüyor. Kasımpaşa yoksul bir mahalle; gerek beslenme olsun gerek yaşadıkları yerlerin hijyen koşulları olsun dezavantajlı durumdalar. Ve kolera dolayısıyla öncelikle onları etkiliyor ve hızlı bir şekilde şehre yayılmaya devam ediyor.
Yine seyahatnamelere başvurmak gerekirse, o esnada İstanbul'da olan Amerikalı Cyrus Hamlin'in *Among the Turks* (Türkler Arasında) isimli bir kitabı var ve orada bu kolera salgınından bahsediyor. 1865 yazında şehirde hayatın durduğunu ve insanların tamamen ölüleri gömmekle meşgul olduğunu belirtiyor. Yaz boyunca devam eden bu salgın ekim ayında sona erdiğinde resmen 11.000 kişi koleradan ölmüş görünüyor. Fakat başka tahminlere göre bu sayı 20.000, 30.000, 45.000, 60.000 ve hatta 75.000 olabilir deniliyor. Bu noktada şunu hatırlatmak lazım, İstanbul'un bu esnadaki nüfusu 500 bin civarı —700-800 bin olduğuna dair tahminler de var ama her şekilde bunun yüksek oranda bir ölüm sayısı olduğunu göz önünde bulundurmak lazım.
Peki nasıl bitiyor bu salgın? Burada İstanbul'un bitmek bilmeyen büyük yangınlarının bir rolü var. Hocapaşa'da çok büyük bir yangın çıkıyor, on binlerce evi silip süpürüyor fakat bu esnada aslında kolera hastalığını da dezenfekte etmiş oluyor ve şehri koleradan arındırmış oluyor. Tabii bu salgınlar devam edecek ancak 1880'lere kadar bu salgınlara neyin sebep olduğu anlaşılamayacak; ta ki Robert Koch bakteriyoloji bilimini geliştirene ve mikrop kavramını ortaya atana kadar, mikropların hastalığa sebep olduğu teorisini ortaya atana kadar.
Bunun öncesinde hijyene dair çeşitli önlemler alNetwork. Özellikle sokakların temiz tutulmasına dair düzenlemeler var. Burada ilginç bir paralel görüyorum ben COVID pandemisiyle. Hatırlarsanız bazı belediyeler Türkiye'de sokakları yıkamışlardı dezenfektanlarla, sabunlu sularla; enteresan bir paralel. Tabii ki bakteriyoloji bilimi geliştikten sonra önlemlerin kapsamı değişecek ama öncesinde şehrin yapılanmasının hijyen ihtiyacına dair düzenlemeler yapılıyor ve bu düzenlemeler de aslında yerel yönetim reformlarının, bir önceki bölümde bahsettiğimiz yerel yönetim reformlarının kapsamında gerçekleştirilmiş oluyor. Yani yazları şiddetlenen ve çok can alan kolera salgını şehirde bir belediyeleşme ihtiyacı doğuruyor ve şehrin modernleşmesinde kritik bir rol oynamış oluyor.
Bir diğer önemli nokta, kanalizasyon sistemlerinin geliştirilmesi. Bu zamana kadar şehirde yaygın anlamda kullanılan bir kanalizasyon sistemi yok, atık sular sıklıkla sokaklara akıyor. Kaldırımların geliştirilmesi yine aynı bağlamda değerlendiriliyor atık suyun yönlendirilmesi için. Atık su birçok durumda içme sularına karışıyor, şadırvanların sularına karışıyor ve salgınları şiddetlendiriyor. Dolayısıyla Avrupa'dan uzmanlar geliyor ve şehrin nasıl bir kanalizasyon yapılanmasına sahip olması gerektiği ile ilgili çalışmalar yapılıyor bu dönemde. İlerleyen yıllarda mikrobiyoloji ve bakteriyolojiyi içeren önlemler de alınacak fakat bunlara geçmeden önce yine bir müzik arası veriyoruz. Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ında Kolera Mahallesi diye bir mahalle var; Romanların yaşadığı yoksul bir mahalle ve kolera salgınına çok kayıp vermiş olmasından dolayı bu ismi almış bir mahalle, Tarlabaşı'ndan esinlenerek... Ağır Roman'ın filminde kullanılan müziklerden, Atilla Özdemiroğlu'nun bestelediği Kolera eserini dinliyoruz.
Tekrar Apaçık Radyo'dasınız. Sayfiye programında İstanbul'un yaz hastalıklarını ve kolera salgınlarını konuşuyoruz. 19. yüzyılın sonlarında salgınlar devam ederken artık 1894 yılına geldiğimizde, II. Abdülhamid döneminde Bakteriyolojihane-i Şahane diye bir kurum kuruluyor; modern anlamda mikrobiyoloji ve bakteriyoloji alanında çalışmalar yapmak ve salgın hastalıklarla mücadele etmek amacıyla. Daha sonra bu kurumda farklı salgın hastalıklara dair aşılar da üretiliyor ve yaygın aşılama kampanyaları da başlatılıyor.
Artık 20. yüzyılın başlarına geldiğimizde kolera salgınları gitgide etkisini azaltmaya başlıyor fakat kolera tamamen İstanbul'un gündeminden çıkmış olmuyor. Örneğin 1970'te Sağmalcılar'da bir kolera salgini gözlemleniyor. Burası 1950-60'larda gelen göçle nüfusu artmış ve yapılaşmış bir semt. Bu kolera salgını tabii ki yine kanalizasyon sistemlerinin, hijyen koşullarının yetersizliğinden oluyor; yani bu ihmal edilmiş semtlerdeki koşullardan kaynaklanıyor. Daha sonra bu semtin imajını koleradan ayrıştırabilmek için semtin adı Sağmalcılar'dan Bayrampaşa'ya dönüştürülüyor.
1990'larda dahi hala kolera salgını tehlikesi devam ediyor. Milliyet gazetesinin 27 Haziran 1990 tarihli gazete kupürüne baktığımızda "Kolera Seferberliği" birinci sayfadan manşet olarak atılmış ve şöyle diyor: "Büyük kentlerde yaşayan binbir çeşit insan bir yanda güvence içinde lüks havuzlarda serinlerken, öbür yanda gecekondu bölgelerinde her şeyden habersiz çocuklar pis sular içinde oynaşıp duruyorlar. Atık su kanallarına koşan minikleri kolera dahil birçok hastalık tehdit ediyor ama ölüm oyunları serinleme uğruna sürdükçe sürüyor. Böylece gecekondu bölgeleri yaz sıcağı ve susuzlukla birlikte salgın hastalıkların da odağını oluşturuyor."
Yine aynı dönemde bir yandan bu hijyen koşullarına dair bir endişe dili yaygınken gazete haberlerinde, bir yandan da aslında bu yoksul kesimleri tercihlerinden dolayı aşağılayan bir dil de mevcut. Örneğin: "İstanbul'da bir mahalle su için her şeyi göze aldı, mikroplu suya hücum etti" ya da "Dünya varmış, elbiselerle falan suya girmişler ama olsun; sakıncalıymış, su yasakmış kimin umurunda, 40 derece sıcaktan bayılmaktan iyidir" minvalinde bir dil kullanıldığını sıklıkla görüyoruz. Programın bir başka bölümünde zaten arşivde, özellikle gazete arşivlerinde kenarda köşede kalan bu yoksulların yaz dönemi hikayelerine de değineceğiz.
Programın sonuna doğru gelirken, bu program kapsamında yürüteceğimiz Sözlü Tarih Projesi'ni tekrar hatırlatmak istiyorum. Burada arşive bakarak farklı kesimlerden İstanbulluların yaza dair deneyimlerini, hikayelerini aslında topluyoruz fakat muhakkak ki belli hikayeler eksik kalıyor. Bu konuda da dinleyicilerin katkısına ihtiyacımız olacak. Sosyal medya hesaplarından *Sayfiye İstanbul* adresini takip ederseniz burada projeye nasıl katkı sunabileceğinize dair bir yönlendirme olacak.
Evet, bu programda İstanbul'un yazlarını ve yaz hastalıklarından özellikle kolerayı konuştuk. Vaktimiz olsaydı konuşabileceğimiz pek çok diğer hastalık da vardı tabii ki ve hatta güneş çarpması kaynaklı ölümler ya da buz sırasında, buz kuyruğunda beklerken ölümler gibi pek çok daha ölümcül yanı var yazın ve yaz sıcaklarının. İstanbul'un yazlarının ve sıcaklarının farklı boyutlarını bu programın ilerleyen bölümlerinde yine irdelemeye devam ediyor olacağız.
Bugün bana bu programda eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki programda görüşmek üzere.


