"Yaşam koşullarının mevsimlik tarım işçilerini zorladığı bir dönemde bir de pandemi var"

-
Aa
+
a
a
a

Önce Sağlık programında Ayşegül Tözeren ve Selim Badur’un konukları Bursa Tabip Odası (BTO) Başkanı Dr. Güzide Elitez ve Samsun Tabip Odası (STO) Başkanı Dr. Murat Erkan’dı.

Önce Sağlık
 

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(15 Mayıs 2020 tarihinde Açık Radyo’da Önce Sağlık programında yayınlanmıştır.)

Selim Badur: İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri, ben Selim Badur.

Ayşegül Tözeren: Ben Ayşegül Tözeren.

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız ve yeni bir Önce Sağlık programıyla karşınızdayız. Yine 3 konuğumuz var bugün ve bir süreden beri bu konuyu işliyoruz, vazgeçilmez konumuz oldu, covid-19 ve Ayşegül konuklarımızı tanıtıyor.

AT: Bugün birden fazla konuğumuz var, hepsi çok değerli hekimler, bir de sürpriz konuğumuz olacak, onun telefonunun bağlanmasını bekliyoruz. Şu anda dijital stüdyomuzdaki konuklarımızı öncelikle tanıtayım, Bursa Tabip Odası (BTO) Başkanı Dr. Güzide Elitez hattımızda ve Samsun Tabip Odası (STO) Başkanı Dr. Murat Erkan da bizimle olacak. Bugün biraz ‘dolu dolu Anadolu günü’ yapacağız, sürpriz konuğumuz da İzmir’de bizi bekliyor. Selim hocam çok hızlı soru sorabilir miyim?

SB: Tabii lütfen.

AT: Bir ses geliyor, o sesi tanıyorum, Güzide’den geliyor, siz yollardasınız. 

GE: Evet.

AT: Nasıl yollar? Bahar gelmiş mi?

GE: Yenişehir yolundayız, Bursa’dan Yenişehir’e doğru bir minibüs içerisindeyim ben şu anda. Yollar gerçekten yemyeşil, çiçekler açmış, gelincikler var tarlalarda, gerçekten yollar çok güzel, baharın en güzel zamanları.

AT:  Biz de biraz kaçırıyoruz baharı. Şu anda telefon hattımızdaki konuğumuz da bağlandı, Prof. Dr. Feride Aksu Tanık bizimle İzmir’den. Hoş geldiniz hocam siz de!

Feride Aksu Tanık: Merhabalar Ayşegül, merhabalar Selim hocam. 

SB: Merhabalar, nasılsınız?

FAT: Teşekkürler, sizler de iyisinizdir umarım?

SB: İyiyiz, sağ olun, sağ olun, bağlandığınız için teşekkürler.

FAT: Rica ederim, ben teşekkür ederim.

AT: Feride hocam dijital stüdyomuzda Bursa ve Samsun Tabip Odası başkanları hekim arkadaşlarımız da var. Sizi çok bekletmeden bir soruyla başlamak istiyoruz. Bu salgın yönetiminde hangi epidemiyolojik verilerle rota belirlenir?

FAT: Teşekkür ederim öncelikle bu olanak için. Özellikle toplumların yeniden açılma döneminde bazı kararlar alınırken epidemiyolojik verilerin göz önünde bulundurulması gerekiyor. DSÖ’nün bu anlamda hazırladığı bir rehber var, o rehberde de epidemiyolojik verilere vurgu yapılıyor ama bu rehberdeki kavramları Türkiye’ye de tercüme ederek paylaşmak isterim. Örneğin DSÖ “hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasından itibaren 48 saat içinde kuşkulu vakaların ne kadarına test yapılabiliyor? Vakaların ne kadarı 24 saat içinde izole edilebiliyor? Temaslıların ne kadarına karantina koşulları uygulanabiliyor? Bunları bilmeniz gerekir toplumları açmadan önce” diyor. Peki biz Türkiye’ye bu soruları tercüme edersek acaba kaç kişiye test yapıldı? Biz sayın Sağlık Bakanı’nın açıklamalarıyla kaç bin test yapıldığını öğreniyoruz ama kaç kişiye test yapıldığını bilmiyoruz. Çünkü tekrar tekrar test yapılabiliyor insanlara. Bu hastaların özellikleri nelerdir? Bir devlet sırrı gibi saklanıyor ne yazık ki, temaslıların özellikleri nelerdir? Bunlara ilişkin hiçbir şey bilmiyoruz, tanı konan olguların yaşa, cinsiyete, mesleğe, yaşanan bölgeye göre dağılımlarını bilmiyoruz, kuşkulu olgulara, ölümlere ilişkin verilere ulaşamıyoruz ne yazık ki. Dolayısıyla epidemik trendin ne durumda olduğuna ilişkin öngörüleri yapma şansından mahrum kalıyoruz ne yazık ki. Örneğin covid-19’la ilgili vaka ve ölümlerin dağılımını paylaşmadığı için Sağlık Bakanlığı biz kendi vakalarımızdan yola çıkarak, kuluçka süresi nedir, Türkiye’deki bulaştırıcılık süresi nedir? Bunları hesaplayamıyoruz. Doğal olarak da hep çok kullanılıyor temel üreme katsayısı R0 diye artık basın yayın organlarındaki bilgilendirme yapan kişiler de öğrendiler bu kavramları ama biz kendi R0 değerimizi hesaplayamıyoruz. DSÖ diyor ki “açılma olmadan, toplumların yeniden açılması söz konusu olmadan covid-19’un bulaşmasının kontrol altına alınmış olduğu kanıtlanmalı” ve Türkiye’de 11 Mayıs’taki örneğin alışveriş merkezlerinin açılması kararının öncesinde böyle bir kanıta sahip değiliz ne yazık ki. Sağlık sisteminin her vakayı tespit edebildiğini, izole edebildiğini, test uygulayıp tedavi edebildiğini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu verilerden yoksunuz, toplum yaşanan yerlerdeki yaşam koşulları, örneğin huzur evleri, rehabilitasyon merkezleri, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri ve özellikle cezaevleriyle ilgili sorunların sürdüğünü biliyoruz, sınavların erken tarihe alındığını biliyoruz açıklamalardan, Temmuz’dan Haziran sonuna çekildi, okulların 1 Haziran’da açılacağına dair bir bilgi var, okullar, fabrikalar, hiç üretimi kesmeyen fabrikalar, iş yerleri bu fiziksel mesafeyle ilgili olarak, el yıkama olanakları, solunum hijyeniyle ilgili hazır hale getirildiler mi? Bunları bilmiyoruz, getirilmediklerine ilişkin çok ciddi kaygılarımız var. Özellikle ilkokul çağındaki çocukların bu fiziksel mesafeyi koruma konusunda ne kadar bir farkındalık sahibi olduklarına ilişkin kuşkularımız var. AVM kapılarında bekleyen binlerce insan, AVM’leri ziyaret eden milyonlarca vatandaşımızı görünce insan gerçekten umutsuzluğa kapılıyor. Dolayısıyla çok olumlu şeyler söyleyemiyorum epidemiyolojik verilerden yola çıkarak yeniden açılma sürecinin planlandığına ve uygulandığına ilişkin. Epeyce uzun söyledim ama özetle böyle bir yanıt vereyim sorunuza. 

AT: Feride hocam bir şey sormak istiyorum. Özellikle dağılımı bilmediğimizden bahsettiniz, yani hastaların hangi kentlerde, hangi bölgelerde olduğuna ilişkin. Bunu bilmesek ne olur? Her kentin R0 yani temel çoğalma hızını bilmek önemli midir?

FAT: Ayşegül hocam gerçekten önemlidir, çünkü 1 kişinin potansiyel olarak kaç kişiye hastalık bulaştırma ihtimalinin olduğunu gösteriyor bize bu temel üreme katsayısı. Dolayısıyla örneğin Çin’de başlayan salgında Wuhan’da bunun çok yüksek olduğunu tanımlayarak Wuhan’da bir karantina, izolasyon ve bölgenin kapatılması uygulandı dışarıya vakaların çıkmamasıyla ilgili olarak. Bizdeki önlemlerin geç alınması da aslında salgının bir başka nedeni. Örneğin dün Türk Tabipleri Birliği çok güzel bir basın açıklaması yaptı, orada Kayıhan hoca bir sunum da yaptı. Türkiye’de bulaşan virüsün genetik olarak kökeninin S. Arabistan ve İran olduğunu gösteriyor, haritalarla bunu gösteriyor uluslararası örgütler. Dolayısıyla umre ziyaretlerine eğer izin verilmemiş olsaydı, İran’la olan sınır kapımız onların bir bayramı ve turistik ziyaretler nedeniyle, ekonomik kaygılarla sınır açık tutulmamış olsaydı örneğin daha farklı bir tablo olacaktı. Dolayısıyla biz bölgesel olarak nerelerde sağlık sorunlarının yoğunlaştığını bilmezsek önlemlerimizi alamayız. Örneğin İstanbul için ‘Türkiye’nin Wuhan’ı tanımlaması yapılıyor ama bunu hangi verilerle yapıyorlar, bunun açık olması gerekir. Örneğin Sağlık Bakanlığı covid-19 konusunda yapılacak araştırmalara çok ciddi bir kısıtlama, sınırlama getirdi, aksine yani yasak diyebileceğimiz bir şey getirdi. Bu verilerin açık olması ve o veriler ışığında önlemlerin şeffaf bir biçimde bütün bilim ortamıyla paylaşılması çok yaşamsaldır. Dolayısıyla çok kaygı duyuyoruz bu verileri bilmemek nedeniyle, bu aynı zamanda toplumda süreyen bir kaygı sürecine de yol açıyor. Çünkü eğer şeffaf veriler nesnel bir biçimde paylaşılmazsa toplumda rivayetlerin, dedikoduların, kaygı içeren mesajların yayılması gerçekten bir bulaşıcı hastalık yayılımı kadar çabuk olabiliyor. Dolayısıyla bu veriler mücadele gücümüzü arttıracak bir şeydir, gizleyerek mücadele edemeyiz herhangi bir salgınla. 

SB: Hocam bir şey sorabilir miyim?

FAT: Tabii ki.

SB: Biliyorsunuz hepimiz yaşadık, bu ilk sokağa çıkma yasağı kararı bir Cuma günü geç saatlerde alındı ve bu durum bildirildikten 2-3 saat sonra da sokağa çıkma yasağı başlayacaktı. Televizyonlarda gördük çok fazla insan marketlere hücum ettiler ve “bu kaos önümüzdeki günlerde olumsuz bir şekilde yansıyacak sayılara” dendi. Bununla ilgili hiçbir veri var mı acaba? Nasıl yansıdı o kalabalık ve o 2 saatlik yoğunluk dışarıda alışveriş merkezlerindeki.

FAT: Selim hocam, göreceli bir artış olarak yansıdı verilere. Yani çok ciddi olmamakla birlikte epidemik eğride göreceli bir artış olarak yansıdı. Ben 11 Mayıs’taki AVM’lerin açılması ve oraya milyonlarca kişinin ziyarete gitmesini de böylesi bir etki oluşturma yönünden kaygıyla karşılıyorum. Çünkü TTB’nin bir danışma toplantısında özellikle Makine Mühendisleri Odası’nın alışveriş merkezlerinin havalandırma sistemleriyle ilgili çok ciddi kaygılarının olduğu bir çevre sağlığı uzmanı arkadaşımız tarafından bizlere aktarılmıştı. Onların temsilcileriyle de temas kurulabilir, onların bilgilerine erişilebilir. Çünkü kapalı bir ortamdaki havayı dolaştırdığınızda virüs bulaşımı konusunda gerçekten bir risk oluşturuyor kapalı alanlar. Yine belki şunu söylemek gerekir, gerçekten anlamak güç, Kayıhan hoca da söylemişti bunu bir televizyon bağlantısında, parkların kapalı alışveriş merkezlerinin serbest olduğu, ben İzmir’de Yeni Foça’da yaşamımı sürdürüyorum, deniz kıyılarının yasak, yani denizin kıyısındaki kaldırımda yürümenin yasak ama içerideki kaldırımda yürümenin serbest olduğu bir tedbirler bütününü gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Yani bunu da çok nazik bir şekilde ifade ediyorum, gerçekten bu akla, mantığa uymayan bir şeydir. Örneğin denize girmek yasak kıyı bölgelerinde ama alışveriş merkezlerindeki o havalandırmanın sürekli aynı havayı sirküle ettiği kapalı mekânlarda dolaşmak serbest. 

SB: Evet bu çok ilginç ve çok tuhaf ve çok çelişkili bir karar, çok haklısınız.

AT: Feride hocam çok teşekkür ederiz, bizi aydınlattınız değerli bilgilerinizle.

FAT: Ben de çok teşekkür ederim bu olanağı verdiğiniz için, çok güzel yayınlar yapıyorsunuz. Geriye dönük dinlemeye karar verdim web sitenize girince. 

AT: Çok teşekkür ederiz.

SB: Çok teşekkürler sağ olun.

FAT: İyi yayınlar, hoşça kalın. 

AT: Çok teşekkürler.

SB: Sağ olun, sağ olun hocam. Ayşegül Samsun ve Bursa’ya uzanmadan bir müzik arası verelim mi?

AT: Tamam olur.

SB: O zaman ilk Nina Simon’dan geliyor ‘Black is the colour of my true love’s hair’. 

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında Nino Simon’dan dinledik. Ayşegül söz sırası sende.

AT: 14 Mayıs Dünya Çiftçiler ve Tarım İşçileri Günü idi, biz de mevsimlik işçilerle ilgili konuşmak istedik. BTO Başkanını çağırınca hep Bursa’yı konuşacağımız, Bursa’da sürekli yaşayanları konuşacağımız düşünülüyor ama biz mevsimlik işçileri de konuşmak istiyoruz. Çünkü Güzide uzun süredir meslek örgütünde çalışıyor ve yıllardır takip ediyor mevsimlik işçileri. Şu anda da yolda araba sesi ondan geliyor, mevsimlik işçilere doğru yol alıyor. Güzide belki Türkiye’deki hekimler içinde mevsimlik işçilerin durumuyla ilgili konuşabilecek az sayıdaki arkadaşımızdan birisin. Mevsimlik işçiler ne durumda? Bu pandemi süreci onları nasıl etkiledi? Bunları biraz bize anlatabilir misin?

Güzide Elitez: Mevsimlik tarım işçileri tarıma geçti, çünkü onlar eğer tarlada ürünü alamazlarsa, bakımlarını yapmazsa ve toplamazlarsa gerçekten mutfağımızda son haliyle görme şansımız yok. Böyle değerli emekleri var. Onlarsız da tarımın sürdürülebilmesi pek mümkün gözükmüyor ama bu kadar değerli bir emeğin de karşılığı anlamında ne yazık ki çok bilinmeyen, çok takıp edilmeyen ancak bazı filmlere konu olabilen, yaşam şartları gerçekten çok zorlayıcı olan bir çalışan grubu. Bunlar -Bursa ölçeğini söyleyeyim- Nisan ayı gibi Bursa’nın tarım faaliyeti başladığında aileler olarak, tüm aile olarak doğu illerinden bir göç başlıyor. Bunlar bütün evin eşyalarını toparlıyorlar, bulabildikleri araçlarla, bazen trenle, vb. farklı taşıma yollarıyla Bursa’ya geliyorlar. Bursa’nın da Kemalpaşa ilçesi, Karacabey ilçesi, tarımın yoğun olduğu yerler. Buralarda devletin sağladığı hazine arazilerinde kamp alanları, buralarda bir çadırkent oluşturuyorlar. Bu çadırkentlerde kendilerine bir barınak hazırlıyorlar. Biz 2010 yılından beri BTO olarak onların yaşam şartlarını izliyoruz. Bu anlamda da düzenli raporlar çıkarıyoruz, ilgilenenler web sayfamızdan ulaşabilirler bu raporlara. 

AT: Güzide’nin sesi gidip geliyor. Güzide son dediklerini duyamıyoruz, sen bizi duyabiliyor musun? Güzide sanıyorum yayından düştü, tekrar bağlamamız gerekecek Güzide’yi. 

GE: …. 

AT: Telefonla bağlayacağız Güzide’yi. Bu arada biz sahillerden, sahilleri dolaşıyoruz İzmir, Bursa, Atakum sahile de uzanacağız, Samsun’a da uzanacağız. Güzide telefonla bağlanırken hemen Murat beye dönüyoruz, Murat bey de bir halk sağlıkçı, yayınımızdasınız sanıyorum Murat bey?

Murat Ertan: Evet Ayşegül hanım, merhabalar.

AT: Samsun’da durum nasıl? Oraya mevsimlik işçiler geliyorlar mı? Karadeniz’e geldiklerini biliyorum.

ME: Görece Samsun’da tabii mevsimlik işçi açısında daha düşük seyrediyor yoğunluk ama Ordu, Giresun, Rize tarafı özellikle çay ve fındık işçileri o tarafta daha ağırlıklı. Biz burada o yoğunluğu çok yaşamıyoruz doğrusu. Feride hocam tabii çok güzel halk sağlığı bakış açısıyla konuyu değerlendirdi, isterseniz ben de bir oda yöneticisi olarak, bir meslek örgütü yöneticisi bakışıyla yaklaşayım. Genelde Türkiye’de salgın sürecinde Feride hocamın da ifade ettiği gibi veriye ulaşamıyoruz, yani ciddi anlamda şeffaflıktan uzak bir süreç yürütülüyor. Başından beri pek çok yerde belki haberi yapıldı, duyuldu aslında böylesine zorlu bir süreç normalde tabii ki tüm bileşenleri içine katarak yürütülmesi gereken bir dönem olarak düşünülmesi gerekiyor ama tabip odaları meslek örgütleri bu süreçten illerde hep uzak tutuldu. Zaten şeffaflıktan uzak bir sürecin bir yönetim anlayışından da farklı bir şey beklemiyoruz. Tabii bu bizim için ileriye dönük projeksiyon sunma, öngörü oluşturma açısından ciddi anlamda sorunlar oluşturuyor, bu da açık. Öncelikli olarak İl Pandemi Kurulu noktasında Samsun’da ve diğer illerde olduğu gibi alınmadı STO ama biz yine de tabii yapmamız gereken şey, iki temel sorumluluğu vardır meslek odalarının, birisi mesleği yapanlara ilişkin sorumlulukları yerine getirmemiz gerekiyor, bir diğeri ise bu ülkede yaşayanların sağlık sorunlarıyla, halk sağlığıyla ilgili bunların sağlık haklarıyla ilgili sorumluluklar yüklüyor bize süreç. Dolayısıyla her ikisiyle doğrudan dahil olmadığımız bir sürecin içerisine dolaylı olarak etki etmek istedik. Bir öneriler raporuyla İl Pandemi Kurulu’na, daha sonra basın açıklamalarıyla belli noktalarda müdahale etmek durumunda kaldık. Sonra sorular sorduk, en azından sorular üzerinden sürece bir katkı sunmaya çalıştık. Hocamın anlattığı gibi temel bulaşıcılık değeri katsayısı nedir ve diğer pek çok konuyla ilgili sorularla irdelemeye çalıştık tabii ki. Samsun genelde bu pandemi sürecini görece olarak tabii İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’ya göre daha hafif geçirmiş sayabiliriz. %90’lara yakın bir klinik hastanelerde yoğunluk, doluluk oldu ama bugün itibariyle bu rakamlar biraz daha geriye çekildi diyebiliriz. Özellikle bizim sekonder zarar dediğimiz pandemi dışında, yani salgına neden olan hastalık dışındaki sağlık sorunlarına ilişkin ciddi sorunlar yaşandığını Samsun’da söyleyebiliriz. Bundan sonraki önümüzdeki dönemde özellikle bu salgın dışındaki sağlık sorunlarının, kronik hastalıkları olanların sağlık hizmetine getireceği yükle ilgili bir hazırlık, bir hesaplama yapıldı mı? Bunu bilmiyoruz ama bunun getireceği bir yük olduğunu ciddi anlamda tahmin ediyoruz. Her yerde olduğu gibi Samsun’da da sağlık personeli enfekte oldu ama en azından mutluluğumuz Samsun için bir kaybımız olmadı covid’e bağlı olarak. Ben başka bir yönünü, özellikle Güzide Bursa’dan mevsimlik işçilerden ağırlıklı olarak bahsediyor, ben de spesifik olarak Samsun’da şöyle bir sorun yaşandı, şimdi Sağlık Bakanı pandemi sürecinin başında çıkıp bizim de talebimiz olmamasına rağmen, hatta TTB bunu da çok net ifade etmiştir “bizim böyle bir talebimiz yoktur, bunu da doğru bulmayız, şık bulmayız” diye, 3 ay boyunca performans döner sermaye ödemelerini tavandan yapılacağını sağlık personeline söyledi. Bunun üzerine tabii TTB,  buna yanıt verdi “etik olarak biz bunu çok doğru bulmuyoruz, böyle bir talebimiz de yok, sağlık çalışanları her koşulda herhangi bir beklenti olmadan görevlerini tam anlamıyla getirir, canını ortaya koyar yerine getirir” ama böyle bir şey söylendi. Ardından Cumhurbaşkanı bunu tekrar etti ama özellikle sağlık hizmetlerinde en önemli yük alanlarından bir tanesi olan asistan hekimlerle ilgili çok farklı uygulamalar yapıldığını gördük. 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde -bunu özellikle burada dile getirmek isterim- uzmanlık eğitimi gören asistan hekimler, hem de çalışan, hizmet veren asistan hekimler iki tür kadrodan oluşuyor. Birincisi Sağlık Bakanlığı kadrosundan oluşan bir uzmanlık eğitimi alan asistan hekimler var bir de üniversite kadrosunda olanlar var. Tabii daha öncesinde de birkaç kez bu tür şikâyetler duymuştuk ama bu salgın döneminde özellikle 3 ay boyunca tavandan performans ödemesi yapılacağı söylenmesinin ardından bu geliştiği için biraz daha gündeme gelmiştir diye düşünüyoruz. Sağlık Bakanlığı kadrosunda üniversitede uzmanlık eğitimi yapan asistan hekimlerden örnek veriyorum bir tanesi farklı döner sermaye alırken, tıp fakültesi kadrosunda çalışan asistan hekim aynı yerde aynı işi yapan, mesai yapan asistan hekimlere 3000-3400 lira bir döner sermaye verilmesiyle karşı karşıya kalındı. Müthiş bir haksızlık, eşitsizlik ve ayrımcılık olarak gördük. Yani böylesine toplumun her kesiminin alkışladığı, balkonlara çıkarak alkışladığı, Bakan’ın, taahhüt ettiği bir ödemenin bu şekilde ayrımcılık yapılarak uygulanmasını yadırgadık tabii. Bununla ilgili de biz mücadele başlattık. Bunlar bakın hep salgın döneminde şeffaf davranılmaması, belli kesimlerin sürecin karar alma ve uygulama sürecinin dışında tutulması noktasının yanında maddi noktalarda da ciddi anlamda iyi yönetilmediğini salgın sürecinin ve bu da ayrımcılığa, eşitsizliğe neden olduğunu gösteren bir bulgu. Tabii bununla ilgili Samsun’da hak mücadelesi başlattık ve bunu da sonuna kadar arkadaşlarımızın hakkını kendi görev ve sorumluluğumuz çerçevesinde alana kadar sürdüreceğiz. Bunun dışında tabii yaşam devam ediyor, sağlık hizmeti verenler çalışıyor. Artık Türkiye’de sadece kamucu bir sağlık hizmeti yok ne yazık ki, yani bizim savunduğumuz TTB’nin kamucu sağlık hizmeti ve aslında salgın döneminde de bunun ne kadar önemli olduğu da ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan var olan bir özel sektör var, sağlık hizmeti veren özel sektör var ve bu özel sektörde çalışan kişiler de sağlık çalışanları, hekimler, bizim meslek odasının üyeleri olan onların hakkını, hukukunu savunmamız gereken hekimler. Bu süreçte şunu da gördük özellikle Samsun’da, pek çok şehirde de var tabii bu benzer durum ama biz kendi lokal ortamımızdan bahsediyoruz, özellikle personel sayılarında, hekim sayılarında ücretsiz izne ayırmalar veya ücretlerinin yarı yarıya düşürülmesi, personel sağlık çalışanları açısından 1/3 ya da yarı yarıya varan personel izne ayrılması, ücretsiz izne ayrılması gibi durumlarla karşı karşıya kaldık. Yani bunlar hep baktığınız zaman salgın sürecinde kötü bir yönetim ama özveriyle canıyla mücadele eden bir sağlık ekibi ordusu ve bakıyorsunuz yine hem hastalanarak hem canından olarak hem de işinden olarak sağlık çalışanları, sağlık emekçilerinin bu salgından ne kadar mağdur olduğunu asistan hekimler az önce bahsettiğim gibi, ne kadar mağdur olduğunu burada görüyoruz. Ben özellikle bu noktaya vurgu yapmak istedim. Bunun yanında çok enteresan bir şekilde Türkiye’de sanki başka gündem yokmuş gibi birdenbire meslek örgütlerinin yasalarıyla ilgili bir düzenleme yapılması girişimi başlatılıyor. TTB, TMMOB ve şu anda aklıma gelmiyor ama diğer meslek örgütleriyle ilgili bir takım düzenlemeler yapılarak onların bu dönemdeki çabalarına, bu ülkede adına, halk adına, bizim halkımız adına yaptığı çabalara adeta bir sekte vurulmaya çalışılıyor diye söyleyebiliriz.

AT: Murat bey şimdi Güzide hanım tekrar bağlandı, ona bir dönelim çünkü onun sözü yarım kalmıştı izin verirseniz.

ME: Tabii ki. Aradaki açığı kapatmış oldum, ben Güzide’yi dinliyorum.

AT: Peki. Güzide hanım hatta mısınız?

GE: Merhaba, hattayım. 

AT: Şimdi daha rahat geliyor ses, lütfen mevsimlik işçilerin durumunu bir kez daha anlatırsanız?

GE: 2010 yılında kamplara gittiğimizi anlatıyordum, sanıyorum orada kalmıştık. Çok kötü koşullarda yaşayan bir grup olduklarının altını tekrar çizmek istiyorum. Şöyle naylondan ve bez parçalarından oluşan ve derme çatma yapılmış çadırlar hiçbir şekilde kişisel alanın olmadığı, temiz suyun olmadığı, kuyular şeklinde tulumbalarla çekilen, orada yerel olarak açılmış kuyulardan içme ve kullanma suyu sağladıkları, sadece bir bez parçasıyla çevrelenmiş tuvalet veya duş şeklinde düzenledikleri alanlarının olduğu, gerçekten hani filmlerde Afrika koşullarında veya çok kötü yaşam koşullarının sergilendiği alanların fotoğraflarını izler gibi bir izlenimdi. Dediğim gibi Türkiye’nin 4. büyük ili, oldukça gelişmiş bir ilin ilçesinin mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı alanların bu şekilde oluyor olması gerçekten bizi çok rahatsız etti. İşte ondan sonra değişik çalışmalar yaptık, raporlar hazırladık ve bununla ilgili yerelde bir hareketlenme sağladığımızı düşünüyorum çünkü bir süre sonra bu alanlara devlet eliyle verilmiş çadırlar, içme suyu sağlanması, portatif bir takım duşların ve tuvaletlerin sağlanması gibi gelişmeler oldu. Bunlar yeterli mi? Bugün tekrar gittiğimizde göreceğiz ki yeterli değil, çünkü elektriğin o dönemde olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Şu anda elektrik var ama yine çadır koşullarında yaşayan insanlar, toprak ve zemin üzerine bir çadır yapılıyor. Genelde çok kalabalık ailelerin yaşadığı, çocuklarıyla beraber yaşıyorlar bu insanlar ve genelde kalabalık aile grupları bir çadırın içerisinde 15-16 kişinin yaşaması söz konusu. Böyle bir alanda şu anda bir covid salgınıyla karşı karşıyalar. Temiz suya erişimleriyle ilgili ki hani dünyada birçok insanın temiz suya erişiminin olmadığı ve el yıkama ile hijyenin bu kadar vurgulandığı bir dönemde, bulaşıcı hastalığın da içimizde olduğu bir dönemde bu insanların temiz suya erişimi öncelikle yok. El yıkama şartları yok, duş ve tuvaletleri son derece ilkel koşullarda çünkü geçen sene gittiğimizde bu kamplarda su bağlantılarının o portatif tuvalet ve duşlarının olmadığını görmüştük ki muhtemelen bu sene de aynı şeyleri gözlemleyeceğiz. Şimdi yiyeceklerin saklanma koşulları çok sıkıntılı, çünkü bu insanların buzdolapları yok veya yiyeceklerini sakladıkları özel alanları yok, bir mutfak yok ve barınma koşulları genelde dediğim gibi toprak bir zemin üzerine atılmış hasırlar veya malzemeler üzerine yapılan yer yatakları şeklinde ve pek çok insanın bir arada yaşadığı, bir çadırda en azından 7-8 kişinin yaşadığı bir ortamdan söz ediyorum. Gerçekten bir sağlık koşulunu sağlamak bir durumun söz konusu olmadığı bir yaşam şekli. İnsanlar aynı zamanda tarlalara gidiyorlar ve orada güneş altında ve beraberinde de her türlü kimyasal kullanımı, bir takım ilaçlamalar tarım alanında çok yoğun bir şekilde endüstriyel tarım söz konusu. Bunlara aynı zamanda maruz kalmaları da söz konusu. Bunun için de birçok kimyasala da maruz kaldıkları ve sağlık koşullarının son derece kötü olduğu bir insan grubundan bahsediyoruz. Maalesef aldıkları ücretlerin durumu ve sosyal güvencelerinin de olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Ayrıca çok feodal bir düzen içerisinde bir çalışma düzenleri var, çünkü ‘dayıbaşı’ dedikleri ya da değişik yörelere göre adlandırılan insanların onlara ücretleri için pazarlık yaptığı ve bu ücretlerin de onlara verildiği, onların da eliyle çalışanlara dağıttığı bir sistemden söz ediyoruz. Gerçekten bir ortaçağ, bir feodal düzenin yansıması, iş güvencelerinin olmadığı, sağlık güvencelerinin ise hiç olmadığı, sağlık koşullarının asla olmadığı, burada bu kamplarda yeni doğmuş bebeklerden 70 yaşına kadar insan grubunun olduğunu da gözlemliyoruz. Özellikle sağlık denetimleri için devletin sadece gezici bazı sağlık hizmetleriyle hizmet vermesi söz konusu. Aşılama çalışmaları anlamında o yörenin sağlık birimlerinin enerjisine bağlı olarak giden sağlık denetimleri var. Gerçekten yaşam koşullarının çok zorlandığı bir dönemde de bir pandemi var. Göreceğiz, gördükten sonra belki tekrar konuşuruz, oradaki gözlemlerimizi de paylaşırız. Şu anda yoldayız.

SB: Çok teşekkürler hocam, ben de aşıları soracaktım ama değindiniz zaten. Çok kısa bir soru sizden ayrılmadan önce, acaba herhangi bir şekilde covid-19 olgusu bildirildi mi bu kesimden ya da saptandı mı?

GE: Bilmiyoruz onu, o bilgiye sahip değiliz ama şöyle bir şey, kişisel koruyucu anlamında maskeye gereksinimleri olduğunu söylemişlerdi, biz de yanımızda maske götürüyoruz şu anda onlara dağıtmak üzere ama çok yeterli bir sayıda değil tabii ki. Aralarında covid vakası var mı onu gittiğimiz zaman öğreneceğiz, bize yansıyan bilgide yoktu, oraya gittiğimizde daha net görürüz ortamı ve kişilerle konuşarak. 

SB: Çok teşekkürler, kolay gelsin size. 

GE: Rica ederim, sağ olun.

AT: Güzide hanım hattan gitmeyin, bekleyin lütfen. 

GE: Tamam.

AT: Benim bir de merak ettiğim Bursa’nın içi, ben Bursa’da konuk olarak gittiğimde beni hep AVM’ye yemeğe götürürler, çünkü çok ciddi bir AVM kültürü var Bursa’da. Bursa’daki AVM açılışları nasıl yansıdı?

GE: İstanbul örneğinden çok farklı değil, Bursa’da da yoğun bir AVM girişi olduğunu gördük, hatta aynı kuyruk görüntüleri buradaki televizyonlar tarafından da saptandı ve gösterildi. Bursa’da mesela bir mahalle komple Gürsu ilçesi Bursa’nın hemen biraz dışında olan, Bursa ile hem sanayi anlamında hem de tarımda da çok yoğun olan bir ilçe, bu ilçede bir mahalle karantinaya alındı ayın 12’sinde. Bursa’nın köylerinden yine değişik mahallelerinden karantina bilgileri var hâlâ devam eden. Yani Bursa’da bazı mahalleler karantinada ama Bursa’da AVM’ler açık. 

SB: Ayşegül bir müzik arası verelim mi?

AT: Evet, tabii ki. 

SB: Bu sefer eski bir parçayı dinleyeceğiz Beatles grubundan geliyor ‘Love me do’. 94.9 Açık Radyo’dayız Önce Sağlık programında canlı bağlantılarımızla programımızı sürdürüyoruz ve son bölüme girdik. Ayşegül Murat hocama sorun var mı?

AT: Evet var. Murat hoca biraz önce aslında Güzide de vurguladı onu, ertelenmiş sağlık hizmetlerinden söz etti. DSÖ’nün de vurgusu “iki kolda yürütün sağlık hizmetlerini, bir yanda tabii ki pandemi tedbirleri ve çalışmaları sürecek ama diğer hizmetlerin de aksamaması gerektiğini söylüyor. Kronik hastalıklar, kronik hastalıkları geçen bölümde yine yolu Samsun’dan geçmiş bir hekimle Prof. Dr. Taner Gören’le görüşmüştük. Murat bey aynı zamanda bir halk sağlığı uzmanı da olduğu için kendisine sormak isterim, ertelenmiş aşı faaliyetleri nasıl düzenlenmeli? Samsun’daki aileler, anneler, babalar çocuklarını aşıya götürsünler mi?

ME: Tabii ki. Salgında bizim ilk başta mutlaka salgına ilişkin önlemler var, onlar mutlaka öncelikli olarak alınması gerekiyor ama az önce bu vurguladığımız gibi toplumun diğer sağlık sorunları var, bir de toplumun alması gereken sağlık hizmetleri var. Bunlardan bir tanesi de çocukluk dönemi aşıları. Tabii bunlar şu anda aile hekimliği içerisinde aile hekimleri tarafından kendine bağlı olan nüfuslarda, kendi potansiyellerine uygun olarak yapılması gerekiyor. Tabii ne yazık ki bu dönemde toplumun önemli bir kesimi sağlık birimlerinden ASM’ler dahil olmak üzere uzak durdular. Dolayısıyla bu uzak duruşun da sonucu olarak bu tür aşılamalar, aşılama işlemleri diğer kronik sağlık sorunları yanında aksamış durumda. Mutlaka bir an önce, yani AVM’ler önce veya diğer bir takım fabrikaların ya da işletmelerin açılması öncelenmeden önce toplumun geleceğe ilişkin başka bir, daha ciddi anlamda bir sağlık sorunu patlamasının önüne geçebilmek için mutlaka bu bağışıklama hizmetlerinin yürütülmesi gerekiyor. Tabii ki bunun en önemli ayağı aile hekimleri, aile sağlığı merkezleri, bunların bir an önce planlanması aile hekimleri tarafından, tabii ki ilgili sağlık idaresi yani sağlık müdürlükleri tarafından gerekiyor. Bizim gördüğümüz ne yazık ki Samsun’da da buna ilişkin çok net ortaya konulan bir algoritma yok. Yani aile hekimlerini kendi çabalarına, kendi çalışmalarına bağlı olarak iş yürütülüyor gibi görünüyor. Zaten onunla ilgili sınama biliyorsunuz aşılamalarla ilgili sürekli aile hekimlerinin aile kontrolleri, düzenli kontrolleri, kendi nüfusuna bağlı çocukların aşıların yapılıp yapılmadığına dair kontroller yapılıyordu, onlar da aksadı.

AT: Evet, telefonla da arıyorlardı değil mi Murat bey aileleri?

ME: Tabii, tabii telefonla da arıyorlardı ama dediğim gibi toplumda var olan tedirginlik oraya da yansıdı, o hizmetlere de yansıdı. Dolayısıyla öncelikli olarak bunların diğer alanlar dışında, onlardan önce bunların öncelikli olarak uygun koşulların oluşturulduğu bir güven tesis edip en azından topluma, ailelere, bunların bir an önce devreye sokulması gerekiyor. Tabii aile hekimi arkadaşlarımıza da burada görev düşüyor, belli bir planla ve randevu sistemiyle düzenlemelerle, belki kendi ASM’lerde yapabilecekleri daha uygun ortamlarda, en azından diğer genel hastalarla ya da diğer ASM ortam ile temas etmeyecekleri ortamlarda bu uygulamalar yapılabilir önlemler alındıktan sonra ama derhal buna geçilmesi gerekiyor. Ne yazık ki genel olarak idarenin sağlık sürecine ilişkin “kontrol altına aldık” ifadeleri AVM veya belli işletmelerin artık işleyişinin bir şekilde başlayacağı mantığıyla hareket ediliyor. Yani sürekli ekonomik mantıkla, ekonominin daha desteklenmesi mantığıyla yürütülüyor. Yani biraz da idari noktada da en üst düzeyden de bu özellikle bağışıklama aşılama uygulamalarının bir şekilde daha desteklenmesi, toplumun en azından tedirginliğinin bu noktada olmasının, tedirginliğinin giderilmesi biraz daha mantıklı olacaktır. Dediğim gibi baştan mutlaka aile hekimlerinin bu süreç içerisinde elindeki nüfusa, potansiyele uygun planlama yaparak aksamış olan bu süreci bir şekilde tolore etmeleri, tamamlamaları gerekiyor asıl.

SB: Tabii DSÖ olsun UNICEF olsun bu post pandemik dönem dediğimiz bu süreç, yaşadığımız bu süreç bittikten sonra aksayan çocukluk çağı aşılamalarının büyük sorun yaratacağından korkuyorlar ve buna ilişkin uyarılar yapıyorlar.

ME: Kesinlikle.

SB: Benim bildiğim sayısal değer olarak bir tek Hindistan’dan 2 gün önce bir bilgi gelmişti %65 oranında düşmüş çocukluk çağı aşılamaları, yani kızamık olsun, çocuk felci olsun ve diğer çocukluk çağı aşılamaları yapılamadığı için bu tür hastalıklarda ciddi sorunlar yaşanabileceğinin altı çizilmekte. Hele bu UNICEF’in ‘mass vaccination’ denen kitlesel polio aşılaması şu anda UNICEF’in kararıyla durdurulmuş durumda, özellikle Pakistan’da ve Afganistan’da. Bu gerçekten bir sorun ve umarım ülkemizde ciddi boyutta bir aksama olmaz diye düşünüyorum. 

ME: Umuyoruz tabii, Feride hocamın da az önce vurguladığı gibi biz hiçbir şekilde Sağlık Bakanlığı’ndan veri alamadığımız için bu konuda da gerçekten sahada durum nedir en son, yani bu konuda ne kadar eksik, gedik kaldık? Onu da çok net kestiremiyoruz doğrusu. Sadece sahadan aldığımız izlenimler bize geri bildirimlerden hareketle bunu söyleyebiliyoruz. Biz de umuyoruz tabii ki bu kadar emek verilen, yıllarca belli noktaya getirilen bu uygulamanın, bağışıklık uygulamalarının aksamaması gerekiyor. O zaten pandeminin dışında yani sekonder zarar dediğimiz konular zaten bu, bu daha büyük bir yük getirecek sağlık hizmetleri açısından da bizi, sağlık çalışanlarını tabii başta olmak üzere zora sokacak, toplumun sağlığını da olumsuz yönde etkileyecek diye düşünüyoruz.

AT: Evet o kadar aşıdan bahsederken, korona, covid aşısı beklenirken diğer aşıların da geri kalıyor olması başka bir üzüntü verici durum. Ben Selim hocam son sorumu sorabilir miyim?

SB: Tabii lütfen Ayşegül.

AT: Bir halk sağlıkçı olarak “şunu öğrendim” dediğiniz ne var? Yani birçok şey öğrendik bilimsel olarak tabii koronavirüsün artık detayına kadar biliyoruz ama bir halk sağlıkçı olarak “ben bunu öğrendim bu süreçte” diyor musunuz? Hekimler arası iletişim de olabilir, nedir, var mı böyle bir şey?

ME: Kesinlikle tabii bir tecrübe yani dünya için, bizim için de büyük bir tecrübe, gerçekten şunu öğrendik, bu tür sağlık sorunları, bu boyuttaki sağlık sorunlarının muhakkak işin içerisinde konunun merkezinde ya da çeperinde yer alan her türlü disiplinin koordineli bir şekilde, organize, beraber, birlikte ortaklaşa çalışarak yürütmesi gerektiği gerçeğini aslında gösterdi bize bu süreç uygulama ve karar alma aşamasında da yapılması gerekiyor. En önemli sorunlardan bir tanesi bakın Türkiye’de mesela klinik noktada tecrübe, deneyim paylaşımı hekimlerin kendi aralarındaki iletişimle gerçekleşti. Bu Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu bir network üzerinden olmadı yani klinik deneyimleri hekimler işte covid’li hastaların klinik süreçlerindeki deneyimlerinin birbirleriyle paylaşılması sonucunda bazı şeyler yapılabildi. Onu gözlemliyoruz, bu çok önemli ama yine dediğim gibi idari yapı bu network bizim önerilerimiz arasında da vardı. Bu network’ü kurmadı ama hekimler kendi aralarında yani eğitimlerinden, kendi çalışma ortamlarından gelen disiplinle o iletişimle bunu sağlayabildi. Bu bir kazançtır tabii ama en başta dediğim gibi mutlaka bu tür sağlık sorunlarında aslında toplumun her türlü sorununda, karşımıza çıkan her türlü engellerde konuyla ilgili tüm disiplinlerin, tüm bileşenlerin bir araya gelip hem karar alma hem de uygulama aşamasında beraber hareket etmeleri gerekiyor. Tabii ki bugünkü idari anlayışın mutlaka bu organizasyonun başında olmasına bir şey demiyoruz, bu gayet normal ama başından beri TTB’nin, tabip odalarının, bununla ilgili destek verecek ilgili diğer meslek örgütlerinin sağlık çalışanlarıyla ilgili derneklerin, uzmanlık derneklerinin işin içerisine alınmamasının aslında süreci yönetenler açısından da büyük bir yük getirdiğini, dolayısıyla bunun da topluma ve ülkeye yansıdığını görebiliyoruz. Buradan gördüğümüz bu, biraz olumsuz bir çıktı gibi görünse de en azından bunu bir deneyim olarak düşüp bir sonraki yaşayabileceğimiz çünkü bundan sonraki yaşamımızda anlaşılıyor ki bu tür olaylar, salgınlar pek çok karşımıza gelecek, bu tecrübeyi, bu deneyimi en azından Türkiye ve dünya kendine ders alır ve bundan sonra da uygulamalarında bunu dikkate alarak planını programını yapar diye umut ediyoruz. Benim görebildiğim doğrusu bu diye söyleyebilirim.

AT: Teşekkür ederiz Murat bey. 

ME: Rica ederim.

SB: Peki Ayşegül başka sorun yoksa Murat hocama da veda edelim.

AT: Yok.

SB: Çok teşekkürler efendim katıldığınız için ve verdiğiniz bilgiler için.

ME: Biz teşekkür ederiz dinleyenlere. 

SB: Sağ olun. Ayşegül bitirelim programı ve dinleyicilerimize iyi hafta sonları dileyelim istersen?

ME: Hoşça kalın arkadaşlar.

SB: Son parçayı anons edeyim. Benim de yeni tanıdığım bir müzisyen, Hakan Vreskala’dan geliyor parça, parçanın adı ilginç, Ayşegül bu da benden sana bir hediye olsun ‘Padişahım çok yaşa!’ Görüşmek üzere iyi hafta sonları. 

AT: Görüşürüz hocam.