Sağlık çalışanlarının sağlığı: Prof. Dr. Özlem Kurt Azap ile söyleşi

-
Aa
+
a
a
a

Selim Badur ve Ayşegül Tözeren’in hazırlayıp sundukları Önce Sağlık’ın 28 Ağustos tarihli nüshasının konuğu Prof. Dr. Özlem Kurt Azap’tı. Azap’la sağlık çalışanlarının sağlığı konuşuldu.

Önce Sağlık
 

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(28 Ağustos 2020 tarihinde Önce Sağlık programında yayınlanmıştır.)

 Selim Badur: İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri, ben Selim Badur.

Ayşegül Tözeren: Ben Ayşegül Tözeren.

SB: 94.9 Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında ve her zaman olduğu gibi bugün de konuğumuzu Ayşegül tanıtıyor.

AT: Evet bugün çok önemli bir konuğumuz var, aslında her hafta önemli ama bu hafta çok yakıcı bir konu; sağlık çalışanlarının sağlığını konu edeceğiz. Bu konuda belki Türkiye’de konuşabilecek 2-3 kişiden biri konuğumuz Prof. Dr. Özlem Kurt Azap. Özlem hanımın akademisyen olarak yuvası, evi Başkent Üniversitesi. Kendisi bir enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı, aynı zamanda sağlık çalışanlarının sağlığıyla ilişkili çalışmalarda yer almasının nedeni de 23 Şubat’tan beri görev yapan Türk Tabipleri Birliği Covid-19 İzleme Komitesi’nin de değerli bir üyesi. Bundan dolayı sorularımızı yönelteceğimiz en ehil isimlerden birinin kendisi olduğunu düşündük, hoş geldiniz!

Özlem Kurt Azap: Hoş bulduk, çok teşekkür ederim.

Selim Badur: Hoş geldiniz hocam! Sağ olun vakit ayırdınız.

AT: Selim hocam bu konuyu birden seçmemizin nedeni son 10 gündür yaşadığımız üzücü durumlar. Son 10 günde 5 hekim arkadaşımızı, 5 meslektaşımızı yitirdik farklı farklı illerden. Urfa’dan Dr. Abdurrahman Demir’i yitirdik, Sinop’dan Engin Ünaldı beyi yitirdik, Ağrı’dan Aydın Ahmet Şener’i yitirdik ve son Dr. Refik Çaylan’ı yitirdik ve Turgut Erkutlu’yu yitirdik. Böyle bir yakıcı gündem oluştu bu konuda. Ondan dolayı hemen sorularımıza geçelim isterseniz.

SB: Evet Ayşegül ilk soru senin. 

AT: Biraz daha hafif şekilde başlayalım istiyorum. Özlem hanım siz çok deneyimli bir enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji anabilim dalı öğretim üyesisiniz. “Pandemi günleri bana 3 şeyi öğretti” deseniz ne olurdu o 3 şey?

ÖKA: Çok teşekkür ederim, aslında çok güzel bir soru, durup biraz düşünmemizi, analiz etmemizi gerektiren bir soru. Bence bir hastalığa ilişkin olarak örneğin immünolojiyi baştan sona gözden geçirmek zorunda kaldığımızı gördüm, virolojiyi aynı şekilde gibi ama biraz daha genelleştirerek dinleyicilerimiz açısından da ifade etmem gerekirse kendi açımdan en çok önemsediğim 3 başlığı diyeyim, biz öğrencilerimize de anlattığımız, kendi aramızda da son zamanlarda daha sık konuştuğumuz bir başlık vardı, tek sağlık konusu. Yani yeni hastalıkların ortaya çıkabileceği, dünyadaki enfeksiyon hastalıklarının %75’inin aslında zonotik hastalıklar olduğu ve yılda 3-4 tane yeni virüsün, yeni hastalık etkeninin ortaya çıktığı ve bunların da yayılmasıyla birlikte insanlığı çok etkileyebileceğini teorik olarak söylüyorduk ama bunu pratik olarak gördük. Beni gerçekten çok etkiledi. Çünkü 2009 influenza pandemisinden sonra daha farklı bir süreç yaşadık burada, hala da yaşıyoruz. Yani tek sağlık benim için burada anlatmakta olduğumuz teorinin pratiği gibi oldu bu açıdan pandemi. Diğeri DSÖ’nün Şubat’ta tanımladığı bir şey var, bir infodemi, yani bir tür bilgi fazlalığı, bilgi kirliliği diye ifade edebileceğimiz ama bilgi kirliliğinin tanımının yetmediği çünkü bu bilgi yığınının içinde aslında doğru bilgilerin de ve bunları seçmekte zorlandığımız bir dönemi yaşadık. Seçmekte zorlanmak aslında güvensizlikle ilgiliydi, dolayısıyla bizim bilimsel yöntemlere uymayan birçok bilgiyle karşılaştık. Tekrar bilimsel yöntemin önemini algıladığımı söyleyebilirim. Önemsediğimiz bir durumdu ama gerçekten ne kadar önemli olduğunu bu infodemi bilgi kirliliği sırasında anladığımı düşünüyorum, üçüncüsü de eşitsizlikler. Eşitsizlikler konusu her zaman gündemde ama bu pandemiyle birlikte hangi konuyu ele alsanız eşitsizliklerin dünyada giderek derinleştiğini görüyorsunuz. Bu beni gerçekten çok olumsuz etkiliyor. Sağlık alanında da mesela şimdi COVİD-19’dan kayıplara bakıldığında maalesef yoksul kesimin daha çok kaybedildiğini görüyoruz örneğin ya da pandeminin yol açtığı bu eğitimle ilgili sıkıntılarda yine mesela uzaktan eğitim söz konusu olduğunda buna ulaşamayan çok önemli sayıda hem dünyada hem Türkiye’de öğrencinin olduğunu görüyoruz. Sonuçta eşitsizliklerin ne kadar derin olduğunu bu pandemi bana gösterdi maalesef tekrar.

AT: Tabii bunların hepsi çok önemli konular. Selim hocam siz ne diyorsunuz?

SB: Çok önemli konulara, başlıklara değindi Özlem hocam, tabii ‘tek sağlık’ (one health) bu gündeme gelen bir konu idi, bir başlık idi, gerçekten bu tarz pandemilerin çıkış nedenini gördüğümüzde, onun üzerinde düşündüğümüzde bu konunun yani enfeksiyon hastalıkları konusunun, bulaşıcı hastalıkların sadece tıp hekimleri değil birçok multidisipliner bir yaklaşım gerektiren bir alan olduğunu çok iyi anladık. İnfodemi tabii çok önemli, gerçekten çok çarpıcı bir şekilde karşımıza çıktı bu süreçte, eşitsizlikler dediğiniz zaman gerçekten kırılgan gruplar, yoksullar ve işçiler tüm bunlar birçok alanda olduğu gibi enfeksiyon hastalıklarında ve pandemi sürecinde de bunların belini büktü. Çok katılıyorum, bu başlıkları çok seçmişsiniz hocam, sağ olun. İkinci konu olarak evet Ayşegül ikinci konuyu sen söyle.

AT: O kadar çok sorumuz var ki, hemen hızlandırıyorum Selim hocam izin verir misiniz, ikinci soruya geçelim mi?

SB: Rica ederim, lütfen.

AT: Son 10 günde 5 meslektaşımızı COVİD’le mücadelede yitirdik, geçmişe baktığımızda sizin KLİMİK’te 24 Mart tarihinde yaptığınız bir sunum var, sağlık çalışanlarının pandemi günlerindeki sağlığını konu alan bir sunum. O sunumdaki başlık da çok tatlıydı! ‘Nasıl yapalım?’ idi. Benim şimdi size sorum, nasıl yapmalıydık? Yapabildik mi?

ÖKA: Aslında yapamadığımızı çok açıklıkla söylemek lazım herhalde. Şu an, bugün itibariyle en az diye ifade edeyim 32’si hekim olmak üzere 65 sağlık çalışanımızı yitirmiş bulunuyoruz ülkemizde. Türkiye’de toplam 1.042.000 sağlık çalışanı var, 165 bini hekim, 32 bini diş hekimi, 254 bini ebe-hemşire, 590 bin de diğer sağlık çalışanlarından oluşuyor. Bizim bu salgının başından itibaren seyri sırasında 2 kere sağlık çalışanlarına ilişkin veri paylaşıldı sağlık bakanlığı tarafından. Sayın Sağlık Bakanı 1 Nisan’da 601 sağlık çalışanının hastalandığını COVİD nedeniyle ifade etti. Sonra 29 Nisan’da bu sayıyı 7.428 olarak açıkladı, 12 kat artışa denk geliyordu bu. Bizim TTB’nin 3.ay değerlendirme raporunda da var aslında bu veriler. Yani bu 12 kat artış oldu, niye oldu diye biz ta o zaman sorarken ki bunu mayıs ayında söylüyoruz biz, hâlâ bu konuya yanıt alamadığımız gibi 29 Nisan’dan sonra herhangi bir veriyi de bilmiyoruz. Tabip Odaları üzerinden birtakım bilgileri toparlamaya çalışıyoruz ancak bunlar maalesef eksik kalıyor. Şu anda sadece çok acı ki ölümleri takip edebilir durumdayız, 32’si hekim 65 sağlık çalışanını yitirmiş durumdayız, kaldı ki hekimlerimizin 5’ini son 1 hafta içinde yitirdik. Bu dünyada çok ağır bir tabloyla karşı karşıya, hem dünyaya getirdiği yük açısından hem sağlık çalışanlarına getirdiği yük açısından. Ancak hiç değilse bu süreçte kendi durumumuzu görmek ve bilmek istiyoruz. Mesela dünyada genel olarak baktığımızda ülkelerde ortalama diyeyim hastaların %10’u sağlık çalışanı yani COVİD-19 hastalığı olanların aşağı yukarı %10’u sağlık çalışanı. Daha düşük olduğu ülkeler de var, daha yüksek olduğu ülkeler de var. Sayın bakanın açıkladığı dönemde yani Nisan sonunda ifade edilen olguların %6,5’una denk geliyordu bu sayı ama görüyoruz ki, aslında arkadaşlarımızla sohbetten anlıyoruz ki giderek daha çok sağlık çalışanı hastalanıyor. Bunun da tabii 2 boyutu var, bir, toplumdaki salgın kontrol altına alınamadığı sürece elbette ki toplumdaki olgular artarken sağlıkçıların arasındaki olgular da artmış olacak. Bunun önüne geçmek için yapılabilecek şeyler var, en başta kişisel koruyucu malzeme sağlıkçılar açısından. Yine salgının başında biliyoruz ki mart ayında TTB’nin kişisel koruyucu malzemeye ilişkin durumu saptamaya yönelik olarak Sağlık Hizmet Emekçileri Sendikası ile birlikte yaptığı ankette bu salgının başında sağlıkçılarımızın neredeyse yarısının maskesi yoktu, cerrahi maskesi bile yoktu. Zaman içinde daha iyi bir noktaya gelindi, malzeme temini konusunda ama bu sefer de temin edilen malzemelerin nitelik sorunu ortaya çıktı. Hepimiz gördük işte böyle tül gibi maskeler, hemen yırtılan eldivenler gibi. Bunların hizmet vermeye çalışan sağlıkçılara geri dönüşü hastalık ve az önce de konuştuğumuz gibi ölüm olarak olabiliyor. Bunu hem sağlıkçıların durumunu gözlemleyerek ve paylaşarak hem de gerekli önlemleri alarak sürdürmemiz lazım yoksa sağlıkçılar tükeniyor gerçekten. Beşinci ay değerlendirme toplantımızda da açıklamıştık, salgın büyüyor, sağlıkçılar tükeniyor. 

AT: Sosyal medyaya bilmiyorum bakacak vaktiniz oluyor mu Özlem Hanım, Selim hocam? Ben olabildiğince vefat eden hekim arkadaşlarımıza dair hikayeleri, onların arkadaşlarının yazdıklarını buldum ve paylaşmaya da çalışıyorum. Şunu görüyorsunuz ki işte sayılardan bahsettik, halbuki hepimiz biliyoruz bir birey sayılardan çok bağımsız, hepsinin çok hoş hikayeleri var ve deneyimli hekimleri de yitirebiliyoruz. Örneğin son Mersin Şehir hastanesinden yitirdiğimiz Turgut Erkutlu, ne kadar deneyimli bir dahiliye uzmanıydı, ne kadar büyük bir kayıp oldu, yine diğer arkadaşlarımız öyle. Arkadaşlarının yazdıklarını okuyorsunuz tabii çok duygulanıyorsunuz bunlar karşısında. Mesela son bence doğru bir şey yapıldı, kamu kurum ve kuruluşlarında uzaktan çalışmanın önü açıldı, 22 Mart’ta önce önü açılmıştı, şimdi tekrar önü açıldı. Bu hekimler için de değişik iş modelleri belki olabilir diye düşünüyorum, örneğin bir radyasyon onkoloğu 5 gün gitmeli midir işe? Ölçümlerini evde yapabilir mi? Bu türlü iş modellerini sanıyorum birlikte konuşacağız daha sonra da Özlem Hanım. Selim hocam siz ne dersiniz?

SB: Çok katılıyorum Ayşegül, çok katılıyorum. Bilmiyorum TTB ve Özlem hanımın içinde bulunduğu bu pandemi grubu ne düşünüyor bu konuda? Hem bu yaklaşımı hem de özellikle sağlık çalışanları için test yapılması konusunu belki biraz konuşabiliriz. “Testlerin sayısının arttırılması gerekli” deniyor ama sevindirici bir haber tabii, ülkemizde politikacılar ve bürokratların bir kısmının bol bol test yaptırdığını duyuyoruz, hani darısı da sağlık çalışanlarının başına demekten başka bir şey gelmiyor. Bu konuda ne söyleyeceksiniz acaba?

ÖKA: Hocam aslında bizim en başından itibaren ifade etmeye çalıştığımız bir şey vardı, şeffaflık, güveni de oluşturabilmek için şeffaf olmak gerekiyor. Mesela 100 bini geçen bir test sayısından söz ediyoruz günlük olarak, bu yapılan testlerin kime yapıldığını inanın merak ediyorum. Çünkü artık bu bir kısmı medyaya da yansıdığı için dedikodu da değil, belli yerlerde haftada 3 gün, belli yerlerde neredeyse her gün test yapılabiliyor. Şöyle bir ortamda yapılıyor, şu anda hasta kişinin temasına test yapılamıyor pratik olarak. Yani bir hasta kişi saptandığında evindekilere test yapılamıyor. Sağlıkçılara sizin de söz ettiğiniz gibi, en azından ön planda çalışan sağlıkçılara test yapılabiliyor mu? Hayır. Yapılması gerekir mi? Dünyada birçok yerde şu anda yapılan küçük çaplı da olsa çalışmalarda gösterilmiş ki sağlıkçılara haftalık olarak tarama önden yakalamayı sağlıyor. Yani diğer toplum gruplarında olduğu gibi ama ondan çok daha önemli olmak üzere taramayla yakaladığımız zaman bulaştırıcı olma olasılığı olan bir kişiyi ayırabiliyoruz. Kaldı ki bu sağlıkçıysa hem kendi sağlığı için hem de hastalar açısından olası enfeksiyonu bulaşı azaltarak engellemiş oluyor. Bu gerçekten çok değerli bir önlem ve yapılamaz bir şey değil. Aslında test sayılarına bakıldığında arttırılabildiğini gördüğümüzde bu ülkenin kaynakları bunu yapmaya uygun gibi görünüyor. Bu halk sağlığı yönetim sistemindeki web sayfasında ilk oluşturulduğunda taramalar sütununda şu vardı, futbol federasyonu vardı ve sağlıkçılar yoktu. İsteseniz de yapamıyorsunuz, gerçekten insanın aklı almıyor, hala da bazı yerlerde buna ilişkin şeyler var, yani eskiden nasıl olduğu yani birkaç ay önce nasıl olduğuna ilişkin. Yani futbolcu taraması yapıp sağlıkçı taraması yapamadığımız, işte kendisi ifade ettiği için milletvekilinin, hani ayda 8 kere sadece merak ettiği için bir milletvekili test yaptırabilirken hemen hemen sadece semptomu varsa test yaptırabildiği, hani temaslı takibinin bile yapılmasının güçlükleri olduğu bir ortamda bizim en baştan beri TTB olarak talebimiz sağlıkçıların öncelikli olarak, ön planda çalışan sağlıkçıların haftada bir taranması. Bu haftada birin de makul olduğu bir takım matematik modellerle gösterilmiş, yani her gün değil, gün aşırı değil ama haftada bir tarama belli bir ihtiyacı bu anlamda yani bulaşı azaltma ihtiyacını karşılıyor görünüyor. İzin verirseniz az önce söylemeyi unuttuğum ama not aldığım bir şey vardı.  Çok önemsediğim için onu da paylaşmak istiyorum sağlıkçılara ilişkin olarak.

SB: Lütfen.

ÖKA: Tükenme durumundalar çünkü, hatta tükenmiş olanlar da var içimizde gerçekten. … ve Dayanışma Sendikasının yaptığı bir anket çalışması var, yine bizim TTB’nin 4.ay raporunda sağlık çalışanları bölümünde mevcut bu çalışmanın verisi. 440 sağlık çalışanına nasıl olduklarını sorduklarında bir anket çerçevesinde, 2/3’ünün uyku bozukluğu çektiğini, %30’unun haftada 1-2 gün ağladığını, %7’sinin ise her gün ağladığını, hani bu ağlama nedensiz yere yani nedensiz yere bir ağlamak. Sağlıkçılarının en az %7’sinin belki bu salgının nispeten ilk yarısında, ilk dilimindeydi şimdiye göre baktığımızda. Şu anda bu her gün ağlayanların oranı %7’den çok daha yukarılara çıkmıştır gibi görünüyor. Bu tarama testleri sağlıkçılara ilişkin verilerin paylaşılması sağlıkçılara iyi gelecek bunlar yapılabildiğinde. Hiç değilse sadece alkışlanarak değil, sadece zaten vaad edilen bir takım maddi getiriler nedeniyle değil, zaten gönül bağıyla, büyük özveriyle ve sorumluluk bilinciyle çalışıyor sağlıkçılarımız. Aksi takdirde gerçekten bu salgını baştan itibaren yine de bu kadar sınırlandırarak hani hastanelerin dışına hastaların taşmayacağı halde tutmak sağlıkçıların özverileriyle oldu. Bunu sürdürebilmek için onların iyi olmasına, kendilerini güvende hissetmelerine ihtiyaç var.

SB: Hocam sadece sağlık çalışanlarının bir kere çok bilimsel ve çok akılcı bir yaklaşım tabii taramalarını yapılması en az haftada 1 kez belirttiğiniz gibi, hem kendilerinde oluşacak bir enfeksiyonu, söz konusu bir bulaşı erken saptamak açısından önemli hem de sağlık çalışanlarından başka amaçla ya da birtakım belirtilerle ama COVİD olup olmadığı henüz bilinmeyen hastalara da bulaş söz konusu oluyor. O nedenle bu gerçekten bir bürokratı taramaktan çok daha önemli, çok daha akılcı bir yaklaşım herhalde. İsterseniz bir müzik arası verelim, sağlık çalışanlarından çok bahsettik, yine bu sağlık çalışanları ordusunun içinden iki meslektaşımız Dr. Yelda Emek ve Dr. Ahmet Kaya’nın Nazım Hikmet’in sözlerinden şarkılaştırdıkları bir parçayı dinleyelim. Sağlık çalışanlarına adanmış bir parça hep beraber dinliyoruz efendim. 94.9 Açık Radyo’da Önce Sağlık programındayız. Konuğumuz Prof. Dr. Özlem Kurt Azap ve Dr. Yelda Emek ve Dr. Ahmet Kaya’nın seslendirdiği parçayı dinleyerek biz de kendi çapımızda sağlık çalışanlarına bir selam göndermiş olduk. Onların özverili çalışmaları, bütün dünyada sağlık çalışanları büyük özveriyle çalışıyorlar ama dönem dönem gelişmiş ülkelerde birtakım protestolarını, isyanlarını görüyoruz ama ülkemizdeki sağlık çalışanlarının bu tip konularda çok daha cesurca, daha şövalyece yaklaştıklarını ve şikâyet etmeksizin bu konuyu ele aldıklarını, hastalarla ilgilendiklerini biliyoruz. Geçenlerde bir programda “ya sağlık çalışanları gece nöbet tutup ertesi gün de çalışmaya devam ediyorlarmış” gibi bir şey söylendi. Aslında bu oldum olası tıp fakültelerinde örneğin cerrahi asistanları gece nöbet tuttuktan sonra ertesi gün de mesailerine devam ederler. Böyle bir meslektir yani insanların pek yakından bilmedikleri birtakım özveriler vardır. Onun için mümkün mertebe böyle dövmekti, sövmekti, bunları bir kenara bırakıp biraz bu meslek grubuna farklı bakmanın herhalde daha akılcı olduğunu düşünüyorum. Ayşegül söz sende.

AT: Teşekkürler hocam. Özlem hanıma yine sağlık çalışanlarının sağlığıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Dün gece bir hekim arkadaşımızla İzmir’den konuşuyorduk, aklımıza bir şey geldi. Hep biz tıp fakültesinden mezun bireylerin ya da sağlık çalışanlarının sağlığını konuşuyoruz ama tıp öğrencileri acaba bu pandemide nasıl etkilendi? Bunlar çok konuşulmayan konular çünkü 5. ve 6. sınıfta daha fazla klinikle iç içe olursunuz. Eminim kronik hastalığı olan tıp öğrencileri de mevcuttur. Acaba onlardan etkilenenler var mı? Kronik hastalığı olan tıp öğrencilerine özel koşullar sağlanabiliyor mu? Bu da başka bir konu bence bu da önemli bir konu çünkü kronik hastalığı olan arkadaşlar da kendilerine uygun branşlarda çok çok ileride başarılı olabilirler. Özlem hocam, bununla ilgili herhangi bir çalışma var mı hiç? Öncesinde biz biraz provasını yaptık bu programın, bunu konuşmadık ama dün akşam aklıma geldi, bununla ilgili bir çalışma var mı? Dünyada muhakkak vardır da ülkemizde var mı?

ÖKA: Aslında TTB olarak gerek mezuniyet öncesinde gerek mezuniyet sonrası eğitiminin COVİD sürecinden nasıl etkilendiğini inceleme yani mercek altına almış durumdayız. Henüz onlar raporlaşmadı, bir zaman sonra mutlaka paylaşılacaktır. Burada ben kendim öğretim üyesi olarak gözlemimi söyleyebilirim; uzaktan eğitim belki de yüksek öğrenimler içinde uygulanamayacak ya da bütün olarak uygulanamayacağı fakülte herhalde tıp fakültesidir. Gene dİş hekimi, yani sağlık alanındaki yerlerdir, yüksek öğrenim kurumlarıdır. Çünkü geçtiğimiz dönemde maalesef Mart’tan itibaren pratikleri yapamadığımız için eğitim açısından birçok şey aksadı, bunu herhalde kabul etmek lazım. Teknik olarak uzaktan eğitim olanaklı oldu birçok yerde, bizim kurumumuzda da bu olanaklı oldu ama tabii bu staj sırasında hastanın yanına gidip hastayı muayene etmek ya da laboratuvarda mikroskopta preparatı göstermekle aynı olması mümkün değil. Hep son zamanlarda eğitimcilerin de bu okullar meselesi nedeniyle vurguladığı yüz yüze eğitimin yerini tutması mümkün değil. O anlamda her ne kadar öğretim üyeleri ve tıp fakültelerinin yönetimleri mümkün olduğunca eksikleri, uzaktan eğitimle gidermeye çalışmış olsa da bunun yüz yüze eğitimin yerini tutmadığını kabul etmek lazım. Internlerle ilgili ise çok kolay olmayan bir süreç yaşadık geçtiğimiz dönemde, biraz YÖK’ün bu konudaki tercihleri diyeyim fakültelere bırakması gibi bir süreç de yaşandı. Buradaki aslında salgın yönetimindeki gibi burada da birtakım belirsizlikler oldu. Bu belirsizlikler biraz zorladı bizi, zaman zaman öğrencilerimizle karşılıklı olarak birbirimizi anlamakta zorlandık ama bir eğitim, öğretim yılı bitmiş oldu. Örneğin biz kendi kurumumuzda internlerimizin kalan kısmını sıkıştırılmış olarak yapacak şekilde program planlamaya çalıştık. Birçok yer de böyle yaptı. Hatta gerekli önlemler alınarak isteyen ve program uygun olduğu yapabilen öğrencilerimiz Covid polikliniklerinde ya da Covidli hastalar gördüler gerekli önlemler alınarak. Açıkçası kendimizden daha çok önemseyerek bunu yapmaya çalıştık bir taraftan ama şu anda bizim bu pandeminin ne kadar süreceğini tam olarak öngöremediğimizi kabul ederek yüksek öğrenim aşamasında her iki tıp fakültesi gibi ya da diş hekimliği fakültesi gibi, hemşirelik fakülteleri gibi birimlerdeki gibi eğitimi çok dikkatli bir şekilde planlamamız gerekiyor. Sağlıklarıyla ilgili olarak öğrencilerimizin çok büyük bir sıkıntımız olmadı uzunca bir süre gelmedikleri için ama internlerimizin stajları sırasında kimi sıkıntılarla karşılaştılar. Çok büyük bir üzüntü yaratacak bir durum olmaksızın sanki geçtiğimiz dönemi tamamladık, bu dönem için de biraz daha dikkatli olmalıyız diye söyleyebilirim. 

SB: Özlem hocaya bir şey daha soracağım, belki biraz daha spesifik bir konu ama bu testlerden bahsediyorduk sağlık çalışanlarına test uygulanması diye. Bildiğim kadarıyla birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de sade PCR testi pozitif sonuç veren olgular COVİD-19 tanısı almaktalar ve istatistiklere, sayısal değerlere sadece bu testin pozitifliği geçiyor. Bu testle ilgili değerlendirmeniz nedir? Çünkü çok tartışma konusu oldu ve PCR testinin atladığı ya da saptayamadığı, pozitif sonuç vermediği, hem klinik hem de radyolojik açıdan gerçekten Covid19 olgusu düşünülen olguların en az %40’ının PCR’la saptanamadığını biliyoruz. Böyle bir sıkıntı var mı? Sizler ne yapıyorsunuz bu durum karşısında?

ÖKA: Hocam aslında hastalıkla ilgili olarak da tanı gerçekten çok kolay değil ama kullandığımız yöntemle ilgili, en azından Türkiye’de kullandığımız haliyle de test kitleriyle ilgili sıkıntılar söz konusu. Şöyle Sağlık bakanlığı kendi çalışmasından, epidemiyolojik bir çalışma yürütüldü biliyorsunuz, 154 bin haneye gidilerek her bir bireyden PCR ve antikor testleri için örnek alınarak bir çalışma yürütüldü. Bu çalışmanın sonucunda şöyle bir şey çıktı, PCR pozitiflerin 9,9 katı kadar yani 10 katı kadar aktif vaka olduğunu biliyoruz, bu sağlık bakanlığının kendi çalışmasının verisi. Dolayısıyla PCR pozitifliğini baz alarak sadece hastalık yükünü o şekilde değerlendirmek çok mümkün değil. Şu anda 10’la çarpmak gerektiği test pozitif olguların sağlık bakanlığının kendi çalışmasından da çıkmış oldu. Bunun ötesinde –hocam siz de çok iyi biliyorsunuz- bu testin ilk baştan itibaren örneğin hatırlarsak mart sonu Nisan başında ve çok uzunca bir süre aslında o dönem için oldukça uzun sayılabilecek bir süre, test sadece Ankara’da Hıfzıssıhha’da yapılabildi. Eski adıyla Hıfzıssıhha dediğim yani Referans Laboratuvarları Daire başkanlığında yapılabildi. O aşamada birçok sıkıntılar yaşadık yani hem örneklerin Ankara’ya ulaştırılmasıyla ilgili ve sonuçların elde edilme süresiyle ilgili, taşınırken olabilecek sorunlarla ilgili, vs. Sonra yine bence yavaş denilebilecek bir hızda İstanbul’da belli yerlere, biraz daha Erzurum gibi, Samsun gibi, Adana gibi yerlerde açılmaya başlandı belli laboratuvarlar. Sonra çok hızlı bir şekilde yetkilendirmek süreci başladı. Bu sefer de 100’den fazla laboratuvar birdenbire yetkili laboratuvar oldu bu tanı testleri konusunda, yani COVİD hastalığının tanısı konusunda. En son gelinen nokta 200’den fazla laboratuvarın yetkili olduğunu, yetkilendirildiğini neredeyse görüyoruz. Daha doğrusu yetkilendirmek demeyelim de test çalışabiliyorlar 200’den fazla laboratuvarın. Bunların önemli bir kısmı da sanırım 40 civarında, hatta daha fazla özel laboratuvar ve özel hastaneler. Yani bu yetkilendirme sürecinden hepsinin geçmediğini biliyoruz. Sonuçta hani çok özel bir dönemden geçerken yapılan test sonuçları bizim elimizdeki tek yönlendirici, parametre iken biz sanki bu süreci çok iyi yönetemedik gibi duruyor. İstatistiksel olarak da sayılara yansıyan test pozitifliği kısmında hala biz bu test pozitiflerinin de hasta bazında mı olduğunu, yani ikinci kez yapılan test sonuçlarında pozitiflikler mi olduğu, taramalar mı olduğunu, bu pozitifliklerin de dağılımını bilmiyoruz. Aktif hastalık gibi kabul ediyoruz ama bu pozitif çıkan hastaların da dağılımını, içlerinin dağılımını da maalesef bilmiyoruz. Ayrıca geçtiğimiz haftalarda üst düzeyde görevden almalar ve istifalar oldu, bu tanı testlerinin geliştirilmesi aşamasında görev alan bürokratlar ciddi bir şekilde. Aslında eleştiriler dile getirerek ayrılanlar oldu, istifa edenler oldu, yer değiştirmeler oldu. Yani bu tamamı hastalığın tanısının tamamen yönlendirildiği yer olan tanı testleriyle ilgili soru işaretleri en baştan itibaren vardı, giderek de arttı. Şu anda da bu laboratuvarların sayısı artması, hatta son zamanlarda duyulmaya başlanan mesela bir A laboratuvarında çalışılıyor test, sonuç pozitif çıkıyor, sisteme girilmiyor. Evde bu pozitif çıkan kişiler birtakım önerilerde bulunuluyor. Böyle bilgiler duymaya başladık. Hakikaten bir kontrolsüzlük duygusu yaşıyoruz. Dolayısıyla hocam testin birtakım sınırlılıkları var ama işleyişte daha büyük sıkıntılar var gibi görünüyor. Bir de son olarak şunu ifade etmek isterim, oldukça kafa karışıklığına yol açtı çünkü, siz de şimdi aşağı yukarı %40-50 60’larda duyarlılık olduğunu ifade ettiniz, öyle olduğunu da biliyoruz ama bu istifaların olduğu dönemde %91-92 duyarlılıktan söz edildi. Bu iyice kafa karıştırdı çünkü dünyada olmayan bir oran bu. Kamuoyuna sanki dünyadaki %40-50 olan duyarlılık Türkiye’de %91-92 imiş gibi aktarılmış oldu. Bunu da tekrar biz en azından dar çevremize aktarmakta, mevcut durumu anlatmakta zorlandık. Bu tür yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatmalar ve karışık sürecin yönetilmesini gerçekten güçleştiriyor. Çok daha fazla ayrıntıları var elbette laboratuvarda çalışırken tek firmanın malzemesi kullanılıyordu, sonra birkaç firma daha malzeme vermeye başladı fakat hepsi aynı verimlilikte çalışmayabiliyor kitlerin gibi laboratuvarlarda çalışan hocalarımızı da çok zor durumda bırakan bir süreçle karşı karşıyayız. 

SB: Evet, tamamen katılıyorum bu söylediklerinize. Benim bütün düşündüklerimi dile getirdiniz, teşekkür ederim çünkü bu Türkiye’deki kitlerin sorunundan çok özellikle bu enfeksiyonun biyolojik özelliklerinden de kaynaklanan ana maddesini aldığınız zaman virüsün aldığınız örnekte bulunmamasından kaynaklanan bir durum bu düşük pozitiflik oranının nedenlerinden biri. Aynı zamanda sizin de belirttiğiniz gibi bir kalite kontrolünde %90’lara varabilirsiniz ama biyolojik örneklerde bu testin duyarlılığı aslında %90 olmadığı dünyanın hiçbir yerinden böyle veriler gitmiyor. Tabii bütün bu süreçte sağlık yetkililerinin, yöneticilerin TTB ya da Tabipler Odası’na bu kesimi rakip olarak görüp işbirliğine gitmemesi kadar anlaşılması güç bir konu olamaz. İsterseniz bu konuyu biraz düşündürten, çağrıştıran bir parça dinleyelim. Boris Vian’dan geliyor, Türkçe’ye “ben buraya azar işitmeye gelmedim” diye çevrilebilecek bir parça, 94.9 Açık Radyo’dayız, Önce Sağlık programında, Prof. Dr. Özlem Kurt Azap’la söyleşimizi sürdürüyoruz. Müzik arasında da Boris Vian’dan dinledik. Evet Ayşegül, son bölümde ilk soru senden.

AT: Tetkikleri konuştuk, biraz tedavi kısmına geçelim istiyorum. COVİD-19 bakım algoritmalarına göre hasta ağırlaşmadığı takdirde COVİD-19 pozitif bireylere evde sağlık hizmeti sunuluyor. Sizce bu yerinde bir uygulama mı? Daha mı iyi, yoksa sakıncaları var mı?

ÖKA: Aslında COVİD-19’un hastalık spektrumu oldukça geniş, yani çok büyük oranda hafif geçiriliyor ama ağırlaşan ve yoğun bakıma ihtiyacı olan ve bunun zamanında yapılmadığı durumda da maalesef hastayla ilgili daha da sıkıntılı bir sürecin olduğu hastalık. Burada bizim hastalardaki risk faktörlerini iyi tanımlayarak hastanın da genel durumunu değerlendirerek ilerlememiz gerekir. Eğer şöyle olabilseydi, Sağlık bakanlığının kurduğu ekipler evde sağlık hizmeti vermeye zamanında gidebilseydi çünkü şu anda öngörülen şey şu biliyorsunuz, hastalık tanısı konduğunda deniyor ki telefon ediyorlar PCR’ı pozitif çıkan hastalara “siz evden çıkmayın, yakınlarınız da evden çıkmasın, biz geleceğiz” diyorlar ama ekipler çok muhtemel ki yetişemiyorlar, 2, 3, 4 gün maalesef ekiplerin uğramadığı aileler var. Bu durumda şöyle bir durumda kalıyor aile, pozitif hasta var ve çevresinde temaslıları var, onlar hasta ya da değil, bilmiyoruz. Ayrıca Türkiye’deki hane durumunu, konutların durumunu düşündüğümüzde bazen çok da büyük olmayan evlerde kalabalık bir nüfusun yaşadığını biliyoruz. Dolayısıyla normalde bizim tabii ki genel durumu iyi olan hasta, iyi olduğunu bildiğimiz hasta evde kalabilir, gerektiğinde gerekli bilgiler hastayla paylaşılarak gerektiğinde sağlık kuruluşuna gelmek üzere evde kalması mümkün. Mesela temaslılara deniyor ki evde kendinizi ayıracaksınız ama 2 oda 1 salon evde 5-6 kişi yaşadığında, aynı tuvaleti ve banyoyu kullandığında bunlar da çok mümkün olmayabiliyor. Hatırlarsanız salgının başında birtakım yurtlar aslında kullanıma açılmıştı, yani pozitif hastaları, hastaneye ihtiyacı olmayan, genel durumu iyi olan kişileri yurtlarda misafir etme, gözlem altında tutma, böylece hasta kişileri toplumdan bulaştırıcı oldukları sürece ayırma gibi bir planlama yapılmıştı. Fakat ilerleyen zamanlarda bu yurtlarla ilgili uygulama kaldırıldı. Şu anda hastalar da temaslıları da evde ve “evden çıkmayın!” uyarısıyla bulunuyorlar. Sakıncalı mı bu tedavi açısından diye baktığımızda, hasta değerlendirilebilirse mesela 30 yaşında hiç başka hastalığı olmayan, oksijen değerleri iyi olan, solunum sayısı iyi olan kişiler evet izlenebilir ama 70 yaşında olan, akciğer hastalığı olan kişiyi evde izlemek kolay değil, o kişinin hastanede değerlendirilmesi gerekir. Yani “mevcut sistemde pozitif çıktınız siz evden çıkmayın!” dendiği noktada ekiplerin en kısa sürede gelebilmesi gerekir ki şu anda bunun olamadığını görüyoruz. Bir de tabii şu sıkıntı da var, ilaç götürmesi bekleniyor ekiplerin ama ekiplerin içinde her zaman hekim olmayabiliyor, filyasyon ekipleri içinde bildiğiniz gibi. Bu da birtakım sıkıntılara yol açıyor. Burada tabii sağlık çalışanları yorgunluğun ötesinde az önce Selim hocam da söyledi, şiddetle karşılaşabiliyorlar gerek hastanelerde gerek ev ortamında. Hatırlarsak yine bu yıl 14 Mart’ta bir etkinlik yapamadık ama bu yıl 15 Mart’ta TTB’nin şiddetle ilgili konuya dikkat çekmek üzere bir eylemi olacaktı. Maalesef pandemi nedeniyle o eylem gerçekleştirilemedi açık havada olacak olmasına rağmen pandemi ilanıyla birlikte yapılamamış oldu. Yani bütün bu hastayla hekim ya da sağlık çalışanını karşı karşıya getiren bir süreç var şimdi maalesef. Yine çevremizden de duyuyoruz, yaşayarak da görüyoruz, aciller dolu, poliklinikler dolu, gelen kişiler saatlerce beklemek zorunda kalıyorlar, bu kişilerin bir kısmının ateşi var, halsiz, yukarıya yani servise alınıncaya kadar epey uzun bir zaman geçiyor. Bunların hepsi bu süreci yönetmeyi maalesef zorlaştırıyor. Burada salgın yönetiminin temelinde salgını kontrol almak olduğunu tekrar belki hatırlamak, hatırlatmak gerekiyor. Çünkü hatırlarsak yine bu salgının başında çok konuşmuştuk, eğer salgın eğrisi büyük bir hızla artarsa şu yatay eksene paralel olan hastane ya da sağlık sistemi kapasitesini çok aşarsa zorlanırız diye. Şimdi bizim yapmaya çalışmamız gereken şey salgını kontrol altına almak, çünkü hastanelerde gerçekten şu anda günlük olarak ilan edilen sayılar 1400-1500 gibi ama bizim yaşadığımız durum pek ona benzemiyor. Zaten valilerin, belediye başkanlarının, il sağlık müdürlerinin demeçlerinden de anlıyoruz ki bir ildeki sayı aslında Türkiye’de ilan edilenden daha fazla gibi görünüyor. Sonuçta gerçekten şu anda sağlık sistemiyle ilgili bir zorlanma noktasına gelmek üzereyiz, onu hem gözlüyoruz, hem duyuyoruz. Buradaki durum da genel durumu iyi olanları evde tutmak, tutmaya çalışmak, yakın takipte, kendisinin de takip etmesini söyleyerek ve ihtiyacı olduğunda sağlık sistemine ulaşabileceğini bilerek ve bunu sağlayarak evde kalmaları yanlış olmaz. Bu arada tabii tedavi konusunda birtakım kafa karışıklıkları var, biz klinik mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları derneği olarak bu konuda da yakında bir tedavi rehberi yayınlamış olacağız. Burada mesela verilen hidroksiklorokin isimli ilaç ve yanısıra favipiravir isimli ilaçla ilgili bir takım yeniden değerlendirmelere ihtiyaç var, sağlık bakanlığının dokümanlarının rehberlerinin yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç var. Çünkü bilimsel veriler artık hidroksiklorokinin tedavide çok da yerinin olmadığını göstermiş durumda. Bu filyasyon ekipleri evlere gittiklerinde genellikle hidroksiklorokin ve favipiravir bir arada veriyorlar. Belki işte bu düzenlemeler yapılarak yani biraz daha hem süreç sadeleştirilerek hem de şeffaflaştırılarak gerek evde kalan kişilerin takibinin iyi yapılması gerekse ihtiyacı olanların hastanede gerekli hizmeti almayı sağlaması mümkün. 

SB: Hidroksiklorokin hala kullanılıyor mu hocam?

ÖKA: Evet hocam algoritmada var, Sağlık bakanlığı tedavi algoritmasında olduğu gibi zaten pratik olarak da veriliyor. Yani veriliyor derken herkese veriliyor kısmında bir şey söyleyemeyeceğim çünkü bu artık o kadar yerleşti ki bazı hekimlerimiz, ben de bunların içindeyim hidroksiklorokini vermiyoruz. Çünkü bilimsel bilgiler hidroksiklorokinin verilmesinin tedaviye bir katkısı olmadığını gösterdiği gibi bir takım yan etkileri olduğu da paylaşıldı, bu yönü de aslında çok paylaşıldı. Bunda da şöyle bir nokta var, Türkiye’de bu konuda çok ciddi bir veri var yani birikmiş olması gereken bir veri var fakat henüz Sağlık bakanlığı hem kendisi paylaşmadı, hem de paylaşmaya çalışanlara izin vermedi. Mesela hidroksiklorokin verdiklerimize ne oldu, vermediklerimize ne oldu? Bu bilgiyi dünyada birçok farklı merkez paylaştı, DSÖ de başta olmak üzere, çok büyük çalışmalarda da hidroksiklorokinin etkili olmadığı ve yan etkilerinin olduğu paylaşıldı, anlatıldı, artık bu çok net ama sağlık bakanlığı bunu kullanmaya devam ettiğine göre acaba daha iyi bir sonuç mu elde etti? Olabilir yani farklı sonuçlar her zaman bilimsel olarak değerlendirilmeye açık olmalı. Henüz buna ilişkin bir yayın, veri ben bilmiyorum ama algoritmada var, Sağlık bakanlığından gidince evlere görevliler veriyor bunu. 

SB: Çok haklısınız hidroksiklorokin konusunda çok çelişkili haberler ve bilgiler geliyor ama söylediklerinize çok katılıyorum, Türkiye’de bu konuda ciddi bir bilgi birikimi, veri birikimi olduğunu ve bunun ne yazık ki paylaşılma olanağının şu an için bulunmadığını biliyoruz. Aslında programın sonuna yaklaştık, sizinle söyleşi çok güzeldi, çok güzel şeyler, önemli şeyler söylediniz. Ne yazık ki zaman süratle ilerliyor, şu son 7-8 dakikada acaba bundan sonrası için ne öngörüyorsunuz? Sadece ülkemizde değil, dünyada ve pandeminin gidişiyle ilgili olarak neler söyleyeceksiniz?

ÖKA: Şu anda bizim salgın eğrisine DSÖ’nün düzenli olarak artık haftalık olarak da veriyor ve grafikleri daha zenginleştirerek paylaşıyor, baktığımızda daha bir süre artacak gibi görünüyor. Üstelik kuzey yarımküre itibariyle biz sonbahara giriyoruz, buradaki yani yazdaki avantajı çok iyi kullanamadık gibi görünüyor. Hatta bazı yazılarda artık şöyle bir şey çıkmaya başladı, ‘koronavirüsün mevsimsellik göstermediğini anladık’a denk gelen birtakım ifadeler kullanılmaya başlandı. Çünkü şöyle bir umut vardı, hani influenza gibi yazda daha azalabilir olgular çünkü kapalı ortamlarda çok olmayacağız, dışarıda olacağız, mesafeye daha çok dikkat edebileceğiz gibi. Yaz pek öyle seyretmedi, bir de bunun işte sonbaharı ve kışı var, bu konuda gerçekten endişeli olduğumuzu hem TTB olarak hem de bir enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak endişeli olduğumuzu ifade etmek isterim. Çünkü burada influenza ve Covid birlikteliğinin hiç de böyle hafif olmayabileceğini düşündürten hem yayınlar var hem tahmin etmek zor değil. Belki güney yarıküre için ilginç olarak muhtemelen Covid nedeniyle alınan önlemler nedeniyle kuzey yarım kürede önemli bir influenza salgını olmadı olması gereken sezonda. Bu da sevindirici aslında ama kuzey yarım küre için bu kadar iyimser olabilecek miyiz? Emin değilim, bu nedenle de biz artık hazırlıklar, sonbahar hazırlıkları başlasın istiyoruz. Bu konuda da hem bir webinar düzenledik hem de bir rapor özeti paylaştık, raporun kendisini de paylaşacağız. Yani sonbaharda hiç değilse influenzanın getirdiği yükü azaltalım ki daha az zarar görelim diye. Bunun için de elimizdeki şey de şu, bu konuda bir çalışma yürütüldüyse de henüz sanırım kamuoyuyla paylaşılmadı çünkü sayın Sağlık bakanının ve sağlık bakan yardımcısının açıklamalarında “bu konuda çalışmalar yürütüyoruz” dendi ama tam olarak ne kadar doz aşı alındığı, aşılanacak kişilerin kapsamının genişletilmediği, aşılar yapılacaksa hangi yolla ne şekilde yapılacağı? Çünkü şu anda bir taraftan “sağlık kuruluşlarına mümkün olduğu kadar çok gitmeyin, gerekmedikçe gitmeyin” derken bir tarafta aile sağlığı merkezlerine hastalar başvururken bir taraftan da sadece aşı olmak için gelenler gittiğinde başka bir karışıklık olacak. Bu konuda da bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu açık. Bir hazırlık görmüyoruz, bizi şu da telaşlandırıyor, geçtiğimiz yıl Kasım ayı ortasına kadar grip aşısına ulaşamamıştık. Büyüklerimize, sağlık çalışanlarına aşıları epey geç yapabilmiştik. Bu yıl da aynı sıkıntı olacak diye endişe ediyoruz, dolayısıyla grip aşısıyla ilgili biraz beklenti içerisindeyiz, sağlık bakanlığından daha çok sayıda temin edildiğine ilişkin bir bilgi paylaşmasını bekliyoruz. Bir diğer taraftan da pnomokok aşısı meselesi var, polisakkarid aşı şu anda Türkiye’de bulunamıyor, bir taraftan “pnomokok aşısı olun” diyoruz ama eczanelerde de sağlık kuruluşlarında da ikinci tipteki yani polisakkarid tipteki aşı yok. Konjuge aşı ise aile hekimliklerine veriliyor ama kısıtlı sayıda verildiği için hastalarımızdan aldığımız bilgiler yetişememesi bu ay yine, önümüzde ay gibi bilgiler alıyoruz. Dolayısıyla yeterli sayıda konjuge aşı olmadığı bilgisine sahibiz. Sonuçta şu anda COVİD’le ilgili durum kısa sürede çok azalacakmış gibi görünmüyor, sayılara bakıldığında dünyadaki gidişatta. Benzeri Türkiye’de de olması beklenir, bu konuda COVİD’le ilgili bir taraftan salgını kontrol altına almaya yönelik toplumsal hareketliliği kısıtlamaya yönelik merkezi önlemleri yanısıra kişilerin bu tür aşıyla korunabilir hastalıklar için aşıların temin edilmesi ve ücretsiz bir şekilde yapılması önemli. Burada tabii çok zaman olmadığı için giremeyeceğiz ama okul sağlığı meselesi söz konusu. Sadece kamudakiler mi esnek çalışsın, özel sektördekiler, fabrikalar, atölyeler, sanayi bölgeleri çalışmaya devam mı etsin? Bu gibi sorular çünkü geçtiğimiz dönemde böyle oldu maalesef ve bu da yine 1 Haziran’da açılmayla birlikte aslında ülkedeki olguların azalmasına değil sonrasında hızlı bir şekilde artmasına yol açtı gerekli önlemlerin zamanında alınmaması. Son söz olarak temennim, salgın yönetiminin merkezi düzeyde ve şeffaf bir şekilde yapılması, salgının hastanelerde ve ilaçlarla değil de merkezi düzeydeki önlemlerle kontrol altına alınabileceğinin hatırlanması. Sadece bireysel tedbirleri bırakmadan birtakım önlemlerin hızlı bir şekilde alınmasını temenni ettiğimizi ifade etmek isterim. 

SB: Çok teşekkürler. Ayşegül var mı sorun?

AT: Yok, süremiz de bitti gibi görünüyor şu anda. Çok teşekkür ederiz.

SB: Hocam hemen hemen tüm önemli konulara değindiniz, çok teşekkür ederiz bize vakit ayırdınız. Size kolaylıklar diliyoruz, umarım bundan sonra biraz daha şeffaf, çok iyimser olmasam da daha şeffaf, daha akılcı, daha bilimsel bir yönetim biçimiyle pandemiyle daha iyi mücadele edebilir ülkemiz. Size tekrar kolaylıklar dileriz, tekrar teşekkür ediyoruz efendim.

ÖKA: Ben teşekkür ederim hocam davetiniz için, sağlıklı günler dilerim, çok teşekkür ederim. 

SB: Sağ olun! 

AT: Çok teşekkürler.

SB: Herkese iyi hafta sonları. Son parça olarak eğer vaktimiz kaldıysa Bee Gees’ten bir parça ‘Staying alive’. İyi hafta sonları efendim.