Pandemi, iklim krizi, kuraklık: Prof. Dr. Doğanay Tolunay ile söyleşi

-
Aa
+
a
a
a

Önce Sağlık’ın 8 Ocak 2021 tarihli nüshasında Ayşegül Tözeren ve Selim Badur’un konuğu Cerrahpaşa Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay idi.

Fotoğraf: NY Times
Önce Sağlık
 

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(8 Ocak 2021 tarihinde Önce Sağlık programında Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

Selim Badur: İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri, ben Selim Badur. Ayşegül bir bağlantı sorunu yaşıyor. Bugün 8 Ocak 2021 yılın ikinci programını yapıyoruz, 95.0 Açık Radyo’da Önce Sağlık programındayız. Çok değerli bir konuğumuz var, Prof. Dr. Doğanay Tolunay, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi, buna alışamadım daha…

Doğanay Tolunay: Biz de alışamadık!

SB: Cerrahpaşa Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi, hocam bizi kırmadınız, yayınımıza hoş geldiniz.

DT: Hoş bulduk. Çok teşekkür ediyorum davetiniz için hem de yılın ikinci programı ama yeni yılı da kutlayayım hem Açık Radyo çalışanlarının hem de dinleyicilerin. Sağlıklı yıllar, huzurlu, mutlu yıllar diliyorum herkese.

SB: Çok teşekkürler hocam, sağ olun! Bu tip temennilere ve dileklere ihtiyacımız olan bir süreç ve bir ülke. Hocam ben sizinle son aylarda birkaç kez aynı toplantıda konuşmacı olma şansını elde ettim ve sizin sunumlarınızdan çok şey öğrendim. Özellikle Orman Fakültesi öğretim üyelerinin içinde sizin gibi bu konuya ilgili olan, bu konuda çok birikimi olan hocaların olması beni çok sevindirdi. Çünkü bize koronavirüs pandemi nereden çıktı, nasıl gidiyor, tanısı nasıl, aşısı nasıl? Özellikle son günlerde aşısı çok soruluyor ama çok sorulan sorulardan bir tanesi de bu pandemi bir daha olur mu? Tabii sizin konuşmalarınızda bu ekosistem ve ekolojiye olan özensiz yaklaşımın pandeminin ortaya çıkışıyla ne kadar ilintili olduğunu çok güzel anlatıyorsunuz. Biz de o nedenle sizi ağırlamak istedik Ayşegül ile birlikte programımızda. Çünkü Açık Radyo dinleyicilerinin de duyarlı oldukları bir konu bu iklim krizi ve ekolojik sorunlar. Biraz bu konuyla ilginizi nasıl değerlendirdiğinizi şöyle genel hatlarıyla bize özetler misiniz lütfen?

DT: Tabii hocam, şimdi biliyorsunuz bu korona ilk çıktığı zaman yarasa gündeme geldi, işte yarasa çorbasından insanlara geçtiği yolunda çok konuşmalar oldu. Hatta şöyle yarasalar düşman ilan edildi, günah keçisi ilan edildi ama bu insanın genel olarak kentlere yığılan insanların doğayı bilmemeleri, ekolojiyi bilmemelerinden kaynaklanan bir şey olduğunu düşündüm. Aslında ben sağlıkçı değilim, bu konularla da çok ilgili değilim ama hem tarihe olan merakım hem de işte ekolojiyle ilgilenmem sonucunda bu konulara yavaş yavaş girdim. Baktığımda aslında zoonoz olarak adlandırılan yani hayvanlardan insanlara geçen bir sürü hastalık var. Bunlara tarihsel olarak baktığımızda özellikle 10-12 bin yıl kadar önce o tarıma geçiş sürecinde bunların başladığını görüyoruz. Buradan neyi çıkartıyoruz? Sonuçta doğada bulunan vahşi hayvanlarla insanlar bir şekilde etkileşime geçtiğinde, iç içe olduğunda işte doğada bulunan hayvanlarda bir sürü patojen var, bunlar virüsler, bakteriler, mantarlar, bunlar bir sürü vektör adını verdiğimiz keneler, pirelerle, bitlerle insanlara geçiyor. Bazen ara konaklar oluyor, bu insan ve doğa etkileşimi arttıkça bu şekildeki hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların sayısında ciddi artışlar olduğunu görüyoruz. Aslında DSÖ de bunu ortaya koymuş, İkinci Dünya Savaşı sonrasına bakıldığında çok sayıda yeni tür hastalıkların ortaya çıktığını görüyoruz. Yani bunların bir kısmını herkes az çok duyuyor, en önemlilerinden bir tanesi AIDS örneğin, işte ebola var çok korkutmuştu. Bu arada bildiğim kadarıyla AIDS hâlâ devam ediyor, yani hâlâ önlenebilmiş değil. Sonra yine koronavirüs ailesinden olan sars, mers başladı, onlar gündeme geldi, yine zikavirüs gibi bir sürü hastalık görüyoruz. DSÖ’nün şöyle bir rakamı var, özellikle zoonotik hastalıkların 2. Dünya Savaşı sırasında arttığını, daha doğrusu yeni tür hastalıkların çok fazla miktarda arttığı, bunları da %75 kadarının yaban hayvanlarından insanlara geçtiği söyleniyor. Peki, bu yaban hayvanlarından onlar doğada, başka yerde bulunuyor, insanlar kentlerde, köylerde, nasıl geçiyor diye sorgulamamız gerekiyor. Aslında doğadaki hayvanlarda halen bizim de bilmediğimiz çok sayıda patojen olduğu ortada, her gün yenisi çıkıyor, belki de yeni yeni türler çıkacak, onları biliyoruz, belki hiç tanımadıklarımız var, keşfedemediklerimiz var. Sonuçta doğada yaban hayvanlarının olduğu her yerde bir şekilde patojenler var ve bazı hayvanlar bu patojenlerin yayılmasını engelliyor son konak olarak ama ne zaman ki biz insanlar olarak ki ikinci dünya savaşı kritiktir bu noktada çünkü sonrasında çok hızlı bir büyüme başladı, insan-hayvan, yaban hayvanı etkileşimi arttırdıkça aslında doğada bulunan o patojenleri bir şekilde insanlara geçmesine neden oldu. 

“Gelecekte başka pandemiler de olacak”

“Peki bu etkileşim nasıl oluyor?” diye bakmamız gerekiyor. Bu etkileşim ya doğada bulunan hayvanların insanlara doğru gelmesiyle olur ya da insanların doğanın içine girmesiyle mümkün olur. Bunların her ikisinin de günümüzde olduğunu görüyoruz, önceden insanlar nasıl doğanın içine giriyordu? Bunu açıklayayım. Özellikle bu doğal ekosistemlerin yok edilmesi; tarla açmak için olabilir, özellikle sulak alanların kurutulması şeklinde olabilir ya da madencilik faaliyetleri gibi faaliyetlerle insanlar ormanların içine giriyor, doğal ekosistemlerin içine giriyor ve buralarda çeşitli yerleşimler olabiliyor. Hatta tropik ormanlarda çitler yapılıyor, bunlar kesilerek, palmiye ağaçlandırmaları yapılıyor, özellikle de henüz keşfedilmemiş, bilinmemiş çok sayıda türün olduğu tropikal yağmur ormanları içinde son yıllarda çok ciddi sayıda tahribatlar var. O tropikal yağmur ormanları yıllık olarak 5-6 milyon hektar kadar yani Trakya’nın 2 katı kadar her yıl yok oluyor. Yine hatırlayacağız geçen sene Brezilya’da çok sayıda orman yangını da olmuştu, bunların bir kısmının da kasıtlı olarak çıkarıldığını biliyoruz. Bu şekilde ormanları yok ederek oraya çiftlikler yapmamız, diğer tesisleri yapmamız sonucunda neler oluyor? Hayvanlar orada zaten, biz de oraya gidiyoruz, özellikle çiftlikleri, evcil hayvanları da ormanın içine veya böyle doğal ekosistemin içine soktuğumuz zaman tehlike iki katı büyüyor. Çünkü bazı patojenler doğrudan insana geçemeyebiliyor ama önce evcil hayvanlara geçip bir mutasyona uğradıktan sonra belki insanlara daha kolay sıçrayabiliyor o değişimler sonucunda. Aslında bunu da son çıkan şeylerde görüyoruz, bu tür zoonotik hastalıklarda görüyoruz. Mesela mers böyle, yanılmıyorsam mers ve sars böyle, sars misk kedisinden geçmişti, mers ise deveden insana sıçradığını biliyoruz. İşte insan olarak biz ya da bizim evcilleştirdiğimiz hayvanları doğayı tahrip ederek ki bu ekosistem tahribatları, ormansızlaşmayla doğanın içine soktuğumuzda aslında hastalıklarla da iç içe geliyoruz. Tabii buna şunu da eklemek lazım, bu küreselleşmeyle birlikte bir şekilde doğada bulunan, orada hapsedilmiş kapalı ortam da bulunan hastalıklar insanlara sıçradıktan sonra bu küreselleşmeyle birlikte yeni konaklarıyla uçağa bindiği zaman işte 10 saat sonra başka bir kıtaya çok kolay gidebiliyor. Sadece böyle seyahatlerle değil ticaretle de işte bir sürü şey alıyorsunuz, sebze, meyve, tahıl ürünlerini ithal ediyorsunuz, hatta bu tür canlılar ya da vektörler diyeyim yani sadece patojenler değil bu patojenleri taşıyan kene, pire gibi canlılar, fareler de ticaretle birlikte gemilerle birlikte örneğin bir beyaz eşyanın karton kutusunun içinde dahi ya da o altlarına koyulan ahşap ürünlerin içinde dahi seyahat edebilme özgürlüğüne sahipler ve çok avantajlar, çok geniş alanlara yayılabiliyorlar.

Çok ciddi olarak da özellikle hep İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasını söylüyorum, çünkü o İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığından sonra hiç doğayı dikkate almadan ve bunları, bu tür olumsuzlukları dikkate almadan çok hızlı bir büyüme başladı. Hep insanlar doğayı bedava kaynakmış gibi gördü ama şimdi anlıyoruz ki yavaş yavaş doğanın içine girdikçe o doğayı tahrip etmenin bir sürü olumsuzluğu ortaya çıkıyor. Zaten konumuz da bu pandemiler ve gelecekte de bu tür pandemilerin çıkması olasılığı çok yüksek. Niye çok yüksek? Henüz doğada hep söylediğimiz bilmediğimiz belki koronavirüsün başka tipleri olacak, hiç bilmediğimiz başka virüsler, bakteriler ortaya çıkabilir ve bunlara hazırlıklı olmamız lazım. Doğayı korumamız gerekiyor. Bu ekosistem tahribatlarının, ormansızlaşmanın diğer etkisi de konuşacağımız diğer iklim değişikliği. Hem ormansızlaşmayla hani dedik ya insanlar olarak doğaya hatta koşarak gidiyoruz tahrip ederek, patojenlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunun haricinde hem iklim değişikliğinin hem de biz bir yere gittiğimizde oradaki hayvanları habitatları tahrip ettiğimizde oradaki canlıların önemli bir kısmı da göç etmek zorunda kalıyor. Yani örneğin bir sulak alanı kuruttunuz diyelim tarım amaçlı veya başka nedenlerle, orada yaşayan kuşlar başka yere göç etmek zorundalar. Biliyorsunuz bir de kuş gribi geçirdik seneler önce.

Kuşlar aynı zamanda yine patojenlerin transferinde önemli ki kırım kongo kanamalı ateşinde o keneleri taşıyan en önemli konakçılardan bir tanesi kuşlar ve aynı zamanda kuşlarla işte o kuş gribi gibi hastalıklar da yayılabiliyor. Diğer hayvanlar da örneğin doğada bulunan çeşitli kemirgenler olabilir çok önemli vektörlerdir fereler var, diğer kemirgenler var, bu tür canlıları da yaşam alanlarını daralttığınızda onları da göçe zorluyorsunuz. Onlar da yeni yaşama alanları, habitatlar aramak zorunda kalıyorlar, yeni su kaynakları, yeni besin alanlarına göç etmek zorunda kalıyorlar ama biz o kadar genişledik ki her tarafa yayıldık ve bu göçler sırasında ister istemez insanlarla bu yaban hayvanlarının etkileşimi artıyor. Onları baskılayarak başka yere göç etmek zorunda bıraktığınızda kaldı ki geçmişteki o büyük salgınlarda da bunu görüyoruz. Örneğin Mısır’da çıkan salgınlarda o ardı ardına gelen kuraklık ve seller Nil çevresinde o sırada işte kuraklıkta fareler yiyecek aramak için kentlere gidiyor ya da Nil suları yükseldiğinde yine fareler kentin içine doğru kaçıyor gibi. Dolayısıyla ilişkiler o kadar kapsamlı ve geniş ki bunları anlamamız ve bunlara uygun davranmamız gerekiyor. Hatta çok ufacık bir etki bile çok olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bir örnekle bitireyim, işte yılanları sevmeyiz, kötü canlılardır, herkes korkar, iğrenir ama doğada öyle bir işlevi var ki o sevmediğimiz yılanlar, çoğumuzun öldürdüğü yılanlar doğadaki fare popülasyonunu dengede tutuyor. Bugün fareler en önemli konakçı durumdalar, bir sürü patojeni bu şekilde taşıyabiliyor. Dolayısıyla yılanları yok ettiğiniz zaman fare popülasyonunun aşırı üremesine neden olabiliyorsunuz. Bunun sonucunda da istenmeyen hastalıklarla karşı karşıya kalabiliriz. İşte geleceğe baktığınızda da bugün evet covid-19’dan çok dertliyiz, 1 yıla yakın süredir evlerimizdeyiz ama buradan ders çıkarmamız lazım. Bu dersi çıkarmazsak gelecekte bambaşka isimlerle bambaşka belki de çok daha büyük tehlikelere yol açabilecek hastalıklarla karşı karşıya, yüz yüze kalabiliriz. 

SB: Çok güzel özetlediniz, girişte çok önemli bilgiler ama çok derli toplu ve çok anlaşılır anlattınız, sağ olun hocam! Ben hatırlıyorum bundan 4-5 sene önce Boğaz’da yaban domuzları yüzüyorlardı, herkes gülerek magazinsel bir habermiş gibi verdi “a domuzlar da yüzüyor Boğaz’da!” diye. Aslında o üçüncü havalimanı ya da 3. Boğaz köprüsü inşaatı sırasında o yok edilen ormanlardan kaçan gariban hayvanlardı. Bu çok sembolik bir görüntüydü, aslında orada olan çok dramatik şeydi, bütün o ekolojik dengenin bozulması. Bir de tabii bu pandemiyle beraber belki de çok fazla bilmediğimiz duymadığımız pangolin denilen bir hayvanı öğrendik. Onların da Afrika’da çok yaygın olarak bulunup Çin ve bazı uzak doğu Asya ülkelerinde besin maddesi olarak kullanılmak üzere oralara ihraç edildiğini, yani böyle yasal olmayan yollardan, kaçak yollardan da doğalarından, kendi habitatlarından koparılan, getirilen başka ülkelere gönderilen hayvanlar olduğu, onların da hastalık bulaşında önemli olduğunu biliyoruz. 

DT: Ben o kısmını unuttum, atladım, yani şunu da eklememiz lazım, ormanların tahrip edilmesi, ekosistemlerin tahrip edilmesiyle ama ikinci sırada yine bu hep kritik nokta insan-yaban hayvanının etkileşiminin artması. İşte o kaçak avcılık, hayvan ticaret ya da bu ‘ıslak pazar’ deniyor o Wuhan’da olan yani yarasaların ve deniz ürünlerinin de satıldığı bir pazarda, doğada hiçbir zaman bir araya gelmeyecek canlılar bu tür pazarlarda bir arada bulunabiliyor. Bu ne gibi bir sorun yaratıyor? Örneğin işte pangolin ki o da hâlâ soru işareti, yani pangolinden mi geçti yarasadan mı geçti? Diyelim ki pangolin ya da yarasa, o yarasadan pangoline ya da diğer bir canlıya geçiyor, oradaki diğer canlıdaki virüslerle mutasyonlar oluyor, o RNA’lar, vs. değişiyor, çok teknik konular girmeyelim ve yepyeni bir virüs ortaya çıkabiliyor, belki çok daha bulaşıcı olabiliyor. Bu sırada evcil hayvanlar da kritik tabii, evcil hayvanlar da bazı insanlarla etkileşimde olduğu için insanlardan da hayvanlara birtakım virüsler, vs. geçişi olabilir, o virüsler, patojenler işte o mutasyonlarla bambaşka hallere gelebiliyor. O yüzden ikinci sırada da mutlaka bu kaçak hayvan ticaretinin önlenmesi, ıslak pazarların veya işte bu yaban hayvanı ticaret yapılan yerlerin de mutlaka kontrol altına alınması, mümkünse yasaklanması da gerekiyor. 

SB: Bu hayvanlar arası ilişkilere ait bir örnek verip ondan sonra sözü Ayşegül’e bırakmak istiyorum. Özellikle çok sorulan sorulardan bir tanesi bu grip salgınlarının yeni tipleri çıktığı zaman neden hep Çin’den, Uzakdoğu’dan, Vietnam’dan çıkıyor? O aslında sizin söylediklerinizden çok örtüşen, o şekilde izah edilebilecek açıklamalar var. Çünkü çok daha kalabalık olan insan topluluklarının domuzlar, kanatlılar ve diğer memelilerle çok içiçe birlikte yaşamaları önce türler arası mikroorganizmaların kolay geçişi, farklı reseptörlerin örneğin hem insandan hem kanatlıdan gelecek virüslere ait iki ortak, iki farklı reseptörün bir takım memelilerde, örneğin domuzlarda ya da atlarda bulunması ve orada farklı kaynaklardan gelecek virüslerin harmanlanarak yeni bir tipin ortaya çıkışı bütün bunlar tabii o kalabalık ve bir arada yakın temasın sonuçları. Evet Ayşegül aramızda, onun sorularını alalım isterseniz?

Ayşegül Tözeren: Yeni yıl hediyemle başlamak istiyorum, hayvansal ürünlerle ilişkimi kesmekle ilgili. Ben hayvansal ürünlerle ilişkimi tamamen kesmeye çalışıyorum. Bu arada arkadaşlarım da bana destek oluyorlar. Sevgili Seray Şahiner bana yılbaşı hediyesi olarak bir bendir almış. Bendirin vurulacak yeri genelde deriden yapılıyormuş, ama ben hayvansal ürüne dokunmuyorum, ondan dolayı film çektirip getirmiş bana. O da gayet güzel ses çıkarıyor. Hayvansal ürünlerle ilişkiler tabii bambaşka bir konu. Benim dikkatimi çeken bir şey var, özellikle sosyal medyada, iklim değişikliği dediğiniz zaman böyle Noel Baba gibi soyut bir şey anlaşılıyor. Belki bunun bir nedeni de hep 2050’ye bir atıf var, 2050’de ısı değişirse şu olacak, bu olacak! İnsanlar görmediklerine çok inanmıyorlar “yok olur mu 2050’de, kim ölüyor kim kalıyor o zamana!” filan diyorlar. Siz aslında ilk bölümde biraz açıkladınız, şu ana kadar iklim değişikliği gözle görülür veya bizi etkileyen ne gibi sonuçlar doğurdu? Çok yakın zamanda, 2-3-4 yılda bizi ne bekliyor? Ben sadece şunu söyleyebilirim, 2017 Ocak’ından arkadaşım bir fotoğraf paylaşmış, bir de bugünün fotoğrafını paylaşmış. 3 yıl önce inanılmaz kar var İstanbul’da, bugün bir bahar havası! 

“İklim değişikliğinin ortasındayız”

DT: Dediğinizde son derece haklısınız, yani hep 2040’da, 2050’de, 2070’te, 100 yılsonundaymış gibi veriler veriliyor. Diğer konuşulan şey de şu, yine günümüzde de kuzey kutbundaki buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, mercan resifleri ağrıyor gibi de bazı örnekler veriliyor. Bunlar Türkiye’de olmayan başka yerlerdeki örnekler, böyle olunca insanlar ister istemez iklim değişikliği sanki Türkiye’de olmayacakmış, yaşanmıyormuş gibi söyleniyor. Halbuki dışarıya bakmaya ya da geleceğe bakmaya gerek yok, bugün kapınızın önüne, sokağa çıktığınızda zaten iklim değişikliğinin etkisini görüyorsunuz. Örneğin şu anda halen İstanbul’da ocak ayına girmemize rağmen yapraklarını dökmemiş, hatta yapraklarını döktükten sonra yeniden çiçeklenmiş, yapraklarını açmış bitkileri, ağaçları görebiliyorsunuz. İşte bu iklim değişikliğinin etkilerine en büyük örnek. Ya da o 2017’deki kar ve 2020-21’de yaşadığımız kuraklık. Bunlar biraz hava durumuyla da ilgili çünkü iklim değişikliğini böyle tek bir örnek üzerinden değerlendirmek çok doğru değil. İklim dediğimiz şey uzun yıllara ait meteorolojik verilerin ortalaması. En az 25-30 yıllık veriler olması lazım çünkü sadece “2020-21’deki sıcaklıklar şu kadar arttı” ile iklim değişikliğinden söz edemeyiz ama günümüze kadar baktığımızda geçmişten bugüne, işte 50 yıllık iklimle ilgili yağış ve sıcaklık verilerine baktığımız zaman özellikle sıcaklıklarda Türkiye’nin de gittikçe ısındığını görüyoruz. Özellikle 90’lı yılların ortasından başlayarak 2000’lerde giderek artıyor, örneğin 2010 yılı uzun yıllar ortalamasından 2 santigrat derece daha sıcak geçmiş. 2020 verileri henüz açıklanmadı ama 2020 yılında bugüne kadar Türkiye’deki son 50 yıllık zaman dilimi içindeki en sıcak ilk 3 ay içinde olacağını öngörüyoruz. Yani Türkiye’de de bir ısınma süreci var ve dünya genelinde de baktığımızda da Sanayi Devrimi’nden bugüne kadar sıcaklık artışları zaten 1,1 santigrat derece olmuş, gerçekleşen bu. Dünya değerleri de Türkiye’ye benzer yani 90’lı yıllardan itibaren sürekli artıyor. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren sürekli artıyor. İklim değişikliğinin göstergeleri arasında da bu meteorolojik rekorların kırılması bir gösterge, yani iklim değişikliğinin kanıtı. Şunu görüyoruz biz o sıcaklık artışlarını incelediğimizde, neredeyse en son yıl hep bir önceki yılın rekorunu kırarak gelmiş. Türkiye’de 2010 en sıcak yıl ama 2019 ikinci en sıcak yıldı 2020 Aralık ayı rakamları açıklandığında da belki de birinci olabilir ama ilk 3’te olacağı kesin gözüyle bakılıyor. Dünyaya baktığımızda da en sıcak yıl 2016’ydı, ondan önce 15’ti, ondan önce 13, 14’tü, şu anda 2016, 2019 en sıcak ikinci yıl, yine 2020 yılı da dünyada da en sıcak ilk 3 yıl içinde. İşte bu sıcaklık artışı da şey aslında, iklim değişikliğinin olduğunu gösteriyor hem dünyada hem de Türkiye’deki değerler. Yine çok fazla bilinmiyor ama yapılan araştırmalar var Türkiye özelinde. Örneğin deniz seviyelerinin yükselmesini biz sadece başka yerlerde oluyormuş gibi düşünüyoruz. İşte Bangladeş örneğin hem fırtınalarla hem de deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle çok ciddi olarak bundan etkileniyor.

Bazı mercan resifleri üzerine kurulmuş ada devletçikleri de bundan etkileniyor. Türkiye’de yapılan çalışmalara göre yıllık 3-4 milimetre kadar deniz seviyelerinin yükseldiği ve 2060’lardan itibaren -sürekli ölçüm yapılan noktalar, istasyonlar var- 15-16 cm. kadar deniz seviyelerinin yükseldiği ortaya konmuş. Bu çok yavaş devam ettiği için belki fark etmiyoruz, hissetmiyoruz, çünkü bu çok klasik bir şey vardır hani tencerenin içine kurbağayı atmak, yavaş yavaş ısıtmak gibi böyle yavaş yavaş ısındığımız için bakmıyoruz ya da iklim değişikliği adı üstünde bazı yıllar böyle kar fazla oluyor, bazı yıllar daha sıcak oluyor. Kar yağınca “a iklim değişikliği yokmuş!” demek ki deyip önemsemiyoruz ama ne zaman bir felaketle karşılaşıyoruz, kuraklık oluyor “a iklim değişikliği!” diyoruz. Ya da henüz çok büyük olmadı ama veya unutuyoruz da bir Giresun seli yaşadık ağustos ayında. O zaman çok gündeme gelmişti, “iklim değişikliği var mı yok mu?” diye. Hatta bütün suç iklim değişikliğine atılmıştı. Oradaki dere yataklarına, yanlış yapılaşma ya da yamaçlardaki ormanların tahrip edilmesi gibi konular gündemden uzak tutulmuş “a, işte son 100 yıldaki ya da son 500 yıldaki en şiddetli yağış gerçekleşmiş!” deyip iklim değişikliği bunun suçlusuymuş gibi anlatıldı. İşimize geldiği zaman afetlerin sorumluluğunu iklim değişikliğine atarsak iklim değişikliğine varmayız. Son bir şey söyleyeceğim bunlarla ilgili, iklim değişikliğinin en önemli etkilerinden bir tanesi bir sürü hava olayına ya da meteorolojik afete yol açması. Neler bunun içinde? İçinde olduğumuz kuraklık var, seller var, donlar var, düşük hava sıcaklıkları, sıcak hava dalgaları. Bakın İstanbul’da dolu zararı yaşadık o da unutuldu. Orman yangınları yaşadık yazın, heyelanlar yaşıyoruz ve bütün bunlar da aslında iklim değişikliğiyle çok yakından ilişkili olaylar.

Yıllık olarak yine Meteorolojik Genel Müdürlüğü’nün yayınladığına göre 90’lı yıllarda yılda 10-15 tane büyük afet olurken 90’lı yılların ortasından itibaren önce 50'lerin 60'ların sayıları çıkıyor, 2000’lerde 100’ün üstüne çıkıyor, 2010’lu yıllardan sonra böyle 500-600’ün üstüne çıkmaya başlıyor. Bir de giderek artan bir trend. En son açıklanan 2019 afet sayısı -2020 henüz açıklanmadı ama o da oraya yakın olacak büyük ihtimal- 935 tane afet olmuş Türkiye’de. Bakın bu bile iklim değişikliğinin şu anda da içinde olduğumuzun göstergesi. Biz halen iklim değişikliğinin -inanmayanlar da olabilir ama- aslında ortasındayız. Birazdan ondan da bahsederiz, gelecekte konuştuğumuz o 2040’ta, 2050’de şu olacak dediğimizde, bundan bahsettiğimizde insanlar belki “a bizden çok daha uzun zaman var!” diye düşünebilirler ama korktuğumuz şey şu, iklim değişikliğinin ortasındayız ama biz böyle gidersek çok daha hızlanabilir, çok daha büyük afetlerle karşılaşabiliriz. Yine bir şey geldi aklıma, örneğin buzul erimelerine kutuplarda görüyoruz ya Türkiye’deki buzullar da eriyor. Bizim kendi yüksek dağlarımız, 3000 metreden yüksek dağlarımızda da 12 boyunca zirvelerde kalan kalıcı kar kütleleri var, buzullarımız var. Son derece önemli, çünkü bu buzullar yaz aylarında eriyerek su kaynaklarını besliyor aslında. Bunlarda da azalmalar var. Yapılmış araştırmalar var, örneğin şu anda adını hatırlayamadığım bir hocamız tarafından Erciyes buzulunun yıllara göre geri çekilmesi incelenmiş. Yıllık olarak 1-2 metre kadar buzulun küçüldüğü ortaya konmuş. Dolayısıyla buzullar eriyor deyince kutupların değil, Türkiye’deki buzullar da eriyor ve bunları daha sık anlatmamız gerekiyor. 

SB: Çok güzel özetlediniz hocam, sağ olun ama ne yazık ki sizin de söylediğiniz gibi insanlar gözleriyle görüp bir felaketi yaşamadıktan sonra bunu algılayamıyorlar. Bakın ocak ayının ilk haftasında bahar havası var, barajlar da su seviyeleri çok azaldı, bu yaz aylarında Temmuz, Ağustos’ta bu tarz bir durumla karşı karşıya kalabilirdik. Biz Ocak ayındayız, eğer doğru dürüst bir yağmur yağmaz ise yazı beklemeden ilkbaharda filan herhalde İstanbul ciddi bir su sıkıntısı yaşayacaktır. Bu program sırasında biz 3 parça çalıyoruz, hem de sizi dinlendirmiş oluruz. Umarım seversiniz, ilk parçamızı benim yeni tanıdığım bir müzisyen, bir grup Nihan Devecioğlu ve Singles’tan dinleyeceğiz. Prof. Dr. Doğanay Tolunay kırmayıp bize vakit ayırdılar, kendileriyle biraz pandemilerin gerçek nedenlerine, ekolojik kriz, ekolojiye dikkat etmeden, onu göz ardı ederek büyümenin bedellerini konuşuyoruz ve tabii iklim krizini. Evet Ayşegül söz sende.

AT: Ben sizin sunumlarınızdan öğrendiğim bir cümleyle başlamak istiyorum, Churchill’in bir sözü “bu son değil, hatta sonun başlangıcı bile değil, sadece başlangıcın sonu” deniyor. Ondan dolayı bu pandemi evet son değil. “Aslında Kyoto ve Paris anlaşmaları bir çözüm müdür?” diye sormak istiyoruz. Burada küçük bir giriş de yapmak istiyorum, sadece buna imza atarak çözüm olur mu? Çünkü bir yerde de çok büyük bir iktisadi sistem duruyor, bir ekonomi duruyor, bu ekonomide işte yeşil ekonomiden söz ediyorlar, yavaş ve zinciri kısaltılmış gıda zincirlerinden söz ediyorlar. ‘Şimdi buradacılar’dan, bisiklet tamircilerinden söz ediyorlar, hareketliliğin sadece arabayla olmamasından söz ediyorlar. Buna da bir ‘külkedisi ekonomisi’ diyorlar. Bir yanda duran ekonomi var ama herhalde bu ‘külkedisi ekonomisi’ni de Paris sözleşmesi, Kyoto sözleşmesiyle birlikte baloya da çağırmamız gerekiyor. Bu bir çözüm müdür? Başka neler yapılabilir?

“Sera gazı salımları acilen yarı yarıya düşmeli”

DT: Tabii bunları konuşurken iklim değişikliği olsun pandemi olsun diğerlerini aslında bir sistem sorgulaması yapmadan çözüm üretmek de pek mümkün değil. Çünkü örneğin işte konuşmanın başında söyledik, Wuhan’da çıkan bir salgın nasıl oldu bu kadar kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına aldı? Küreselleşmeyi tartışmadan buna çözüm de üretemezsiniz ya da iklim krizi veya iklim değişikliği özelinde nedenlerini çok iyi bilmemiz gerekiyor ve buna göre de çözüm üretmemiz gerekiyor. O nedenleri net olarak ortaya koymadan çözüm de üretemeyiz. Evet fosil yakıtları suçluyoruz işte petrol, kömür, vs. ama fosil yakıtı tüketirken de niye bunları kullanıyoruz? Daha ucuz olduğu için, çeşitli lobi faaliyetlerini, lobici işte bu kömür ve petrol ve enerji lobilerinin etkilerini biliyoruz. Bir taraftan da şu göz ardı ettiğimiz aslında küresel ısınmayı çok arttıran ya da temelinde altında enerji tüketimini arttıran bir şey de var. Bizde tüketim çılgınlığı var yani toplumda sürekli ekonominin dönmesi için bir şeyler almaya zorlamak var, hatta işte üretim-tüketim olsun diye pandemideki o kuralları bile yeterince uygulamıyoruz. İşte kapanmayı falan bile gerçekleştiremiyoruz. O nedenle bunun mutlaka sorgulanması gerekiyor.

Bazıları ütopik olabilir işte sizin söylediğiniz küçülmedir, vs. külkedisi şeyleri ama bunlara bir yerden başlanması, en azından tartışılması gerekiyor. Çünkü böyle gidersek içinde bulunduğumuz iklim krizinin çok uzak olmayan bir zamanda çok daha fazla etkisinin olacağını biliyoruz. Bunu çeşitli senaryolara göre yapılan modeller var. Niye senaryolar üzerinden gidiyoruz? Çünkü böyle gidersek nasıl olur, önlem alırsak nasıl olur? Geleceği bilmediğimiz için ve Ayşegül Hanım sormuştu “çok yakın bir gelecekte 2040 yılında ne olur?” Bugüne göre yani uzun yıllar ortalamasına göre 2-3 derece daha ısınabiliriz, bugün 1 derece kadar Türkiye ısındı, 1-1,5 belki 2 derece bölgelere göre değişiyor, 2040 yılının içinde ısınabiliriz, 2040 yılına kadar. 2070’de bu 4 dereceye çıkabilir, 100 yıl sonunda 5-6 dereceye çıkabilir. Bu işte güneydoğu Anadolu’da, Ege ve Marmara’da farklı, diğer bölgelerde farklı şekilde kendini gösterebilir. Sağanak yağış, daha doğrusu yıllık toplam yağışlarda da ciddi değişimler bekleniyor. Yıl içindeki dağılımlarında değişimler bekleniyor, işte yağışların kış aylarında toplanması hiç arzu etmediğimiz bir şey, özellikle bahar aylarında yağacak ki tarım açısından da suya ihtiyaç var. 2040’a kadar %20 kadar azalabilir, 2070’e kadar bu biraz daha artabilir, yüzyıl sonunda ise %30’a çıkabilir yağış azalmaları. Kyoto niye önemli? İşte önemliydi uygulanmadı oraya gelecek olursak, zorunluluk vardı, herkes elini taşın altına sokacak, özellikle gelişmiş ülkeler bunu yapacak gibi zorunluluklar vardı ki kimse buna uymadı. AB’yi kısmen sayabiliriz ama AB’de bu sera gazı indirme taahhütlerini sorgulanabilecek yöntemlerle yaptı. Örneğin çimento sektörünü kendi sınırları içinden çıkarttı, ne oldu? Türkiye’ye geldi! Dolayısıyla bu ne kadar etiktir, ne kadar doğrudur, sera gazı salımlarını azaltmış mıdır AB? Bunların sorgulanması gerekiyor. Böyle olunca da biz çok arttırdık, hani 90 yılına göre Türkiye’nin sera gazı salımları %170 gibi arttı, 2 katından daha fazla arttı ve dünya üzerinde sera gazı salımlarını en fazla arttıran ülkeyiz. Tabii bu Kyoto olmayınca, çok başarılı olmayınca ve sera gazı salımları azalmadı, sürekli arttı. Sonra 2015 yılında bu Paris anlaşması gündeme geldi, orada artık zorunluluktan “sera gazı salımlarını zorunlu olarak azaltmaktan vazgeçelim, gönüllülük esası yapalım” dendi. Bütün ülkelere “siz ne kadar azaltacaksınız 2030 yılına kadar?” diye soruldu. Bütün ülkelerden 2030 hedefleri geldi, alt alta koyup topladılar, bir baktılar ki o zaman 2015 yılıydı, yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit eşdeğeri salımı vardı, 2030 yılı rakamlarına baktılar 60 milyar ton gözüküyor. Yani gönüllü olarak da kimse taşın altına elini koymamıştı ve bu 2030 yılında konulan 60 milyar ton yani olacak ön kestirimlere göre, 2020 yılı açıklanmadı, 2019 yılında 59 milyar tona çıkmıştı.

Yani hiçbir şekilde azalmıyor, sürekli artmaya devam ediyor, sadece 2020 yılında pandemi nedeniyle bir miktar %7 kadar azalma olacağı tahmin ediliyor. Dolayısıyla Paris de bekleneni vermedi ve çok çok acil olarak adım atılması lazım, örneğin Paris’te bu dillendirildi. 2030 yılına kadar bugün 1,1 derece kadar olan küresel ısınmayı 1.5 derecenin altına düşürebilmemiz için yıllık bugün 60 milyara dayanmış olan sera gazı salımlarımızı acil olarak 25 milyar tonlara, yarı yarıya düşürmemiz gerekiyor. Bunun çok çok uzağındayız ve üstelik 2050 yılında net 0 karbon hedefi yapmamız lazım, yani atmosfere verilenle atmosferden alınanı sıfırlamamız gerekirken maalesef çok çok uzağındayız. Yani Paris de Kyoto da çözüm olamadı iklim değişikliğine. 

SB: Bir sorum olacak ama o soru biraz önce bir edebiyatçının yani Ayşegül’ün söylediği gibi edebi ve güzel olmayacak, yani direkt soracağım! Kendisi böyle külkedileriyle süsledi, masal dünyasına götürdü ama ne yapayım bende o yetenek yok! Bütün bunlar iyi, hoş, siz çok güzel anlattınız, gerçekten çok anlaşılır özetlediğiniz bu Kyoto ve Paris anlaşmalarının önemi ve başarısızlığı, nereye geldik? Örneğin Avrupa ülkeleri “evet biz ekolojiye çok önem veriyoruz, çok çağdaşız” deyip ondan sonra üretimlerini farklı ülkelere örneğin Türkiye’ye kaydırmaları ama global küresel olarak sorunun aynen devam etmesi, bu çok önemli bir nokta! Buna baktığımız zaman şöyle bir şey çıkıyor karşımıza, örneğin pandemi döneminde ki Ayşegül’ün de bahsettiği o küçülme ‘her alanda’ küçülme, bu önemli. Küçülme, daha mütevazı olma ama bir yandan karşınızda başarı dediğimiz şeyin daha fazla kazançla eş anlama geldiği bir neoliberal dünya var. Zannedildi ki bu pandemi döneminde bütün bu neoliberal ekonomileri yöneten, bunların lokomotifliğini yapan kişiler, kurumlar, gruplar bunlar birazcık başlarını ellerinin arasına alıp “biz ne yapıyoruz, dünyayı nereye sürüklüyoruz?” diye soracaklar. Benim görebildiğim, izleyebildiğim kadar -eğer yanlış bir şey söylüyorsam lütfen düzeltin- hiç öyle olmadı. Varsıl insanlar varlıklarına varlık kattılar bu süreçte bile. ‘Bu süreçten, bu değişimden nasıl daha fazla kâr elde ederiz?’ konusu ağır bastı o insanlarda. “Biz bir hata yapıyoruz, biz büyük bir yanılgı içindeyiz, paradigmamızı değiştirmeliyiz” şeklinde düşünülmeli. Yine biraz idealist gibi görülen ekolojiye önem veren gençler arasında ciddi bir uyanış, ciddi bir konuyla ilgili kaygı, bir şeyler yapma endişesi, isteği var ama sanıyorum Seha Meray’ın kitabıydı sanıyorum ‘Su başlarını devler tutmuş’, bu başlıkta olduğu gibi pek yöneticilerde çok fazla bir şey olmuyor. İşte ‘Trump giderse Biden gelirse iyi olur’ ‘Ahmet giderse iyi olur, Mehmet gelirse iyi olur!’ Böyle olmuyor ve doğrusunu isterseniz ben çok iyimser değilim, çok büyük felaketler yani şu içinde bulunduğumuz pandemideki can kaybı, ekonomik kayıp, işsizliğin artması ve birçok sosyal olumsuzluk yaşıyoruz. İnsanlar bundan bile ders çıkartmıyorlar ya da yöneticiler yahut o birtakım şeyleri değiştirme konumunda olan insanlar. Demek ki daha büyük felaketler lazım herhalde! Bilmiyorum katılıyor musunuz bu karamsar tabloya?

DT: Katılıyorum çünkü bunu ben ilk 1 Nisan’da bir yazı yayınlamıştım, “buradan ders çıkartır mıyız?” diye bu soruyu kendi kendime sormuştum ve şöyle bitirmiştim “korkarım ki bundan ders çıkartmayacağız, tam tersine pandemiyle birlikte oluşan ekonomik krizi atlatmak için doğayı tahrip edecek projeler artacak” diye yorumlamıştım ve bu yönde oldu. Çünkü özellikle yine çok arttı Türkiye’de bu maden ve diğer faaliyetler. Bu tamamen “ülke olarak ekonomimiz kötüleşti, bakın buradan biz şu kadar ihracat yapıyoruz” şeklinde hatta yasalar, kanunlar falan değiştirilerek, bunlara teşvikler verilerek hatta çok daha yeni biliyorsunuz bir iki gün önce yurt dışındaki madencileri çekmek için cumhurbaşkanlığı ofisinden bu yönde açıklamalar yapıldı “biz madenciler için her türlü kolaylığı sağlıyoruz” diye. Dolayısıyla ders çıkarmak bir yanda aslında burada krizden fırsat yaratıldı. Bunu yapmaya çalıştılar ve maalesef insan doğasına da bunun aykırı olduğunu düşünüyorum çünkü yine çeşitli konuşmalarda gündeme gelmişti “ders çıkartılır mı?” diye “çıkartılmaz” dedim çünkü insanoğlu büyük felaketlerden ders çıkartsaydı ikinci dünya savaşı olmazdı. Yani birincisinden ders alırdınız, ikincisine ne gerek vardı? Sonrasında biz niye üçüncü dünya savaşını tartıştık. Dolayısıyla bu çok mümkün değilmiş gibi geliyor ama hep söylüyoruz, böyle giderse de çok daha büyük felaketler bizi bekliyor sadece pandemi değil. İşte iklim krizine bağlı olarak afetler veya ekolojik kriz diyelim daha uzun çerçeveye çıkartalım, maalesef bizi bekliyor. 

AT: Aslında ben felaket demekten rahatsız oluyorum çünkü felaketin kökü ‘felek’tir ya! Bu kadersel filan değil kendimiz yazıyoruz kaderimizi biraz! 

SB: Ayşegül edebiyatçı olduğu için demiştim!

AT: Son olarak gençleri soralım mı? Çünkü çocukların, gençlerin ama çok küçük olan ilk gençlik çağındakilerin inanılmaz bir bu konuda duyarlılığı var. Mesela benim bir çalışma arkadaşımın çocuğu kumsalda kumla oynuyormuş, bir bakmış annesi, kulağını dayamış denize “ben ondan kumu aldım, şimdi denize teşekkür ediyorum bana kumundan verdiği için” diyor. Son derece duyarlılar, bu konuda neler söylemek istersiniz? Bence dünyadaki birçok karar vericide belki sıkıntılar olabilir ama gelecekle ilgili umutlu olabiliriz. Bir de kadın liderler var, Yeni Zelanda’da şeylerin parlamentosu konuşuluyor artık bir nehre de milletvekilliği hakkı verildi. Belki onlar da umutlu olabileceğimiz şeyler. 

“Talepkâr olmamız gerekiyor”

DT: Kesinlikle. Öncelikle hakikaten ne güzel, inşallah o doğadan özür dileyen, doğayı anlayan çocuklarımızın sayısı artar ve onları gören anne-babalar da yola gelirler diyeyim. Şimdi gençler niye bu kadar ilgili? Kendi derslerimde de anlatıyorum, örneğin daha bu hafta içinde verdiğim derste aşağı yukarı 2000 doğumlu öğrencilerim vardı ve bu 2000’li öğrencilere ben şunu söylüyorum “arkadaşlar ne zaman emekli olacaksınız?” ortalama 2060-65 yıllarında olacaklar Türkiye şartlarında. O zamanlar Türkiye’nin durumu ne olacak hiç düşündünüz mü? Bakın az önce de o senaryoları verdim, 2065 yılında Türkiye bugüne göre 3 derece daha sıcak olabilir, yağışlar %20 kadar azalmış olabilir ve bu yağış azalması, %20 azalma, ortalamalardan 20 aşağı olması ne demek biliyor musunuz? 2008 kuraklığını yaşadık biz hatırlarız yani 12 yıl önce, bugüne kadarki son 50 yıl içindeki en kurak yıldı, ortalamaların %22’sinden daha düşük gerçekleşmişti. O tür 2008 yılına benzer kuraklıklar yaşayabileceğiz. Bakın o çok uzak bir gelecekten bahsetmiyoruz. Bugünkü kuşağın, bugünkü 20 yaş civarındaki gençlerin hayatta, yaşam süreleri içinde görebileceğimiz etkilerden bahsediyoruz. Bu nedenle gençler buna karşı çok daha etkililer. Tabii Greta Thunberg’i unutmamak lazım, onun çok ciddi etkisi oldu, en azından bu gündeme gelmesi. Bazen eleştirildi ya da politik olmakla suçlandı ama o Trump’la atışmaları, bakın onun üzerinden de bu "Sakin ol Donald, Sakin ol!" demesi üzerinden 1 yıl geçti ama o kadar uzunmuş gibi geliyor ki o zaman dilimi. Bunlar çok etkiledi ve özellikle sosyal medya, basında giderek bu konuların daha çok gündeme gelmesiyle birlikte gençler bu konulara çok ilgi gösteriyor. Çok da iyi yapıyorlar! “Niye?” diyeceksiniz, bizim yaş kuşağımız, bizden daha üst taraflar, özellikle karar vericiler çok uzun vadeli düşünmüyoruz. Yani 2070 yılında ben yaşarsam 100 yaşımı geçmiş olacağım ki mümkün değil neredeyse! Ya da herhangi bir siyasinin hedefi en yakın seçimdir, yani nedir? Türkiye koşullarında bütün siyasiler şu anda 2023 hedefli, odaklı düşünüyorlar. 2023’te kim iktidara gelecek, kim başkan olacak, aday olacak? Neler yapılacak? O seçimi kazanmak üzere bütün söylemler genişliyor çünkü 2023 sonrası veya 2040-2050 için konulacak hedefler kamuoyunda karşılık bulmuyor. Bulmayacak diye düşünüyorlar ama bunun için de şunun yapılması lazım, mutlaka hangi yaş grubundan olursa olsun mutlaka bizim siyasilere, karar vericilere iklim değişikliği konusundaki ısrarımızı iletmemiz, farkındalığımızı söylememiz ve talepkâr olmamız lazım.

Bize 2-3 yılda bir seçim dönemlerinde bize gelen siyasileri mutlaka köşeye sıkıştırıp “böyle şeyler bizi bekliyor siz bu konuda hangi adımları atacaksınız?” diye sormamız gerekiyor. Bunu biz vatandaş olarak gündemimizde birinci sıraya almazsak siyasilerin de hiçbir zaman birinci sıraya gelmez. O nedenle bu gençlerin ısrarını, daha aktif olmasını çok anlamlı buluyorum ve onlar çok daha uzun iklim değişikliğinin etkisinde kalacaklar. Sadece iklim değişikliği deyince sıcaklık artışı falan diye düşünüyoruz ama o olumsuz etkileri, afet dediğimiz felaket demeyelim de olumsuz etkiler diyelim, onlardan daha fazla etkilenecek onlar. Hatta onların doğmamış çocukları belki çok daha fazla etkilenecek, o yüzden çok takdir ediyorum gençleri. İşte elimizden geldiğince yol göstermeye, yardımcı olmaya çalışıyoruz. 

SB: Sizin öğrencilerinizin yaklaşımı nasıl oluyor siz bütün bunları konuştukça, onlarla konuştukça, anlattıkça?

DT: Çok uzak bir gelecekmiş gibi geliyor yani o 2070’lerden bahsettiğimiz zaman aynı onlar gibi ve şu anda gençler çok fazla geleceği düşünmedikleri, hayal kurmadıkları, kendilerini bir yerlerde görmedikleri için daha çok anlık yaşıyor büyük çoğunluk gençlerin. Örneğin iş mülakatlarında sorulur ya “5 yıl sonra, 10 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?” çoğu gencin ben 5-10 yıl sonra kendini nerede gördüğünü düşünmediğini görüyorum. Biraz iş kaygısı, gelecek kaygısı, vs. de olabilir, çünkü çok büyük işsizlik sorunu olabilir, o nedenle böyle uzun vadeli çok fazla düşünmediklerini değerlendiriyorum, daha çok günübirlik düşünceler ama bunu söylediğimde hakikaten şöyle bir durup, düşünüp hakikaten çok uzak bir gelecek değil, yani 2065 yılı aslında bugünkü 20 yaşındakinin emeklilik yaşı. Şöyle de örneklendiriyorum, bugün emekli olacakların en büyük hayali nedir? Ege veya Akdeniz’de bir tatil köyünde, kıyı kasabasında bir yer almak, orada yerleşmektir ama o zamanlar 2065 yılında belki Türkiye’de bunu bulamayacaklar, Karadeniz kıyıları olabilecek, belki de daha kuzeydeki başka ülkeleri hayal edecekler emekliliğini geçirmek için daha uygun şartları olduğu için. O nedenle özetle şunu diyeyim, çok uzak gelecekten bahsetmiyoruz yani!

SB:Evet, evet.

DT: İnsan hayatının içinde olabilecek değişikliklerden bahsediyoruz. 

SB: Benim gençliğimde ‘komünistler Moskova’ya!’ diye bir slogan vardı, herhalde ‘emekiler Moskova’ya!’ filan gibi bir slogan olacak.

DT: İhtimal dahilinde çünkü oralar daha ılıman iklim koşullarına sahip olacağı için daha yaşanabilir olacak.

SB: Ben susayım Ayşegül son soruları sor istersen, çünkü vaktimiz bitmek üzere.

AT: Aslında birçok şeyi sorduğunuza inanıyorum, yalnız sosyal medyadan şu su konusuyla ilgili çok soru geliyor, hatta şöyle sorular da geliyor “bu yağmur neden yağmıyor?” diye sorular geliyor. Belki son olarak su konusuna bir kez daha değinip hani çok yakın bir risk, onunla bitiririz?

DT: Tamam hemen bir iki dakika içinde özetlemeye çalışayım.

SB: Lütfen.

DT: Şu anda yağmamasının en büyük sebebi bizim kuzeyimizde bir yüksek basınç sistemi oluştu, meteorolojik bir olay gibi gözüküyor, o nedenle uzun sürdü. Yağmur olmuyor ama takip edebildiğim kadarıyla bugünden itibaren bir yağış bekleniyor. Yani önümüzdeki 3-5 gün ciddi bir yağmur gelebilir. O bizi birazcık rahatlatabilir ama bu şu an için kuzeydeki basınç sisteminden bu sıcaklıklar böyle gidiyormuş gibi değerlendirilebilir ama baktığımızda o yüksek basınç sisteminin orada oluşması aslında iklim değişikliğinin etkisini görüyoruz, yani bu da iklim değişikliğinin bir etkisi. Yapılacak çok şey var, kısa vade, orta vade, uzun vade ama sadece su odaklı politikalarla bu işi çözemeyiz. Kısa vadede yapacağımız şey su tasarrufu olacaktır mutlaka ama insanlara su tasarrufunu nasıl yapacakları konusunda bakın bu kadar konuşuyoruz, halen bilgisi yok gündeme gelmiyor, çok sık anlatmamız lazım. Su tasarrufunu sadece kurak zamanlarda değil, her zaman yapmamız lazım. Örneğin geçen sene biz 2020’nin başında yağışlar ortalamanın üstündeydi bu zamanlar, o zaman yapmış olsaydık İstanbul barajları %100 dolulukla yaza girebilirdi. Su tararrufu yapmadık %67 dolulukla yaz aylarına girdik. Bakın maksimum %67’ye çıktı, sonra %20’nin altına düştü. %30 daha fazla olsaydı bugün barajlarımızda %50’lerde doluluk olacaktı, o yüzden su tasarrufunu her zaman yapmamız lazım. 

AT: Hocam 3 tane öneri verebilir misiniz bize su tasarrufu için?

DT: Tabii, su havzalarını tahrip etmeyeceğiz, yapılaşmaya açmayacağız ve mega projelerle yok etmeyeceğiz işte Kanal İstanbul’a veya diğer şeylerle. İki, tarım ve sanayi, çok su tüketen sanayi sektörlerine odaklanmamız lazım. Tarımsal sulama suyunu mutlaka azaltmamız gerekiyor, %70’ini orada kullanıyoruz, termik santraller çok ciddi su tüketiyor, kömürle çalışan termik santrallerden vazgeçmemiz lazım. Üçüncüsü de yeraltı sularını mutlaka ve mutlaka korumamız lazım, yeraltı kaynaklarımızı çok hoyratça tüketiyoruz, bilinçsizce tüketiyoruz. Yeraltı suları iklim değişikliği açısından gelecekteki en önemli bizim o kuraklıkları atlatmaktaki en önemli argümanımız, kaynağımız olacak. Buna da dikkat etmemiz gerekiyor. Ormansızlaşma, arazi kullanım değişiklikleri falan da var ama en önemlisi dediğiniz için burada kestim. 

SB: Yağmur duasını unuttunuz galiba!

DT: O da olabilir, yani inanan çok sayıda insan da var ama önce kendi tedbirimizi alacağız sonrasında Allah’a dua etmemiz gerekiyor. 

SB: Peki, çok teşekkürler hocam. 

DT: Sağ olun!

SB: Ben gerçekten bize vakit ayırdığınız için ve bu çok güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim. Sağ olun, sizinle program yapmak çok güzeldi. Ayrılırken dün Amerika’da olup bitenler, Washington’da Kongre Binası’nda olup bitenleri dün sabah Ömer Madra ile konuşurken kendisi Serge Gainsbourg’un Fransız ulusal marşını Marseiz’i böyle birazcık ironik bir şekilde seslendirmişti. Birçok aşırı sağcı ve milliyetçi konserini basmışlardı. Serge Gainsbourg’un bu parçasını dinleyerek veda edeceğiz. Tekrar teşekkürler hocam, sağ olun!

AT: Teşekkürler. 

DT: Ben teşekkür ederim. 

SB: Hoşça kalın, iyi hafta sonları efendim, sağ olun!