Depremin ardından İzmir: Dr. Lütfü Çamlı ile söyleşi

-
Aa
+
a
a
a

Önce Sağlık'ta Ayşegül Tözeren ve Selim Badur'un konukları İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Lütfü Çamlı ile İzmir depreminin etkilerini pandemi ekseninde konuştu. 

Önce Sağlık
 

Önce Sağlık

podcast servisi: iTunes / RSS

(6 Kasım 2020 tarihinde Açık Radyo'da Önce Sağlık programında yayınlanmıştır.)

Selim Badur: 95.0 Açık Radyo'da bir cuma günü 6 Kasım 2020 tarihinde Önce Sağlık programında yine birlikteyiz. Yeni yayın döneminin ilk Önce Sağlık programı ve ülkemiz hem pandemi hem de doğal afetlerle birlikte böyle sıkıntılı bir süreç yaşamakta. Bu konuyla ilintili olarak çok önemli değerli bir konuğumuz olacak, kendisini Ayşegül tanıtacak. 

Ayşegül Tözeren: Konuğumuz İzmir Tabip Odası (İTO) Başkanı Dr. Lütfü Çamlı. Siz görmüyorsunuz belki, bizim sosyal medya hesaplarımızı takip edenler görüyordur fotoğraflardan; aslında biz çadır kente bağlıyız şu anda, Lütfü hocamız da çadır kentte değerlendiriyor sağlık durumunu. Biz Lütfü hocayla aslında İzmir'deki pandemiyi konuşmuştuk ama tam da Açık Radyo'nun dediği gibi “şimdi ve buradayız!” Şu anda bambaşka bir şeyi pandemiyle birlikte konuşacağız; depremi, Ege denizinde meydana gelen depremi. İsterseniz öncelikle bir başsağlığı dileyerek açalım; başta İTO genel sekreteri Seha Yüksel'e sabırlar dileyelim ve tüm İzmirliler, yakınlarını kaybedenlere başsağlığı diyelim, yaralılara da şifa dileyelim. Böyle bir dilekle açalım öncelikle programı isterseniz. 

SB: Sağ ol Ayşegül! Her ikimiz için de duygularımızı dile getirdin. Lütfü hocam çok te şekkürler, bu sıkıntılı, karışık, karmaşık ve yoğun dönemde bize vakit ayırdınız. Ben görüyorum, Ayşegül'ün de belirttiği gibi bizimle çadırkentten bağlantı kurduğunuz için teşekkürler, tekrar hoş geldiniz!

Lütfü Çamlı: Hoş bulduk! Çok teşekkür ederim, iyi yayınlar diliyorum. Bu dönemdeki geçmiş olsun dilekleri ve taziye dilekleri gerçekten dayanışmaya iyi geliyor. Çok acılı günler geçiriyoruz şu anda İzmir'de, ben tekrar çok teşekkür ederim desteğiniz, iyi dilekleriniz için.

SB: Sağ olun hocam, çok teşekkürler. Evet Ayşegül nereden başlayalım?

AT: Lütfü hocama öncelikle İzmir'de yaşayan bir kişi, İzmirli olarak bir soru sormak istiyorum. Bayraklı'nın bu kadar risk taşıdığı bilinen bir şey miydi? Orada birçok ev yapılmış, ben izlediğim videolardan yeni evlerde olduğunu görüyorum. Belki çoğu insan şunu düşünerek “a bu yeni evdir, depreme dayanıklıdır” diye taşınan da çok kişi olduğunu hissediyorum çünkü böyle videolar da yansıdı. Böyle riskli olduğu biliniyor muydu Bayraklı'nın? Bir de bağlantılı bir sorum var, biz tabii tabip odası olarak da vefat eden sağlık çalışanlarının yakınlarını da takip ettik ve yüksek sayıda olduğunu gördük. 10'un üzerindeydi vefat eden sağlık çalışanı ve sağlık çalışanı yakını sayısı. Biz algıda seçicilik mi yapıyoruz onu da bilmiyorum gerçekten. Bu kadar sağlık çalışanının bölgede yaşaması tesadüf müdür? 

LÇ: Öncelikle İzmir biliyorsunuz bir deprem bölgesi, daha önce de İzmir'de değişik depremler olmuş. Bayraklı bölgesi aslında bir bina için çok uygun olan bir alan değil, orası daha önceden bir tarım alanı, baklasıyla, bamyasıyla ünlü bir tarım alanı. Fakat zaman içinde hızlı yapılaşma, hızlı bir inşaat rantı oraları, tarım alanlarını konut alanı haline çevirdi, betonlaşmadan orası da nasibini aldı. Hatırlarım, üniversite yıllarımda orası çok güzel bir tarım alanıydı. Alüvyonal bir bölge, zemin tamamen gevşek, o yüzden depremin en yoğun hissedildiği alanlardan biri oldu. Orasının yeni konut alanına açılması ve daha sonra yeni imar değişiklikleriyle özellikle ticaret merkezlerinin oraya kayması ve İzmir o İstanbul'da görmeye alıştığımız büyük gökdelenlerinin bir anda orada tekrar dikilmesi, çevredeki imar rantını da arttırdı ve yeni konutlar yapıldı. Aynı zamanda o bölge hastanelere, örneğin Ege Üniversitesi'ne ya da Bornova hastanesine yakın, tam bir geçit alanı aslında Karşıyaka ile Konak bölgesi arasındaki ara bir bölge. Sağlık çalışanlarının da yoğun olarak tercih ettikleri bölgelerden biri hastanelere yakınlığı ve yeni konut alanı gibi bilinmesi nedeniyle. Ne yazık ki bu yüzden doğrudur, 20'ye yakın sağlık çalışanı ve sağlık çalışanı yakınını depremde kaybettik. Tabii çok üzücü bir durum bizim için, çok canımız yandı ama bu bir kere daha gösterdi ki inşaat sektöründe ciddi bir kontrolsüzlük var. Yani buralara nasıl yapı izni verildiği, bu yapıların nasıl kontrol edildiği, hala mevzuata uygun olmayan inşaatlar sık sık gündeme gelen imar afları hala bu olaylardan ders almadığımızın bir göstergesi. 99 depreminden sonra sanki bu konunun üzerine gidiliyor gibi bir hava yaratıldıysa da hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Şu anda hafif hasarlı, orta hasarlı, şiddetli yıkılmak üzere olanların hepsini topladığınızda 1000'e yakın bina var İzmir'de bu depremden bir şekilde etkilenen. Buca Seyfi Demirsoy hastanesi ki büyük bir eğitim-araştırma hastanesidir, boşaltıldı. Bayraklı bölgesinde 3 ASM girilemez durumda yani hasarlı. Bizzat Bayraklı İlçe Sağlık Müdürlüğü binası hasarlı, girilemiyor. Açıkçası gerek sivil binalar gerekse kamu binaları bu depremden önemli ölçüde hasar gördüler. 

AT: Sağlık hizmetlerinde aksamaya yol açar mı? Kamu binalarının da hasarlı olması tabii çok üzücü. Sağlık hizmetlerinde bir aksama var mı? Nasıl yerine konuluyor oradaki sağlık hizmetleri, bir planlama var mı sizin bildiğiniz Lütfü hocam?

LÇ: Tabii şöyle, bu depremde sağlık çalışanları da depremzede oldular. Şu anda çadırlarda kalıp ama bir yandan da sağlık hizmetini sürdürmek için sabah mesaiye gidip akşam çadırına dönen sağlık çalışanlarımız var. Ciddi anlamda bir hizmet aksaması olduğundan belki bahsedemeyiz, lokal aksamalar var. Örneğin bu üç ASM'deki nüfus şu anda aile sağlığı merkezleri yıkıldığı için diğer aile sağlığı merkezlerine gitmek durumunda kalıyorlar ve tabii kayıt sistemleri, vb. bunların hepsi altüst olmuş durumda ama bir bütün olarak baktığımızda ciddi aksamadan bahsedemeyiz. Burada belki şu konuşulabilir, biliyorsunuz ülkemizde ve bütün dünyada bir pandemi var, bu pandemi de giderek artıyor. Özellikle havaların soğuması, sonbahardan sonra kışa doğru gittiğimiz bu dönemde bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ama özellikle İstanbul'da ve İzmir'de son 1-1,5 ayda vakalar 4 katına çıktı. Bugün İzmir'de artık her 4-5 kişiden biri PCR testi pozitif çıkıyor. Böyle bir dönemde uygun olmayan barınma koşullarında yaşamak zorunda kalması on binlerce kişinin, Covid riski açısında ciddi bir kaygı oluşturuyor bizlerde. Çünkü bu toplanma merkezleri gerçekten kontrolsüz kalabalıkların da olduğu bir yer. Dolayısıyla sık sık bu konuda uyarılar yapıyoruz yetkililere. Sağlık hizmetlerinde şu anda aksama yok ise de bu konudan dolayı önümüzdeki yakın süreçte birtakım sıkıntılar yaşayabileceğimizi düşünüyorum. 

SB: Çok önemli noktalara değindiniz hocam, sağ olun! Bu arada bir not iletmeme lütfen izin verin, arada hışırtılar duyuluyorsa ki kendisi şu anda çadır kentte ayakta ve rüzgâr altında bu programı yapıyor. Onun için, açık alanda olduğu için rüzgârın sesi fondaki bu hışırtıya yol açmakta, lütfen başka bir sorun olduğunu zannetmeyin sevgili dinleyicilerimiz. Hocam şu anda bulunduğunuz çadır kentte kaç kişi ağırlanmakta ve tek bir büyük çadır kent mi var? Sizin arkanızda görebildiğim kadarıyla düzgün birtakım çadırlar kurulmuş, buradaki koşullardan biraz bahsedelim isterseniz? 

LÇ: Tabii aslında 20'ye yakın irili ufaklı çadır merkezi, geçici merkezi var, bunlardan en büyüğü şu anda içinde bulunduğum Aşık Veysel rekreasyon alanına yapılmış olan çadır sahası. Burada iki başlı bir yönetim var; bir yerel yönetimlerin yaptığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin oluşturduğu çadırlar var, yaklaşık 80 adet çadır var orada. Bir de AFAD'ın yaptığı yaklaşık 300'e yakın çadır var. Tüm İzmir'de şu anda bilebildiğim kadarıyla 2000'in üzerinde çadır var. Bunların bir kısmı AFAD'ın kontrolünde bir kısmı ise yerel yönetimlerin, belediyelerin kontrolünde. Burada bunu ısrarla niye söylüyorum? Bir koordinasyon yok, AFAD ne yazık ki bu çadırkentlerin kontrolünde bir işbirliğine yanaşmıyor. Gerek yerel yönetimlerin gerekse bu konuda deneyimi olan STK'ların başta İTO, MMO, gibi yani Psikologlar Derneği'nden İnşaat Mühendisleri Odası'na kadar birçok meslek örgütü bu afette bilgi birikimi, personel donanım, vs. destek vermek istiyorlar ama ne yazık ki taleplerimize ve ısrarlarımıza rağmen bu yapının içine dahil edilmiyoruz, bu taleplerimiz ciddiye alınmıyor. Böyle bir sürü tabii ihlal ve yanlışlıklar da görüyoruz. Örneğin içinde bulunduğumuz Aşık Veysel rekreasyon alanı bizim ilk geldiğimiz dönemde tamamen çevresi açık, herkesin girip çıktığı, hiçbir güvenliğin olmadığı dolayısıyla içeride barınanların 4-5 katı daha fazla ziyaretçi, meraklı, olayı görmek isteyen ya da gönüllü, bir şeyler yapmak isteyen insanlarla dolu. Bu kontrolsüz kalabalık hakikaten 2-3 gün hakikaten çok ciddi bir sorun oluşturdu. Bunun için defalarca AFAD yöneticileriyle konuştuk. Daha bugün etrafı çitle çevrildi, giriş-çıkış bir şekilde kontrol altına alınmaya başlandı. Her 4-5 kişiden birinin pozitif olduğu bir kentten bahsediyoruz test olarak ve burada insanlar zaten zor koşullarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu tedbirin alınması bile çok geç ve çok zor oldu. Keza daha birçok konuda önerilerimiz var, itirazlarımız var, görüşlerimiz var ama ne yazık ki bizimle işbirliğine yanaşmayan bir anlayış. Aslında biz bu anlayışa yabancı da değiliz, pandemi sürecinde de örneğin sağlık meslek örgütleri, İzmir Tabip Odası, başta TTB olmak üzere pandemi kurullarına alınmadık, görüşlerimiz sorulmadı, bu konudaki uyarılarımız dikkate alınmadı sonuçta üzülerek söylüyorum. Ne söylediysek çıktı, ne konuda uyarı yaptıysak sonradan bunun acısını kat be kat gördük ama en iyisini kendisinin bildiğini düşünen ve hiçbir şekilde diğer meslek örgütleriyle işbirliği ve koordinasyona gitmeyen bir anlayış var. 

SB: Umarım çadır kente sizin, Tabip Odası üyelerinin, Mühendis ve Mimar Odası üyelerinin ya da diğer STK üyelerinin girmesi yasaklanması. Yani beterin beteri var diyelim! 

LÇ: Hiç şaşırmayacağımız bir olay ama zorla da olsa bu vatandaşın toplum sağlığı bizim öncelikli bir görevimiz. Bunun gereklerini sonuna kadar getirmekte kararlıyız. 

SB: Toplumdaki vatandaşların bu durumun farkındalar mı ve buna tepkileri nasıl oluyor? Onlar da bir tabip olarak 

LÇ: Şöyle bir örnek vereyim, belediyenin 80 çadırı var ve bunun 80'e yakını dolu. AFAD'ın 300 çadırı var %40'ı dolu. Ki çok daha kendilerince birtakım şeyler sağlamalarına rağmen böyle bir durum var. İzmir'deki vatandaşlarımız da, ben bu Aşık Veysel için söylüyorum, böyle bir durum var.

SB: Ayşegül bir müzik arası verelim mi?

AT: Bir müzik arası verelim, bir de Lütfü hocam hep ayakta, keşke otursa diyorum ama Lütfü hoca da oturmayı seven birisi değil, onu da biliyorum!

SB: Bir müzik arası verelim, daha sonra belki daha sonra müzik arası vermeyiz ve hocamla programı bitirdikten sonra iki parça çalarız. 

LÇ: Aslında pandemide çadırkentleri ayrıca konuşalım, orada tarama yapılıyor mu? PCR taraması yapılıyor mu çadırkentte? Çünkü toplu alanlar olduğu için belki bulaş riski olabilir, açık alan olması da yine bir bulaşmama açısından belki bir durum oluşturabilir ama ne olursa olsun çadırların içinde toplu yaşadıklarını tahmin ediyorum. Bir de tabii şunu soralım, bu depremden önce nasıldı durum? Pandemide İzmir'in durumu nasıldı depremden önce? Tabii bu irili ufaklı birçok çadırkent diyebileceğim geçici barınma alanları var. Bunlardan bazıları planlı bir şekilde kuruldu, bazıları ise vatandaşlar yıkılan evlerini terk etmek istemedikleri için evlerinin hemen yanındaki ya da karşısındaki parklarda kendileri battaniyelere sarınıp kalmak isteyince mecburen belediye oralara da 6-8 çadırlık küçük geçici barınmalar oluşturdu. İnsanlar evlerini terk etmek istemiyorlar, çünkü şu korku da var, yani hırsızlık ya da soygun olabilir kaygısı taşıyorlar. O yüzden şimdi onları oralardan daha nispeten altyapısı olan bu büyük çadır kentlere ulaştırmak için onların evlerinin önlerine güvenlik görevlileri konulmaya başlandı. Burada Covid tarama testi bilebildiğim kadarıyla dün değil evvelsi gün Sağlık Müdürü ile konuştuğumuzda 3 ya da 4 tane büyük geçici barınma merkezinde Covid numune ama yerleri oluşturuldu. Örneğin bu bulunduğum Aşık Veysel rekreasyon alanında 2 tane Covid tarama testi için numune alma merkezi var. Karşısında bir tane geçici acil ve poliklinik yapan bir sağlık çadırı var. Bugün bir çocuk psikiyatrisi uzmanlarından oluşan bir çadır da kuruldu. Psikososyal destek açısından hizmet verilmeye çalışılıyor ama bu arada özellikle Türk Psikiyatri Derneği, Türk Psikologlar Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği de bu psikososyal desteği vermek için uğraşmalarına rağmen AFAD ve yönetim onların bu hizmeti vermesine izin vermedi. Ne yazık ki bu konuda çok deneyimli, bu tür afetlerde travmaları çok iyi bilen, bu konuda gerçekten hizmet verebilecek olan dernekler gene bu kapsamın dışında tutuldu. Tabii ki bu bölge şu andaki görüntüleriyle Covid açısından ciddi bir risk oluşturuyor ve biz bunu ısrarla yönetimine defalarca belirttik. Çünkü yemekler, kebaplar, bütün belediyelerden, yerel yönetimlerden gelen destekler, STK'ların bir şey yapma çabaları burayı çok cazibeli hale de getirdi birtakım insanlar için. Adeta turistik bir gelip gezmeler de oluyor ve bu bizi hakikaten çok üzüyor. O yüzden mutlaka giriş-çıkışların, burada barınmayan ya da burada görevli olmayan kişilerin bu çadırlara alınmaması için ısrarlı talebimizi sürdürüyoruz. Deprem öncesi İzmir'de Covid giderek artış gösteriyordu ki gerek TTB gerekse İTO taa temmuz aylarında yaklaşan sonbaharla beraber vakaların artabileceğini, bununla ilgili tedbirlerin mutlaka alınması gerektiğini söylemiştik. Hatta sadece Covid değil grip ve grip benzeri hastalıkların da artabileceği ve bu yönde de mutlaka hazırlıklar yapılması gerektiğini söylemişti. “Grip aşılarını şimdiden sağlayın” denilmişti ama hiçbir uyarımız dikkate alınmadığı için bu da alınmıştı. Sonuçta 85 milyon nüfusa 2 milyon aşı geldi. 65 Milyon nüfuslu İngiltere 30-35 milyon doz sağlarken, Almanya 25 milyon doz sağlarken, İran 7,5 milyon doz sağlarken Türkiye neye göre 2 milyon doz aşı bulabildi? Bunu hakikaten anlamakta güçlük çekiyoruz. Sayın bakanın söylediğine göre “aslında paramız da var” diyor ama ne yazık ki aşımız yok! Yani bu alanda yaşayan herkesin aslında grip aşısının olması gerekli.

SB: Elbette.

LÇ: Geçici barınmada yaşayan herkesin ama onlara yapılacak aşımız yok. Sağlık çalışanları çok ciddi risk altındalar, onlara aşı yapılması gerekiyor, 65 yaşın üstündeki herkese aşı yapılması gerekiyor ama ne yazık ki bu aşıları yapamayacağız. Bunlar bu konuda uyarıldılar yani sonbahar gelmeden taa yaz aylarında, hatta ilkbaharda bile bu konuda uyarılar yapıldı. İzmir'de Ekim başından itibaren vakalarda artış gördük, bu da bizim için sürpriz olmadı. Vali bey sanırım Ekim'in 20'sinde İzmir'de vakaların son 1 ayda yaklaşık 3,5 kat hatta 4 kat arttığını, dolayısıyla şu anda İzmir'de ciddi bir vaka artışı var. Burada bizi üzen şu, böyle bir vaka artışı tamam dünyada da var, yani Fransa'da var, belki Almanya'da var ama yapısal radikal birtakım tedbirler aldılar. Örneğin işte AVM'lerini kapattılar, restoranlarını, eğlence merkezlerini, kafelerini kapattılar, bizde 24:00 olan son kapanma saati 22:00'ye çekildi. Yani 2 saat öne çekerek böyle giderek artan, yayılan bir pandemide ne kadar etkili olabilir? Yani bu gerçekten bizleri üzüyor. 

SB: Lütfü hocam şöyle bir şey var Türkiye'de bundan haberdar mısınız? Türkiye'de yeni bir virüs türü saptandı, saat 22:00'den önce hastalığı yaymayan, buna karşılık 22:05'de hastalığı yaymaya başlayan yeni bir mutasyon oluşmuş, böyle bir virüs var Türkiye'de; onun için diğer ülkelerden farklı bir uygulama yapıyoruz!

LÇ: Bizde o kadar çok değişik virüsler var ki her yerde! Bunlar da gerçekten bizim anlayamadığımız, tıbbın çözemediği bu virüs örnekleri gerçekten bizi çaresiz bırakıyorlar. 

SB: Bir müzik arası verelim mi Ayşegül?

AT: Tamam, sonra da çadırkentler ne zaman kalıcı barınma yerlerine dönecek, belki onu sorarız Lütfü hocaya? Çünkü çadırkentlerle ilgili öneri soracaktım ama şu durumda bir öneri belirtmek çok anlamlı değil belki?

LÇ: Biz tabii ısrarlı ve inatçı bir şekilde bu çadırların kontrolünü yaptığını söyleyen yetkililere taleplerimizi iletiyoruz. Adeta bıktırdık belki ama kendilerine burada yaşanacak sıkıntılardan sorumlu olduklarını sık sık hatırlatıyoruz. Tabii şunu ısrarla söylüyoruz, aslında İzmir ve İzmir'deki kamu misafirhaneleri, yurtlar, dinlenme tesisleri, keza gönüllü vatandaşların açtıkları evler, otel sahiplerinin açtıkları oteller, keza büyükşehir belediyesinin yaptığı kampanya sonrasında ciddi toplanan paralar. Bunların hepsi aslında kalıcı barınmaya çok kolay çevrilebilir ama böyle bir irade yok. Bu yönde bir çaba sarf etmeyi biz pek görmüyoruz. Oysa yapılabilir, yani mesela bu çadırlarda kalan vatandaşların en az yarısı bir panik nedeniyle buradalar yani evlerine gitmek istemiyorlar. Oysa Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü bu insanların evlerini hızla denetleyebilse, eğer yetişemiyorsa Mimarlar ve Mühedisler Odası'ndan destek alsa. Hızlı bir incelemeyle bu evlerin aslında oturulabilir evler olduğu kişilere anlatılsa çadırda kalan insanların en az yarısı çok hızlı bir şekilde evlerine dönebilirler ama bu yapılmıyor. O yüzden de o korku haliyle insanlar evlerine gitmek konusunda ne yazık ki çekingen davranıyorlar. Yoksa söylediğiniz gibi kalıcı yerlere çok rahat yapılabilir, yani bunu İzmir'de organize etmek yurtları, misafirhaneleri, şu anda biliyorsunuz okullar kapalı, üniversiteler kapalı, bu yurtların hepsi boş duruyor. Binlerce öğrencinin kaldığı yurtlara çok rahat yerleştirilebilirler ama bunun organizasyonunu hayata geçirecek bir irade ne yazık ki yok. 

SB: Bir ara daha verelim. Son bölümde Ayşegül'ün soracağı bir soru var; sanıyorum çadırkentlerdeki bir soruna değinecektin? 

AT: O sorumu daha sonra sorayım, aslında biraz depremin bize öğrettikleriyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Soracağım soru çocuklarla ilgili, çadırkentteki çocuklara biraz değindik ama onlar eminim çok ciddi travmatize oldular, tabii erişkinler de oldular ama çocukların dünyasında başka bir yara açmış olabilir. Onlara yönelik bir rehabilitasyon çalışması, bir eğitim, bir oyun alanı yaratıldı mı? Çünkü Van depreminde görmüştük, rehabilitasyon çalışmaları yapılmıştı. İzmir'de daha az bir alan etkilendi ama böyle çalışmalar var mı? 

LÇ: Tabii şöyle, çocuklar ciddi etkilendiler, onu çadırkentlerde de görüyoruz. Biraz önce bahsettim, çocuk pskiyatrisi arkadaşlar, burada çalışanlar için özel bir çadır kuruldu. Orada çocuklara yönelik bir takım acil girişimler ve tedaviler uygulanıyor. Bunun dışında psikososyal destek ekipleri bu yönden sahaya ulaşıyorlar. Çocuklara yönelik, gebelere yönelik ya da risk grubu insanlara daha önceden ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik taramalar yapılıyor. Bunlardan bazıları gerekirse birtakım merkezlere sevk ediliyor ya da burada günlük görüşmeler yapılıyor. Aynı zamanda sosyal alanda bir takım oyun bahçeleri, belediyelerin getirdiği dershane, kütüphane şeklinde seyyar yerler kuruldu. Oyun alanları var, birtakım palyaçolar ya da çocukları eğlendirmek için birtakım animatörler burada hizmet veriyorlar. Şu an için bunların iyi olduğunu düşünüyorum ama daha organize, daha sistematik ve daha planlı birtakım şeyler şüphesiz ki yapılabilir. 

AT: Uzaktan eğitim de orada sürdürülüyor zannediyorum?

LÇ: İnterneti hemen İzmir Büyükşehir Belediyesi şeyi güçlendirdi, burada bir serbest wifi alanı var. Dolayısıyla bu bölgeden yapılabiliyor, o yönden İzmir Büyükşehir Belediyesi tablet dağıtımı da vardı. 

SB: Tabip Odası üyelerinden bir grup olarak çadırkenttesiniz galiba değil mi efendim?

LÇ: Evet bizim burada bir irtibat büromuz var, gönüllü aktivistlerimizle buradayız. Özellikle ruh sağlığı açısından gözlemler yapıyoruz. Aksayan yanları tespit edip bunları yetkililere bildiriyoruz, sorunlara çözüm önerileri getiriyoruz, olmazsa bunu kamuoyuyla, medyayla paylaşıyoruz. Belli yaptırımlarımız oluyor, elimizden geldiğince bu süre içinde toplum sağlığına, halk sağlığına uygun bir sağlık uygun bir süreçte ilerlemesi için çaba sarf ediyoruz. Dediğim gibi biz burada bir sağlık hizmeti vermiyoruz ama süreci halkın sağlığı açısından uygunluğunu gözlemliyor, denetliyor ve rapor ediyoruz.

SB: Evet bunu dile getirdiniz ve şu anda uygulamakta olduğunuz İTO olarak bu şahitlik konusu aslında siz doktorlardan başlayarak bütün STK'lar ve hekim kuruluşlarının yaptıkları, dünyanın çeşitli yerlerinde belirli afet ve sorunlu dönemlerde çok çok önemli bir konu bu; şahitlik, durumu saptama ve bunu paylaşma konusu. Kolaylıklar diliyorum hocam size bu konuda. 

LÇ: Çok teşekkür ederim. 

AT: Bu depremin bize öğrettiği bir şey de oldu, en azından bana öğrettiği, çocuklarla başladık, çocuklarla devam edelim, enkazdan çıkarılan çocukların fotoğrafı çok paylaşıldı. Zannediyorum bu fotoğrafların paylaşılması da onların ileriki yaşantısı için bir sorun teşkil edebiliyor. Belki bu depremden öğrendiğimiz bir şey de enkazdan çıkarılan kişilerin fotoğraflarının, görüntülerinin ve videolarının izinsiz paylaşılmaması hele de çocukların değil mi hocam?

LÇ: Öncelikle bir kere şunu tespit etmek gerekir, bu tür yaklaşımlar bir bakıma çocuk istismarıdır, yani burada ciddi bir çocuk istismarı suçu işleniyor. İkincisi, ne yazık ki medyadan beklerdik “yahu bu ülkede bir deprem oldu ve yüzlerce kişi hayatını kaybetti, bu niye oldu? Neden buralara imar izni verildi? Neden böyle çürük inşaatlar yapıldı? Neden imar afları oluyor? Bunları sorgulayıp “bunlara neden sebep oluyor?” sorularını sorup sorumluları açığa çıkarmak varken olayın magazinsel boyutuyla ilgilenmeleri gerçekten çok üzücü. Burada da kişilerin mahremiyetini etkileyecek ölçüde, çocuk ya da büyük böyle birtakım programlar yapılması, reyting adına böyle etik olmayan bir takım paylaşımların yapılması gerçekten ülkemizdeki çürümenin geldiği noktayı göstermesi açısından çok anlamlı. Bunlara toplum olarak prim vermememiz gerekiyor, bu tür yayınlara, bu tür paylaşımlara tepki göstermemiz gerekiyor. Bizler bunu İTO'nun Salı günü yayınladığı deprem raporunda epey yer ayırdık. Yani bu tür mahremiyetlere saygı gösterilmesi, hassasiyetlere dikkat edilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. İnsanlar zaten acılı, yakınlarını kaybetmişler ve o kaybettikleri yakınlarıyla ilgili doğru/yanlış bir takım özel hayatlarıyla ilgili paylaşımlar gerçekten hiç etik değil. Bu gazetecilik değil! 

SB: Böyle bir mucizeye bel bağlamak, ortaya çıkan...

LÇ: Magazinleştirmek, yani orada gerçekten burada verilecek çok haber var aslında, konuşulacak çok konu var. 

SB: Elbette.

LÇ: Çok kişi gerçekten kamuoyu nezdinde sorguya çekiliyor. Bunun yerine olayı böyle bir dizi film senaryosu haline getirmek gerçekten çok üzücü. 

SB: Dediğiniz gibi magazinsel bir haber, işin gerçeğini, doğrusunu vermek yerine tabii bu üzerinde çok düşünülmesi gereken garip bir şey. 

AT: Lütfü hocamıza teşekkür ederim. Hiç oturmadı ve hep dolaştı çadırkenti biz gördük, sanıyorum hocam çadırkenti bizim için de birkaç kez turluyorsunuzdur diye düşünüyorum. 

LÇ: Yani özellikle sorun olan alanlara gidiyoruz, arkadaşlar bize ulaşan sorunların olduğu yerlere gidip görüşüyorlar, buradan da diğer çadırkentlere gitmeye çalışacağız. 

AT: Teşekkür ederiz. 

LÇ: Ben teşekkür ederim, iyi yayınlar diliyorum size. 

SB: Çok teşekkürler, kolay gelsin, başarılar diliyorum, size nasıl bir başarı dileyebilirim bilmiyorum ama en azından kolay gelsin, çok önemli işler yapıyorsunuz. 

LÇ: Sağ olun, çok teşekkür ederim. 

SB: Böyle bir dönemde katılmayı kabul ettiniz gerçekten çok teşekkürler.  İTO Başkanı Dr. Lütfü Çamlı ile programımızı burada bitirirken. Ne yazık ki bir süre önce yaşama veda ettiğini öğrendiğimiz Timur Selçuk'tan bir parça ile sizlere veda edelim. “Sen neredesin?” isimli parçayı dinliyoruz. Herkese iyi hafta sonları, hoşça kalın efendim.