Vatandaşlar Avrupa'sı

-
Aa
+
a
a
a

Zaman14 Aralık 2004

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği sürecinde kültür sürekli tartışma konusu yapılmaktadır.

Bu yazıda kısaca şu soruya açıklık getirmeye çalışacağım: Kültürden maksat nedir, ne tür kültür üyelik için müracaat eden bir ulus-devletin AB'ye üyelik sürecinde ölçü olarak alınacaktır? Başka bir deyişle, modern Avrupa ulus-devletlerinin ortak olarak sahip oldukları ve AB'ye girmekte kriter olarak alınan kültürün özellikleri nelerdir?

Financial Times'ta kısa bir süre önce yayınlanan bir makalesinde Sayın Valery Giscard d'Estaing, Türkiye'nin AB'ye üyeliğine karşı çıkarken en çok Türkiye'nin kültürel ve tarihî mirasından söz emişti. Görüşlerini açıklarken aşağı yukarı şöyle diyordu: "Avrupalı vatandaşlar kendilerinin tek ve ortak bir kimliğe sahip olduklarını tasarlayamazlarsa Avrupalı vatanseverlik asla var olamayacaktır." Ona göre Türkiye'nin tarihi ve kültürel arka planı göz önüne alındığında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tek bir Avrupalı kimliğini paylaşamayacaklarından Avrupalı vatandaşlar da olamayacaklardır. Bu, doğal olarak Avrupalı ulus-devletlerin vatandaşlarının ortak kimliğini oluşturan kültürün ne tür bir kültür olduğu sorusuna yol açmaktadır.

Türkiye'nin AB'ye üyeliğine kültürel açıdan karşı çıkan muhalefeti simgelemek üzere Bay d'Estaing'in görüşlerine "d'Estaing Sendromu" adını verirsek, bu sendrom iki farklı kültürü, dolayısıyla da iki farklı kimliği birbirine karıştırmakta ve sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir: (1) Siyaset-öncesi verili (ascribed) kültürde kişinin kimliği ve kolektif dayanışması, din, dil, ırk, etnisite merkezlidir; (2) siyasal kültürde ise kişinin kimliği ve kolektif dayanışması yurttaşlık merkezlidir. Türkiye hakkındaki görüşlerinde Bay d'Estaing, iki farklı kültürü birbirine karıştırmakta, Avrupa'da hem verili ve hem de yurttaşlık düzeyinde var olan kültürleri ayırt etmediği için kafa karışıklığına yol açmaktadır. Bir yanda Aydınlanma felsefesi, rasyonalizm ve bilimsel düşüncenin diğer taraftan da hakim din olarak Hıristiyanlığa gönderme yaparak dinin Avrupa kimliğinin temellerini oluşturduğunu öne sürmektedir.

Gerçekte, modern Avrupa'nın inşasında yurttaşlık kültürü verili kültürün yarattığı sorunlara çözüm olarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, modern Avrupa ulus-devletlerinin ortak olarak paylaştıkları anayasal, seküler, demokratik ve bireysel haklar ve sorumlulukları içeren yurttaşlık kültürüdür. Bu çözüm kültürü Avrupa ulus-devletlerinin din, mezhep, ırk ve etnik farklılıklardan kaynaklanan savaşlar, katliamlar ve sürgünlerle dolu acı dolu tarihlerine karşı kazandıkları temel başarıdır. Verili kültürler Avrupa'yı bölerken yurttaşlık kültürü birliği sağlamıştır.

Jürgen Habermas'a kulak verelim...

Jürgen Habermas'ın da belirttiği gibi, Avrupa Birliği'nin önündeki sorun, yeni bir şey icat etmekten çok Avrupa ulus-devletlerinin demokratik başarılarını korumak ve bu mirası zenginleştirmektir. İşte çağdaş Avrupa yaşam biçimini oluşturan bu başarılardır: Demokratik hukuk devletinin sağladığı aktif katılım ve tartışmaya dayalı, bireysel haklar ve sorumlulukların yanı sıra hem özel yaşamın mahremiyeti ve hem de demokratik vatandaşlığın ön şartlarından olan sosyal refah ve eğitim bu yaşam biçiminin temel öğeleridir. Avrupa Birliği, ne salt bir piyasa birliği ne de verili bir kültür birliğidir, Avrupa Birliği yurttaşlık-merkezli demokratik bir kültürü paylaşan siyasi bir birliktir. İşte bu başarı üzerine Avrupa Birliği kurulmuştur ve yine bu başarı üzerine ortak bir anayasa, ortak bir sivil toplum ve katılım, iletişim ve siyasi kültürün oluşturduğu ortak kamusal alana dayanan bir vatandaşlar Avrupa'sı tasarlanmaktadır.

Modern Avrupa'nın haklı gururu, kendi tarihinin ihtilaf ve çatışmalarının üstesinden gelmeye kararlı oluşundan ve mezhep, din, etnisite ve ırk gibi verili farklardan kaynaklanan derin bölünmelerin yol açtığı ölümcül çatışmalardan ders çıkarabilmeyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, modern Avrupa'nın paylaştığı ortak bağ, uzlaşma kültürü ile temellendirilmiş, yurttaşlık anlayışına dayalı kapsayıcı siyaset anlayışıdır. İşte bu yurttaşlık dayanışmasıdır modern Avrupa'ya ortak olan. Yurttaşlık bilinci ve demokratik kimliğin ortaya çıkması, yerel ve hanedanlık kimliklerinin hakimiyetinden çok-kültürlü bir siyasal birliğe geçiş ile olmuştur. Avrupa Birliği, çok etnisiteli, çok dinli ve dilli bir toplumun ortaklaşa paylaştığı bir siyasal, seküler ve demokratik yurttaşlık anlayışı üzerine kurulmuştur.

Burada altını çizmeye çalıştığım nokta şudur: Potansiyel bir üye olarak Türkiye verili kültür kriterleri ile değil, yurttaşlık standartları ve AB'nin diğer üye ülkelerinde olduğu gibi demokratik kültüre bağlılığıyla değerlendirilmelidir. Kısaca, Türkiye veya herhangi başka bir potansiyel üye, ulaştıkları demokratik başarıya göre yargılanmalıdır. Türkiye'nin üyelik değerlendirilmesinde tarihinin oynadığı rol, Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi geçmişinden Avrupalı ulus-devletlerin kendi tarihlerinden çıkardıkları dersler kadar faydalanıp faydalanamadığı konusuyla sınırlı olmalıdır. Acaba Türkiye de çatışma ve çekişmeli tarihinden yola çıkarak ve bu çatışmalara çözüm olarak uzlaşmaya dayalı bir yurttaşlık kültürü ve kapsayıcı siyasete ulaşabilmiş midir? Dahası, Türkiye kendi tarihinden böyle bir demokratik kültürü oluşturacak değerler ve normları çıkarabilmiş midir? Kısaca, Türkiye, işlerlik kazanmış ve istikrarlı, hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına saygılı, seküler bir yurttaşlar demokrasisi midir? Türkiye, diğer Avrupa Birliği üyeleriyle, bu değerler ve uygulamalara dayanan bir yaşam biçimini paylaşmakta mıdır?

Demokratik topluma ulaşmada Avrupa Birliği'nin farklı ulus-devletleri aynı yolu takip etmemişlerdir. Her biri kendi tarzı ve değişen zamanlama ve başarısıyla demokratik ve yurttaşlık değerlerinin hakim olduğu siyasi toplumun minimum standartlarına ulaşabilmiştir. Farklı çıkış noktalarından başlayarak, farklı tarihleri ile atalarından gelen farklı kültürlere rağmen Avrupa'nın ulus-devletleri demokrasinin uygulanmasında birleşmişlerdir.

Türkiye evrensel kriterlerle değerlendirilmeli

Özetle, Türkiye ile ilgili olarak sorulması gereken soru şudur: Aynı şeyleri Türkiye için de söyleyebilir miyiz? Türkiye, 19'uncu yüzyılın ortasından başlayarak yurttaşlık kültürünü geliştirmeye başlamış, anayasa ve parlamento odaklı yönetim biçimine geçmiş, hukukun üstünlüğüne dayalı, seküler ve territoryal vatandaşlığın oluşturduğu bir ulus-devlet anlayışını benimsemiş ve nihayet 1950 yılında çok partili bir demokrasiye geçiş yapmıştır. Elbette bu süreç hiç de kolay olmamış, pek çok çatışmaya ve çekişmeye tanık olmuştur. 1950'den sonra da demokrasi kazaya uğramış; ama demokrasiye bağlılık sürekliliğini korumuştur. Türk yöneticiler ve vatandaşlar demokrasiyi tek geçerli rejim yapmak tutkularından asla vazgeçmemişlerdir. Uzlaşmacı ve kapsayıcı siyasete dayalı bir demokratik kültüre paradigmatik geçişin Türkiye'de gerçekleştiğine inanıyorum. Doğal olarak, bu bütün problemlerin çözüldüğü anlamına gelmiyor ama Türkiye'nin yöneticileri ve vatandaşları demokratik bir çerçevede problemlerini ve farklılıklarını çözmeye kararlıdır. Türkiye'de İslam artık seküler demokrasinin muhalifi değil, onun dostudur. İslam kendisini demokratik kurumlar ve uygulamaların mantığına adapte etmiştir. Yurttaşlık dayanışması ve demokratik vatandaşlık çerçevesinde mezhep ve etnik farklılıkların uzlaştırılması konularında önemli adımlar atılmıştır. Bireysel hakların iyileştirilmesinde de temel kriterler kabul edilmiştir. Burada Türkiye Cumhuriyeti'nin üyelik için gereken minimum standartlara uygunluğunu yargılamak istemiyorum. Yapmaya çalıştığım tek şey, özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, kültür kavramının yol açtığı kavram ve kafa karışıklığıdır.

Bay d'Estaing ve onun gibi düşünenler Avrupa'nın gururunun haklı kaynağı olan değerler, normlar ve standartlara ihanet ederek Türkiye'ye adil davranmamaktadır. Sorun Türkiye'nin başarılarının görmezden gelinmesi değil, tam tersine Avrupa'nın başarılarının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hiç kimse Avrupa Birliği'nden Türkiye'yi kayırmasını isteyemez: Demokratik Avrupa'nın kuralları, normları ve standartları Türkiye ye tam anlamıyla uygulanmalıdır. Fakat ilgili standartları uygulayalım; modern Avrupa'yı oluşturan, farklılıklardan birliğe ulaşmaya azimli bir halkın, farklılıklarını demokratik olarak çözmeye kararlı bir halkın ve ulus-devletin ötesinde ama ulus-devlet içinde ulaşılan başarılar üzerine kurulmuş bir birliği amaçlayan Avrupa'nın kültürel standartlarını uygulayalım. Yazımı çağdaş Avrupa'nın yetiştirdiği en büyük düşünürlerden birisinin sözleriyle bitireyim. Jürgen Habermas'ın da belirttiği gibi, vatandaşlar Avrupa'sı, "ortak bir siyasi kültür" ile "sanat, edebiyat, tarih yazımı, felsefe gibi ulusal geleneklerin arasında" bir farklılaşma oluştuğunda meydana gelebilir. Vatandaşlar Avrupa'sı, aynı evrensel haklar ve anayasal prensiplerin "farklı ulusal tarihler bağlamında gururlu bir yere sahip olduğu ve ortak siyasi bir kültürel kimliğin ulusal kültürel farklılıkların üstünde yer aldığı zaman gerçekleşecektir".

Türkiye vatandaşları son 150 yıldır Avrupa'yla ortak bir siyasi kültür oluşturmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, Türkiye'yi üyelik sürecinde "evrensel haklar" ve "anayasal prensiplerle" değerlendirelim.