"Tüm sektörleri zapturapt altına alan bir rejim içinde yaşıyoruz"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, CHP'deki son gelişmeleri, otoriterleşme tartışmalarını, ekonomiye yönelik müdahaleleri, beyaz et sektöründeki kayyım uygulamalarını, yabancı yatırımların seyrini ve bölgesel jeopolitik gelişmelerin Türkiye'ye olası etkilerini değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 22 Haziran 2026
 

Ekonomi Politik: 22 Haziran 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.:Çok karmaşık bir dünya gerçeğiyle devam ediyoruz ve böyle de epey süre devam edecek. Biraz da aşırı sıcakların olduğundan biraz bahsetmek fırsatı bulduk. Daha El Niño’nun etkileri henüz hissedilmeden önceki rekor sıcaklıklardan da bahsettik. Sizinle Ekonomi Politik’e CHP’deki gelişmelerden mi başlayalım?

A.B.: CHP’yi sürekli konuşageldik. Kemal Kılıçdaroğlu, mahkeme yolu ile partinin başına atanmasından sonra yapılan açıklamalar gerçekten ibret verici. Kılıçdaroğlu açıklamaları geçen hafta Türkiye’nin gündemine oturdu.

Türkiye’de otokrasi dediğimiz otokratik düzen, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, tek adam rejimi, sultanlık vs. neyse, bu rejim ansızın gelmedi. 2011 Referandumu’ndan, Gezi’den, 2014’te partili Cumhurbaşkanlığında bugüne getirmek mümkün ama rejimin kurumsal yapısı 2017’de, olağanüstü haldeyken yapılan referandum ile oldu, 2018 seçimleriyle de rejim kurumsallaştı. Türkiye bu rejimi artık tam teşekküllü olarak yaşıyor.

Bu rejim demokrasiyi ortadan kaldıran bir rejim, önlenebilir bir haldeyken önlenemez bir duruma doğru hızla ilerliyor. İktidarın/rejimin 24 yıllık bir bagajı, bu bagajdan korkuyor, iktidarı bırakmak istemiyor. Bırakmamak için de yapılması gerekenler neyse onlara yöneliyor. Öncelikle kurumsal ya da kişisel olarak ülkede muhalefet etmek istenmiyor. Ayrıca iktidarı/rejimi değiştirmeye imkan veren bir yarışma sistemi yani seçim istenmiyor, “imkan vermeyen bir yarışma/seçim olabilir” deniyor. İktidarı değiştirecek bir seçime imkan vermeyen rejim halinde devam etmesi isteniyor. İktidarın ve rejimin serbest değişime açık olmadığı bir evreye geçilmek isteniyor. Seçimler olsun ama değişim olmasınisteniyor özetle. İktidar değişmesin, payidar kalsın; mümkünse ilelebet payidar kalsın!

Böyle bir ülke nerede konuşlanmış durumda? Batı ve Amerikan kapitalizminin askeri ve siyasi, mali çeperlerinde konuşlanmış vaziyette. Geçen 25 yılda oluşan yeni bir ahtapot var - buna havuz sistemi de deniyor - bu ahtapotun değişik kolları var, yenisi eski ahtapotun kollarını da bükmüş durumda. Ahtapotun medya, banka, inşaat, sağlık, gıda, eğitim, askeri sanayi, altın sektörü gibi pek çok kolları bulunuyor. Elbette rejimin zayıf tarafı da var; ahtapotun gövdesi zayıf, borçlanarak, hazineden geçinerek büyüdü.

Şimdi gövdeyi besleyecek kaynak akışı yeterince olmuyor. Dolayısıyla problemler yaşanıyor, var içeride, Türkiye’deki sanayi kesimi tarih boyunca hiçbir zaman devrimci bir sanayi olmadı, kökleri de devlete yamanmış olduğu için iş dünyasında çıt yok. TÜSİAD’ın cılız çıkışları sonrasında gözdağı verildi, sesi kesildi. Sistemin sahip olduğu olağanüstü yargı ve güvenlik gücüyle toplumsal ve siyasal muhalefeti engellenmesi isteniyor.

2024 yerel seçimlerinde iktidarın başarısız olması sonucunda otoriter devlette ciddi bir sönümlenme yaşandı, muhalefetin başarısı ile otokrasi önlenebilir bir vaziyete geldi. Sonraki gelişmelere bakalım: 2023 genel seçimlerinde 6’lı masa vardı, masanın 1 ve 2 numaralı isimleri Kılıçdaroğlu ve Akşener’in geçen üç yılda saf değiştirdiğine tanık olduk! Saf değiştirmeler otoriter rejimin önlenebilir olmasını zora sokan gelişmelerdir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçen haftaki meşhur mülakatına bakalım ki artık o mülakat tarihe geçti, Kılıçdaroğlu’nun ciddi hafıza sorunu yaşadığına tanık oluyoruz. CHP seçmeninin iktidar değişikliği istediğini, iktidar/rejim isteği içinde olduğunu hiç anlamamış, hiç fark etmemiş!Kılıçdaroğlu’nun seçmenden, delegeden tek isteği genel başkan olarak partinin başında yer almakmış. Bu olmayınca da derin hayal kırıklığına uğramış. Şimdi de kendisini hayal kırıklığına uğratanların imhasını gerekli görüyor. Mantığı ve duyguları bu yönde gelişmiş ya da geliştirilmiş. CHP seçmeninin, delegesinin bunu hak ettiğini düşünüyor. CHP seçmenine, üyesine, delegesine ne etik ne de ahlaki davranıyor. Yanılsamalar, hezeyanlar yaşıyor. Kendisini genel başkanlıktan edenleri imha etmek için de otoriter rejim ile uzlaşmayı seçiyor, karşı tarafı seçiyor. Hezeyanlar, yalan ve yanılsamalarla psikolojik, politik psikiyatrinin alanına giren bir çözülme, bir çürümeyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Karşı tarafın bilançosunageçmiş isen yıllardır başında bulunduğun partinin seçmenine ihanet eden bir pozisyondasındır demektir. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına atanması önümüzdeki dönemin ne kadar sert bir dönem olacağını ve zorlu bir süreç içinde olacağımızı da gösteriyor.

Ülkede bütün bu gelişmeler olurken, ülkenin etrafında savaşlar sürüyor, yeni güvenlik koridorları inşa ediliyor. Doğu Akdeniz’de yeni bir anlaşma var, sözde Hürmüz’de savaş bitti ama dünyada ve bölgede ülkeler silahlanıyor, ülkelerin silah siparişlerine ve yatırımlarına baktığımızda savaşın bittiğini görmüyoruz. Savaşlar sözde bitiyor; bitmiyor, müzminleşiyor, kronikleşiyor! Silahlanma Avrupa’da, Orta Doğu’da, her yerde, dünyanın her tarafında devam ediyor.

Bu ortamda Türkiye’nin içine çekilmek istenen bir alan var: Trump, Türkiye “Abraham anlaşmalarına katılsın” istiyor. Önceki gün Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan Dış İşleri Bakanları Kahire'de bir araya geldi. Katılan dış işleri bakanlarına baktım; Trump’ın Abraham anlaşmalarına dahil olmasını istediği ülkeler arasında Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan var. Türkiye’yi yeni durumlar bekliyor.

 

Ö.M.: Ben de bu noktada ufak bir ilavede bulunayım izninizle: Kemal Kılıçdaroğlu’nun, tutuklu eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılması hakkında "Pişman değilim" demesi üzerine tepkiler yükseldi ve bu konuda pek çok yazı kaleme alındı. Bunlardan birini kısaca aktarmak istiyorum.

Gazete Pencere’de yer alan habere göre, mutlak butlan kararının ardından ilk kez canlı yayına çıkan ve gazetecilerin sorularını yanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılması sürecinde verdiği oy konusunda pişman olmadığını söyledi. Dokunulmazlıkların kaldırılmasını ve ardından milletvekillerinin tutuklanmasını "aklanma" olarak nitelendirmesi de tepkilere neden oldu.

Hayatını kaybeden TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren Önder Kandemir de Gazete Pencere’de yer alan haberde şu ifadeleri kullandı: "Kürsü dokunulmazlığı dışında hiçbir dokunulmazlığı doğru bulmuyorsunuz demek..." sözleriyle başladığı açıklamasında şöyle dedi: "Benim babam, sizin doğru bulmadığınız dokunulmazlığı kaldırılınca, görevi gereği kürsü dışında okuduğu mektup yüzünden 60 yaşında tutsak edildi. Gençliğinde, aynı sizin gibi hiçbir aksiyonundan pişman olmayanların uygulattığı iğrenç, insanlık onurunu yok edici işkencelere maruz kaldı. Daha sonra yeniden mahkûm oldu. Binbir çeşit yeni hastalık edindi Kandıra Cezaevi’nde. Çok geçmeden de hastalandı ve öldü. Susmak istiyordum çünkü size laf atmak konforlu; siz en basit olanısınız, en kolay bölümsünüz. Katıldığınız programda Selahattin Demirtaş ve terör kelimelerini arka arkaya kullanmaya hiç utanmadığınız için susamadım. O dokunulmazlıkların kaldırılmasından bugüne dek tutsak edilmiş, ruhunda onarılmaz yaralar açılmış, çocuklarının büyüdüğünü görememiş, aile üyelerini toprağa vermiş ve cenazesine bile gidememiş herkesin ahı, her gece ve gündüz bu dünyada ve ahirette üzerinizdedir. İyi hatırlanmayacaksınız."

A.B.: CHP ve Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlık konusundaki tavrı tarih boyunca sorgulanacak. Kendisi de pişman olmadığını söylediğine göre, diyecek fazla bir şey yok. Kişisel görüşmelerde de açıklamasını hiçbir zaman yapamıyordu.

Eski bir ekonomi gazetecisi olarak yıllardan beri tanırım kendisini, siyasette daha az görüştük ama ekonomi bürokratı olduğu dönemlerde Ankara’daki ekonomi gazetecilerinin pek çoğu ile olduğu gibi görüşürdük. Ankaralı ekonomi gazetecileri yakından tanırlar yapısını, kişiliğini, tavırlarını. Bugün bir kişilik çürümesiyle de karşı karşıyayız, bunun evveliyatı da incelenebilir ama girmeye gerek yok şimdi. Bugün Kılıçdaroğlu yok hükmünde bir siyasi kişiliktir -en azından muhalif dünya açısından.

Saf değiştirmiş konumda olduğunu açıklamaların daifade ediyor; Kayyım olarak atanırsam gelmem” lafının da özellikle altını çizmek lazım. Demek ki günümüz yargısıyla istişarede bulunduğu ortaya çıkıyor, kendisini ele veriyor. Ortaya çıkan yeni payandalar mevcut iktidarın gücünü arttırmaya ve devamını sağlamaya dönük imkanlar sunuyor. Bu imkanları sunanların başında da artık Kılıçdaroğlu geliyor. Yeni payanda darbesinden sonra Türkiye’de muhalefet aklının ivedilikle ve de ciddi bir şekilde toparlanması gerekiyor çünkü otokrasinin kalıcılaşmasını, önlemez hale getirilmesini yaşıyoruz.

Kılıçdaroğlu’nun ibretlik açıklamalarını çok konuşuruz ama başka bir konuya daha değinmek istiyorum, bedeli çok yüksek olan ve sürekli de ikaz ettiğimiz bir konu: Ekonomiye akıl dışı keyfi müdahaleler. Son dönemde iki vaka üzerinde durmak istiyorum. Biri tavukçuluk sektörüne denetim kayyumu atanması ki benzer uygulamaları daha önce de yaşadık. Otoriter rejimin esas aldığı iktisat politikasına ilişkin 2019’da bir program da yapmıştık, ‘Ekonomik dirijizim’ kavramı üzerine yazılar da yayımlamıştım

Rejimin/iktidarın politikasını ‘ekonomik drijizm’ olarak tanımlamıştık. Ekonomiyle demokrasi arasındaki ilişki koptuktan sonra iktisadi tüm kararlar otoriterliğin keyfiyetiyle paralel olarak alınmaya başladı. Kurumlar otoriter rejime uygun hale getirildi. Hem sermaye, hem emek kesiminin sahip olduğu haklar hiçe sayıldığını defalarca gördük. İş insanı, aktivist sivil toplum yöneticisi Osman Kavala yıllardır hapiste yatıyor. Ülkede rekabet esaslarına uyulmuyor .

Tavukçuluk sektöründeki yaşanan konu, Rekabet Kurumu alanına giren bir konu. Rekabet Kurumu adı altında 1990’lardan itibaren kurulan bir kurum var, bunlara bağımsız idari otoriteler diyoruz ancak otokratik rejimde bunların da bağımsızlığı hükmü filan da kalmadı.

Konu Rekabet Kurumunu alanına giren bir husus, idari ceza verebilir, daha da suç saptarsa savcılık devreye girer. Adalet Bakanlığı’nın savcılık tarafından denetim kayyumu ataması niye? Üstelik o da tartışmalı bir konu, kayyım atamaya dayanan maddeyle uyumlu değil, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesiyle de uyumlu değil. Ülke bir kayyumlar cumhuriyeti, savcılar cumhuriyeti haline gelmiş durumda.

Türkiye’de rejime uygun bir Merkez Bankası var, rejime uygun banka, kambiyo sistemi var ve hepsi rejimin isteğine göre çalışıyor, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen rejime göre çalışıyor. Piyasaları da baskı altına alıyorsun, sözde serbest piyasa ama özel sektör, piyasalar rejimin denetimi altında. Böyle olunca da AİHM kararlarında gördüğümüz gibi uluslararası kaideler de teminat altında olmaktan uzaklaşıyor.

Çinli şirketin araba yatırımından vazgeçmesi de bu durumlarla ilişkili. Manisa’da kurulması istenen ve 1 milyar dolar sermayeli Çin’in en büyük firmalarından olan BYD, yatırımından vazgeçti. Çin arabalarının Türkiye’ye ithalatı fazlalaşınca iktidar önce yerliyi ve yerli üretimi desteklemek için %40 vergi getirdi. Sonrasında bu şirket yatırım yapmaya niyetlenince, iktidar “Yatırım yapacaksan bu vergiyi kaldırıyorum” dedi. Sonuçta firmanın araçları yılda 8 bin satılırken, gümrük vergisi indirimi ile 2024 yılında 45 bin adede çıktı. Firmaya yatırım için teşvikler tanındı ama gümrük ödemeden ithalat yapma ödülü de önceden verildi yani himaye oldu, kayrıldı, yerli otomotivciler ve sektördeki yabancılar da daha çok etkilendi. Firma kaymağı aldı, Türkiye’ye de baktı ve, “Türkiye’de enerji maliyetleri çok yükseldi, ben bu yatırımdan vazgeçiyorum” dedi. Bütün bunlar kapalı rejimde cereyan edince arkada neler olduğunu doğru dürüst bilmiyoruz.

Ö.M.: Ali Bey bir de şunu soracağım; bu beyaz et meselesine pek durma fırsatı bulamamıştık, birazcık onu da açıklar mısınız? Neler olup bitti orada? Neden kırmızı et yok da beyaz et var? Neden geri alındı?

A.B.: Kırmızı ete ve süte de uyguladılar. İnsanların gelirlerini arttırmıyorsunuz, enflasyon programınız başarısız, girdi maliyetleriniz çok yüksek ki gıda ve tarımda girdi maliyetleri malum. Fiyatlar yükseliyor, fiyatlar baskı altında tutulmak isteniyor. Kırmızı et fiyatları çok yüksek, beyaz eti insanlar alabilsin istediler. Yurt içinde beyaz et bollaşsın istedikleri için tavukçuluk sektörüne ihracatı yasakladılar. 1 milyar dolardan fazla ihracatı olan bir sektör. İçerisi bollaşsın diye bu kararı aldılar ama firmalar dedi ki, “İhracattan kazanıyorduk ama fiyat baskısı altındayız, girdi maliyetlerimiz çok yükseldi, artık kazanamıyoruz” ve dolayısıyla üretimi düşürmek durumunda kaldılar. Üretim düşünce de fiyatlar artmaya başladı. Baskı devam etti, “Ramazan öncesi ve Ramazan’da fiyatları arttıramazsınız” dediler.

Beyaz et fiyatlarına baktığınızda işlenmişler haricinde neredeyse bir çikolata parasına bütün tavuk alıyorsunuz. Firmalar başta enerji maliyetleri olmak üzere girdi maliyetlerinin yükselmesi, ihracatın yasaklanması nedeniyle zam yapınca sopa da arkadan geldi.

Gıda enflasyonunu dayakla engellemeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ekonomik drijizm dediğimiz de bu zaten; aşırı müdahaleci, güdüleyerek, emrederek, döverek rejimin/iktidarın isteklerinin yerine getirilmesini sağlamak demek.

Bir taraftan da sağılıyorsun: Çinli firmaya ödülü önceden veriyorsun, yatırımı yapmadan önce ödülü veriyorsun, firma ithalatını altı katına çıkarıyor, yurt içine satıyor ve sonradan da vazgeçiyor. Tüm bunların sorgulanması gerekiyor. Normal bir rejimde, demokraside sorgulanır, bu kararların neden alındığı ortaya çıkar ve alınan kararlar birilerine başka imkanlar sağlıyor mu? Bunlar sorgulanması gereken hususlardır.

Ekonomide drijizm, itaate göre himayecilik ve müdahalecilik rejimidir. Gıdada, beyaz ette sorgulanması gereken diğer husus bunları nihai tüketiciye satan en son merhale olan zincir marketler ama bunların kar marjları sorgulanmıyor. Başta söylediğim ahtapotun en önemli kollarından biri de bu zincir marketlerdir.Marketlerin oluşturduğu muazzam bir ağ var, bu ağı hiç unutmayalım. Bu ağ rejimin en önemli dayanaklarındandır. Marketlerin kar marjı sorgulanmıyor ama üreticiler sorgulanıyor.

Tüm bunlar uluslararası yatırımcıyı etkiliyor. Türkiye doğrudan yatırımları, fiziki yatırımları çekemiyor. Avrupa Birliği projesi imkansızlaştıktan sonra doğrudan yatırım çekemiyorsunuz. Gelenler ufak tefek, mevcutların tevsileri, yenilemelerine yönelik, büyük yatırımlar yok. Toplumun dar ve yoksul gelirlerinin artırılmaması, toplumsal gelirin az sayıda bir kesimde toplaması, başarısız bir enflasyon programı olması sonucunda sopayla sektörleri, firmaları zapturapt altına almaya çalışıyorsunuz. Hukuku katlediyorsunuz, yabancı yatırım da çekemiyorsunuz, kaynak sıkıntısı yaşıyorsunuz.

Ö.M.: Bir de TÜSİAD’dan da ses seda çıkmadı değil mi? Bir ara çıkmıştı ama...

A.B.: Gözaltına aldılar, soruşturmaya tabi oldular, mahkum ettiler, sonuçta hükmün açıklaması geriye bırakıldı, yurt dışı yasağı koydular. TUSİAD’ın sesi zaten kısıktı , mahkumiyetten sonra kapandı. TÜSİAD bir iş adamı örgütü olmaktan çıktı, kanarya sevenler derneği daha kuvvetli olabilir. İttihat ve Terakki’den bu yana hiçbir zaman devlete yamanmamış bir burjuvazi olmadı, hep devlet kaynaklarının aktarıldığı bir iş dünyası oldu. Bizde devrimci bir sanayi burjuvazisi olmadı, Batı kapitalizmdeki gibi olmadı. TOBB’dan ses yok, TÜSİAD öyle. TOBB zaten iktidarın arka bahçesi durumunda, piyasalar ve sektörlerde hakimiyet de kuruldu. Sadece muhalifler, muhalif sesler, medya falan değil; ana muhalefet değil; tüm sektörleri her şeyi zapturapt altına alan bir rejim içinde yaşıyoruz.

İtaat olunca ona göre himaye görüyorsunuz, itaat etmiyorsanız himaye görmüyorsunuz. Sektör dışına çıkarılıyorsunuz, iş dünyasının dışına çıkarılıyorsunuz.

2017’den sonraki seçimler ve referandumlarda uyguladıkları sıcak para dış kaynağına dayalı ‘carry trade’lerle, kredi garanti fonu uygulamalarıyla, açıklanmayan para girişleriyle, net hata noksanlarla referandumları, seçimleri aştılar. Ancak bugün durum öncekilere göre daha zor; açık daha büyük, kaynak ihtiyacı da büyük, sıkıntı yaşıyorlar, kaynak bulamıyorlar. Bittiği ilan edilen ancak sürekli delinen İran-ABD savaşının bitmesi ile Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla, enerji fiyatlarındaki düşme beklentisi, iktidarın/rejimin baskın seçim, erken seçim kararları üzerinde tarih olarak belirlemede yol gösterici olacaktır. İçinde yaşadığımız durum hem iktisadi olarak, hem siyasal olarak böyle bir manzara arz ediyor.

Ö.M.: Bir çıkış yolu da şimdilik görünmüyor çünkü Hürmüz Boğazı'nın yeniden kapatılması meselesi yeniden gündeme geldi. Tam olarak açılıp açılmadığı da bilinmiyor. Görüşmelerde ise İran tarafının masayı terk ettiği belirtiliyor.

A.B.: Bu da Ukrayna savaşı gibi olacak, bana öyle geliyor; zaman zaman böyle yükselecek, inecek ama dünyanın Hürmüz’den enerji akışına katlanabilmesi dört aydan sonra zordu. Dört ay ve sonrası için fiyat projeksiyonları, modellemeler bir sınır koyuyordu çünkü sonrasına katlanmak çok zordu. ABD’de iktidar Kasım seçimlerini düşünüyor. Ne İsrail’in, ne de ABD’nin seçmene İran savaşını anlatabilme imkanı pek yok. Savaşmanın maliyeti çok yüksek ki gerçi ABD bunu Arap ülkelerine, Körfez ülkelerine yüklüyor.

Ö.Ö.: 300 milyar dolarlık tazminat ki gerçi buna tazminat demiyorlar ama yeniden inşanın parasının daha çok Orta Doğu devletlerinden alacağı söyleniyor.

A.B.: O da orada drijizm uyguluyor; hem silah satıyor, hem de yıktığı yerlerin imarı için kaynağı onlardan alıyor. Trump, Abraham Anlaşmaları’na Türkiye’nin dahil edilmesini istiyor. Önceki gün Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bir araya gelmesinin ardında bu var mı diye sormadan edemedim. Bölgede bu anlaşmaya bu ülkelerin katılıp katılmaması çok şeyi karıştırır.

İbrahim en büyük ve kıdemli peygamber ya; hep alttakilere, sonradan gelen peygamberlere yol gösterici ya, bu nedenle İbrahim Anlaşması deniyor. İsrail’le olan ilişkilerin normalleştirilmesi esasına dayanıyor Abraham Anlaşması. Buna tüm ülkelerin dahil olmasını istiyor Trump. 7 Temmuz’da da NATO Zirvesi Ankara’da olacak; hem NATO’nun geleceği, hem bölgenin geleceği, hem de Türkiye’nin geleceği üzerine bazı ipuçları yakalamak, gözlemler yapmak mümkün. Hem Avrupa’nın güvenlik mimarisi, hem de dünya ve Türkiye için bir girdabın içindeyiz.

Ö.M.: Evet, aynen öyle. Peki, galiba bitirdik, süreyi de aşmak üzereyiz. Çok teşekkür ederiz.

A.B.: Hoşçakalın, görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.