Küresel emisyonlardan nasıl azaltım yapılabilir?

-
Aa
+
a
a
a

Onarım Çağı'nda Susa Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Jonathan Neale'in "Söndür Ateşi" kitabının ortaya koyduğu çerçeve üzerinden, karbon emisyonlarını azaltacak iklim istihdamının hangi alanlarda ve nasıl bir dönüşüm perspektifiyle ele alındığını tartışıyorlar.

""
Küresel emisyonlardan nasıl azaltım yapılabilir?
 

Küresel emisyonlardan nasıl azaltım yapılabilir?

podcast servisi: iTunes / RSS

Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı programına hoşgeldiniz. Ben Suda Sim Meriç.

Tuna Emren: Ben Tuna Emren.

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

S.S.M.: ...ve teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor olacak. Bu hafta iklim krizini ve krizi sonlandırma çözümü olarak odaklandığımız adil geçişi, emisyonların üretildiği sistemi kendisi üzerinden ele almaya devam edeceğiz.

T.E.: Emisyonlar aynı zamanda doğayla, emekle ve üretimle kurduğumuz ilişkinin bir sonucu olduğu için, iklim krizini anlamak ve anlatabilmek adına yalnızca atmosfere değil, o atmosferi şekillendiren toplumsal ve ekonomik ilişkilere de bakıyoruz. Aynı zamanda büyük romancıların ve sinemacıların sunduğu perspektiflerin de kimi zaman yol gösterici olabildiğini biliyoruz.

Geçtiğimiz hafta bu bağlamda açılışta, Gelecek Bakanlığı adlı iklim kurgu eserini ve yazarı Kim Stanley Robinson hatırlatmıştık sizlere. Bu hafta tekrar rafa uzandık ve bu kez Ursula K. Le Guin'in Türkçeye Dünya'ya Orman Denir adıyla çevrilen, Hugo Ödüllü romanını seçtik.

Dünya'ya Orman Denir adlı bu romanında ünlü yazar, ormanın bir yaşam sistemi olduğunu anlatıyor bizlere. Onun usta kaleminden; toprakları işgalciler tarafından temellük edilmiş, yaşam alanları ve temel hakları sistematik biçimde yok edilen bir orman halkının mücadelesini okuyoruz kitapta. Le Guin'in kurgusunda orman kesildiğinde yalnızca ekosistem değil, uygarlık da çöküyor.

Le Guin bu eserini, Vietnam Savaşı esnasında savaşa doğrudan bir tepki olarak kaleme almıştı ancak maalesef bugün de biliyoruz ki güncelliğini koruyor. Filistin'deki siyonist soykırım ve hâlâ devam etmekte olan saldırılar da tam olarak bu şekilde gerçekleşti. Bu nedenle Filistin'de süren yıkım, iklim adaleti tartışmalarından ayrı düşünülemez. Tıpkı Greta Thunberg'in söylediği gibi: "İşgal altındaki topraklarda iklim adaleti olmaz."

Ö.Ö.: Tabii sadece Filistin'de değil, Ukrayna işgalinde de bu mesele sık sık gündeme gelmişti. Ayrıca İran'da da savaşın ekolojiye olan etkileri gündemdeydi.

S.S.M.: Evet, büyük romancılar ve sinemacılar dedik az önce. Tam bu noktada bir sinema ustasına da bakalım isterseniz; Miyazaki'ye geçelim. Onun da Türkçe adıyla söyleyeyim; çünkü çok benzeşiyor. Tekrar etmek adına Prenses Mononoke filmine geçiyoruz.

Burada yine aynı olguyu, yani ekokırım ve ormansızlaştırmayı görüyoruz. Fakat bu kez Miyazaki, meseleyi üretim ve emeği de kapsayan yapısal bir gerilim olarak ele alıyor. Bir yanda geçim kaynaklarını sürdürebilmek için çalışan insanlar, diğer yanda yok edilen bir ekosistem. Çünkü demirhane, bir yıkım merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir emek alanı. Orman ise Le Guin'in eserindekine benzer şekilde hem yaşamın temsili, hem de uygarlığın devamı adına son derece kırılgan bir denge unsuru.

Le Guin ekosistemi bir varlık mücadelesi düzeyinde kuruyordu; Miyazaki ise buradan hareketle sanayi-çevre çatışmasını, bugün adil geçiş olarak adlandırdığımız bir noktaya taşıyor.

Bu hafta emisyonları sektörel olarak azaltmayı konuşurken enerjiyi, sanayiyi, tarımı ve ormansızlaştırmayı ayrı ayrı teknik başlıklar olarak ele alacağız ancak her birinin aynı üretim rejiminin farklı kolları olduğu gerçeğini de gözden kaçırmadan.

Bu alanların her biri teknik olarak farklı dönüşüm imkânlarına sahip. Birazdan her birinde emisyonların nereden kaynaklandığını, ne ölçüde azaltılabileceğini ve bunun nasıl bir dönüşüm gerektirdiğini konuşacağız. Çünkü sorumuz şu: Ulaşımda, sanayide, binalarda ve tarımda ne kadar azaltım mümkün ve bunu nasıl başarabiliriz?

S.S.M.: Önce küresel emisyonların nerede yoğunlaştığını hatırlayalım ki geçen hafta da programın başında rakamların üzerinden kısaca geçmiştik: Bugün dünyada her yıl yaklaşık 55 milyar ton sera gazı salınıyor. Bunun yaklaşık 40 milyar tonu fosil yakıtlardan kaynaklanıyor. Elektrik üretimi, ulaşım, sanayi ve binaların ısıtılması bu toplam içinde en büyük payı oluşturuyor.

Elektrik üretimi yaklaşık 15 milyar ton, ulaşım 10 milyar ton, sanayi 5 milyar ton; endüstriyel süreçler ve binalardaki ısıtma sistemleri ise sektör başına yaklaşık 3 milyar ton emisyona neden oluyor. Aynı şekilde tarım tek başına yaklaşık 7 milyar ton, ormansızlaştırma ise 5 milyar ton karbon salımına sebep oluyor.

Bunlar gerçekten çok büyük rakamlar çünkü 1 ton dediğimizde, saatler süren bir araba yolculuğunun atmosfere saldığı sera gazından söz ediyoruz. Milyar ton dediğimiz noktada ise artık gerçek bir krizle karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Geriye kalan emisyonlar da tarım, hayvancılık ve ormansızlaştırma gibi alanlardan geliyor yani tek bir sektörden kaynaklanan bir krizden bahsetmiyoruz. Enerjiden ulaşıma, gıdadan arazi kullanımına kadar uzanan bütün bir üretim sistemi söz konusu. Krizin nedeni de zaten bu sistemin bu kadar yoğun ve yaygın bir biçimde işlemesi. Birazdan bunları sektör bazında daha ayrıntılı inceleyeceğiz.

Ö.Ö.: Evet, ulaşımla başlayabiliriz. Ama hemen hatırlatalım; Jonathan Neale, Söndür Ateşi kitabında küresel karbon emisyonlarında %90'lık bir azaltımın mümkün olduğunu anlatıyor bize. Yani bugün her yıl gezegende salınan 50-55 milyar ton karbon dioksiti, hızlı bir dönüşümle yaklaşık 6 milyar tona kadar çekmenin mümkün olduğunu söylüyor.

Zaten iklim istihdamı kavramını da bu nedenle ortaya koyuyor. Hızlı hareket etmek gerektiğini, adeta bir seferberlik ilan edilmesi gerektiğini savunuyor. İklim acil durumu ilan edilmeli ve birçok ülkede özel programlarla, karbon emisyonlarını azaltacak işlerde yüz binlerce hatta milyonlarca insan istihdam edilmeli diyor. Bunun altını bir kez daha çizelim: İklim istihdamı. Yani karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik işler.

Buradaki en önemli mesele ise elektrifikasyon; daha doğrusu elektriğin nasıl üretileceği. Bunu geçtiğimiz hafta ayrıntılı biçimde konuşmuştuk. Nitekim Bonn'daki zirvede Türkiye de COP31'in ana gündemlerinden birinin elektrifikasyon olacağını ilan etti.

Peki bu neden önemli? Çünkü doğrudan ulaşıma bağlanıyor.

Ulaşım emisyonlarına baktığımızda ilk sırada otomobiller var. Otomobillerin ezici çoğunluğu petrol ya da gazla çalışıyor. Dolayısıyla her biri karbon emisyonuna neden oluyor. Ulaşımdaki ikinci büyük alan ise havacılık. Burada da temel sorun jet yakıtları.

Otomobiller küresel ölçekte yılda yaklaşık 4 milyar ton karbon dioksit salıyor. Jet yakıtlarından kaynaklanan emisyonlar da buna yakın seviyelerde. Daha sonra karayolu ve denizyolu yük taşımacılığı geliyor. Ardından ise toplu taşıma ve demiryolları yer alıyor.

Örneğin bazı ülkelerde demiryolu ağları oldukça gelişmiş olsa da, eğer bu sistemler hâlâ kömürden üretilen elektrikle çalışıyorsa, karbon emisyonları açısından beklenen faydayı sağlamak mümkün olmuyor.

T.E.: Bizde ve Avrupa'nın birçok ülkesinde artık insanlar elektrikli araçlara geçiş yapmaya başladı. Ancak bu araçların şarjı için kullandığımız elektriğin önemli bir kısmını hâlâ fosil yakıtlardan üretiyoruz. Dolayısıyla yalnızca otomobillerin elektrikli olması tek başına yeterli değil; asıl mesele, o elektriğin nasıl üretildiği.

Ö.Ö.: Dolayısıyla ulaşımda elektrifikasyon önemli ancak tek başına yeterli değil. Mutlaka trafiksizleştirme politikalarıyla ve toplu ulaşımın güçlendirilmesiyle birlikte düşünülmesi gerekiyor. Elektrifikasyonun yanı sıra toplu ulaşımın öne çıkarılması ve bu alana çok daha fazla yatırım yapılması gerekiyor.

İlerleyen haftalarda konuk almayı düşündüğümüz isimlerden biriyle de bunu konuşacağız. Almanya'da önemli bir iklim istihdamı kampanyası yürütülmüştü. Aslında bu kampanyayı ilk olarak FFF aktivistleri yani iklim grevcisi gençler başlatmıştı. Başlangıçta sendikalar buna biraz mesafeli yaklaşıyordu; gençlerin kendi işlerini ellerinden alacağından endişe ediyorlardı. Fakat zamanla, gençler toplu taşıma işçilerinin grevlerine destek vermeye başlayınca iki taraf ortak bir program etrafında buluştu. Şunu söylediler: Elektrikli toplu ulaşıma daha fazla bütçe ayrılmalı. Daha fazla kondüktör, daha fazla elektrikli otobüs, daha fazla şoför istihdam edilmeli. Aynı zamanda çalışma saatleri düşürülmeli ve vardiyalar yeniden düzenlenmeli. Böylece hem daha iyi çalışma koşulları sağlanmalı, hem de yeni istihdam alanları açılmalı.

Bu kampanya Almanya'da ilk kez sendikalarla FFF hareketini yan yana getirmişti. Birlikte yürüttükleri bu iklim istihdamı kampanyası bizim için oldukça ilham verici bir örnek. Türkiye'de de yapılabilir, hatta yalnızca İstanbul özelinde bile düşünülebilir. Yani daha fazla tramvay, daha fazla metro, daha güçlü ve daha yaygın bir toplu ulaşım sistemi.

S.S.M.: Ki zaten 1960'ların başına kadar, şimdi ben genç jenerasyonum, tekrar hatırlatmak isterim; 60'lar benim için neredeyse 100 yıl öncesi.

Zamanında atlı tramvaylar, daha sonrasında ise elektrikli tramvaylar neredeyse tüm İstanbul'u dolaşıyordu. Yaklaşık 56 hat vardı. Daha sonra bulvarlaştırma çalışmalarıyla ve Menderes döneminde etkili olan Amerikan şehircilik anlayışıyla birlikte bu tramvay hatları teker teker kapatıldı.

Bugün ise İstanbul'da aktif olarak çok sayıda metro ve tramvay hattı bulunuyor. Fakat geçmişe baktığımızda; Kısıklı'dan Üsküdar'a, Pendik'ten kentin farklı noktalarına uzanan, tramvaylarla örülmüş bir İstanbul'dan söz ediyoruz.

Dolayısıyla, eğer bu ağ 1950'lerde ve 1960'larda kurulabildiyse, bugün çok daha gelişmiş ve yaygın bir toplu ulaşım sisteminin mümkün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

T.E.: İstanbul'un bir de deniz ulaşımı kapasitesi çok yüksek. O açıdan İstanbul ve İzmir gibi büyük kentler de değerlendirilebilir.

Ö.Ö.: Jonathan Neale bu meseleye de değiniyor ve şehir içi vapur seferlerinde elektrifikasyonun mümkün olduğunu söylüyor çünkü bunlar kısa mesafelerde çalıştıkları için elektrikle işletilebiliyor.

Ancak kitapta ulaşım konusunda henüz tam olarak gelişmemiş bazı teknolojilerden kaynaklanan handikaplardan da söz ediyor. Örneğin, deniz taşımacılığı ve özellikle yük gemileri, şu anda yenilenebilir enerjiyle tam kapasite çalışamıyor. Yani okyanus aşan gemiler için henüz yüzde yüz uygulanabilir ve tamamlanmış bir çözüm olduğunu söylemiyor Jonathan Neale. Bunun yerine başka yöntemlerin devreye girebileceğini ifade ediyor. Örneğin, sıfır karbonlu yakıtlar; sudan hidrojen elde edilmesi yani suyun ayrıştırılmasıyla üretilen hidrojenin sıvı yakıt olarak yük gemilerinde kullanılması gibi yöntemlerin, karbon emisyonlarını sıfıra indirmeyi mümkün kılabileceğini belirtiyor.

S.S.M.: O sürece gelene kadar zaten deniz taşımacılığı dediğimizde, karayoluyla ulaştıramayacağımız yükleri çok daha az yakıt kullanarak taşıyabiliyoruz. Bildiğimiz kadarıyla bugün dünya lojistik sisteminin yaklaşık %60-70'i deniz taşımacılığı üzerinden gerçekleşiyor ve bu kadar büyük bir paya sahip olmasına rağmen, yıllık verilere bakıldığında karbon emisyonunun diğer birçok ulaşım türüne göre daha düşük olduğunu görüyoruz.

Tabii ki buradan "mevcut haliyle devam edelim" sonucu çıkmıyor. Deniz taşımacılığının da elektrifikasyona ve yeşil çözümlere ulaşması gerekiyor. Ancak mevcut durumda deniz taşımacılığı, karbon salımı açısından görece daha düşük emisyonlu bir alan olarak öne çıkıyor.

En fazla taşımacılığı bununla yapıyoruz, en fazla lojistiği bununla sağlıyoruz ve karbon emisyonu açısından da elimizdeki en düşük seçeneklerden biri olduğunu görüyoruz. Bu nedenle, kara taşımacılığının dönüşümü tamamlanana kadar deniz taşımacılığına daha fazla ağırlık verilmesi ve sonrasında daha temiz teknolojilerle bu alanın da dönüştürülmesi, değerlendirilebilecek seçeneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Ö.Ö.: Nisan ayında aslında bu konuda bir zirve yapıldı. Uluslararası Denizcilik Örgütü'nde net sıfır hedefleri ve deniz taşımacılığının geleceği tartışıldı. Ancak burada da her zaman olduğu gibi karbon salımı ve karbon piyasaları temel tartışma konuları arasındaydı.

Jonathan Neale ise daha farklı bir noktaya dikkat çekiyor. Uluslararası deniz taşımacılığında hız sınırlaması getirilmesinin bile karbon emisyonlarını radikal biçimde azaltabileceğini söylüyor. Yani bu karar uluslararası ölçekte alınırsa, ertesi günden itibaren hızların düşmesiyle birlikte emisyonlarda da hızlı bir düşüş sağlanabilir.

Benzer bir tartışmayı demiryolları için de yapıyor. Şehirlerarası ulaşımın elektrikli trenlerle sağlanabileceğini, bu trenlerin çok yüksek hızlara ulaşabildiğini söylüyor ancak bunun da bazı handikapları var çünkü hız arttıkça elektrik tüketimi de artıyor.

Yani 300 kilometre hızla da elektrikli trenle gidebilirsiniz ama buna gerçekten ihtiyaç var mı diye soruyor. Örneğin 200 kilometre hız da oldukça yüksek bir hız ve yüzlerce kilometrelik, hatta bin kilometreye yaklaşan mesafeleri birkaç saat içinde kat etmek mümkün. Dolayısıyla çevresel etkileri de düşünürsek, belki o kadar yüksek hızlara ihtiyaç olmayabilir.

Otomobillerin hızlı bir şekilde dönüştürülmesi konusunda da bazı uyarıları var. Özellikle elektrikli araç bataryalarında kullanılan lityumun çıkarılmasının ekoloji üzerinde yaratacağı tahribata dikkat çekiyor. Bunun yeni bir ekstraktivizm biçimine dönüşebileceğini söylüyor. Ayrıca dünyada yüz milyonlarca otomobil bulunduğunu hatırlatıyor. Bunların tamamını dönüştürmek ya da yerine yüz milyonlarca yeni elektrikli otomobil üretmek, yeni bir tüketim dalgası ve yeni bir ekolojik yük anlamına gelebilir. Kendi ifadesiyle, elektrikli ama yine de büyük ölçüde aynı üretim ve tüketim mantığına dayanan yeni bir felaketle karşı karşıya kalabiliriz.

Bu nedenle trafiksizleştirme politikalarına yani şehirlerde ve mahallelerde mümkün olduğunca araç trafiğinin azaltıldığı; toplu ulaşımın, yürünebilir alanların ve ortak ulaşım seçeneklerinin artırıldığı modellere yönelmek gerektiğinden söz ediyor.

T.E.: Tabii yalnızca motorları değil, şehirleri de değiştiriyoruz. Deminden beri dikkatimi çeken bir şey var; ulaşımı elektrifikasyona geçirmemiz gerektiğini konuşurken hep hız meselesi dile geliyor. Demek ki bu geçiş sürecinde, özellikle büyük şehirlerde yaşamın hızını da biraz düşüreceğiz.

S.S.M.: Biraz da yavaşlamak lazım; bu kadar koştur koştur nereye?



Ö.Ö.: Son bir cümle; peki uçakları ne yapacağız?

Bu konuda Jonathan Neale'in söylediği şu: Öncelikle kısa mesafeli uçuşların yerine denizyolu ya da elektrifikasyona geçmiş demiryolu sistemlerini koymamız gerekiyor.

Uzak mesafeler için ise bazı önceliklendirmeler ve tedbirler alınabileceğini söylüyor. Örneğin, uzun süreli kalış gerektiren seyahatlerin teşvik edilmesi ya da uçuşların belirli ihtiyaçlara göre önceliklendirilmesi gibi önerilerden söz ediyor.

Ayrıca iklim mülteciliği meselesine dikkat çekiyor. Olağanüstü koşullar nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan göçmenlere ulaşımda öncelik tanınabileceğini yani sınırlı kaynakların ve ulaşım imkânlarının öncelikle zorunlu hareketlilik durumları için kullanılabileceğini de kitapta önerileri arasında sıralıyor.

S.S.M.: Bunun yanında ulaşım, hem en göz önünde olan, hem de en fazla tartışılan alanlardan biri. Elektrikli araçlar meselesi, bataryalar ve benzeri konular yıllardır konuşuluyor. Ama bir diğer önemli mesele de sanayi ve ısıtma. Burada yine raflarımıza dönüyoruz. Bu kez, The Jungle; Türkçede Chicago Mezbahaları adıyla yayımlanan esere uzanıyoruz. Yazarı ise Upton Sinclair.

Bu romanda fabrikaların görünmeyen dünyasını okuyoruz. Sinclair'in anlattığı şey yalnızca üretim değil; üretimin ardındaki emek, sağlık ve yaşam maliyetleri. Özetle, Sinclair'in sanayi dünyasında mesele yalnızca üretim değil, üretimin kimin bedeliyle yapıldığıdır.

Zaten adil geçiş tartışmalarında en önemli alanlardan biri de sanayi. Bugün emisyonlara baktığımızda, tıpkı sanayi işçilerinin yaşadığı görünmezlik gibi, bu emisyonların da çoğu zaman görünmez olduğunu görüyoruz.

En çok kullandığımız malzemeleri düşünelim: Çelik, çimento, beton, plastik... Gündelik hayatın ayrılmaz parçaları bunlar. Ancak arkalarında çok ciddi bir enerji tüketimi ve karbon yoğun bir üretim süreci bulunuyor.

Bugün sanayi emisyonlarının büyük kısmı da işte bu sektörlerden; demir-çelik, kimya ve plastik üretimi ile çimento üretiminden kaynaklanıyor.

Isıtma emisyonları dediğimizde ise tüm binaları kapsayan sistemsel bir yapıdan söz ediyoruz. Isıtma ve soğutma sistemleri, klimalar, yalıtım, kullanılan malzemeler ve binaların enerji verimliliği bu alanın temel unsurları arasında yer alıyor.

Sanayide üretim ve endüstriyel süreçlerden kaynaklanan emisyonların yıllık yaklaşık 8 milyar ton seviyesinden 2 milyar tona kadar düşürülebileceği ifade ediliyor. En azından Jonathan Neale'in ortaya koyduğu senaryolarda ve değerlendirmelerde böyle bir azaltımın mümkün olduğu belirtiliyor.

Binalardaki ısıtma sistemlerinde ise benzer ölçekte, hatta bazı durumlarda sıfıra yaklaşan azaltımların mümkün olduğu söyleniyor. Pasif tasarımlar, pasif ısıtma sistemleri, iyi yalıtım ve daha verimli malzeme kullanımı gibi yöntemlerle, bu sektörlerde ciddi emisyon azaltımlarına gidilebileceği ifade ediliyor.

Ö.Ö.: Bunlar aynı zamanda iklim istihdamı da demek yani yeni malzemeler, yeni bina tasarımları; daha fazla mühendis ve mimarın istihdam edilmesi anlamına geliyor.

Isı pompalarının üretilmesi, binaların yalıtımının güçlendirilmesi, enerji verimliliği uygulamalarının yaygınlaştırılması gibi alanlar da yine daha fazla insanın istihdam edilmesi anlamına geliyor. Bu nedenle emisyon azaltımı yalnızca teknik bir dönüşüm değil; aynı zamanda emek ve istihdam açısından da yeni bir dönüşüm süreci olarak karşımıza çıkıyor.

S.S.M.: Sanayi sektöründe bazı çözüm önerileri şu anda çoktan gündeme gelmeye başladı. Mesela çelik üretiminde kömür yerine yenilenebilir enerjiyle üretilmiş hidrojen kullanılması üzerine aktif olarak çalışmalar yürütülüyor. Kimya sektöründe ise daha az plastik kullanımı, geri dönüşümün artırılması ve alternatif malzemelerin geliştirilmesi ciddi azaltımlar sağlayabilir. Zaten plastik, dilimize pelesenk olmuş bir mesele.

T.E.: Aynı zamanda fosil yakıt endüstrisinin bir yan ürünü. Plastiğin yaygınlaşması da büyük ölçüde 1950'li yıllara dayanıyor. Bu dönemde insanlar, yoğun reklam kampanyalarıyla plastik çatal, bıçak, tabak ve benzeri tek kullanımlık ürünleri kullanmaya teşvik ediliyor.

S.S.M.: Savaş döneminde de çok yaygın olarak kullanılıyor. Bununla ilgili oldukça ilginç anekdotlar var. Örneğin kadınların plastik yani sentetik çoraplara geçiş süreci bunlardan biri.

Savaş için üretilen bazı sentetik malzemeler savaş sonrasında fazlalık olarak elde kalınca, daha önce ipek kullanılan alanlarda değerlendirilmeye başlanıyor. "Bundan çorap da yaparız" denilerek yeni bir tüketim alanı yaratılıyor ve kısa süre içinde yeni bir sektör ortaya çıkıyor. Yani bugün bildiğimiz naylon çorapların yaygınlaşması da bu döneme uzanan bir hikâyeye sahip.

Ö.Ö.: Parizyen, evet.

S.S.M.: Kilotlu çorap yani naylon çorap dediğimiz çoraplar, evet.

T.E.: Naylon çorap, aynen öyle. Şimdi onların yerine de, örneğin Can Atalay'ın kitabında bahsettiği iki alternatif öne çıkıyor: Plastik yerine kullanılabilecek cam ve alüminyum. Her ikisi de, uygun üretim süreçleriyle, çok daha düşük fosil yakıt emisyonuyla üretilebilen iki temel malzeme aslında. Yani insanlığın uzun zamandır kullandığı ve üretiminde ustalaştığı iki malzemeden bahsediyor.

S.S.M.: Yıllardan beri medeniyeti bunun üzerine kurduk biz.

Binalarda ise durum aslında çok daha net. Aktif ısıtma ve soğutma sistemleri içerisinde, ısı pompası dediğimiz bir teknoloji var. Neredeyse %90'a varan verimlilikle çalışabiliyor ve hemen hemen tüm hane tiplerine uygun, yüksek verimlilik sağlayabilecek sistemler mevcut.

Başlangıçta belli bir yatırım gerektiriyor ama sonrasında kendini amorti eden bir sistemden söz ediyoruz. Ekonomik kısmını bir kenara bırakırsak, %90 verimlilik gerçekten çok yüksek bir oran. Çok daha az enerji kullanarak çok daha yüksek bir ısıtma ve soğutma performansı elde etmek mümkün.

Aynı zamanda bu, milyonlarca yeni iş anlamına da geliyor. Çünkü bunun yalıtımı var, elektrik teknisyeni var, mühendisi var; bakım ekipleri geliyor, sistemi kontrol ediyor. Yani kendi içinde bir istihdam alanı da yaratıyor.

Bugün baktığımızda dünyanın büyük bir bölümü hâlâ kömür, petrol ve doğalgazla ısınıyor. Oysa elektrikli ısı pompaları dediğimizde, bunlar yenilenebilir enerji sistemleriyle de çalıştırılabiliyor. Güneş enerjisiyle de, rüzgâr enerjisiyle de, şebekedeki elektrikle de kullanılabiliyor.

Dolayısıyla, en azından mevcut teknolojiler ışığında, bu alandaki emisyonların çok büyük bir kısmını, hatta neredeyse tamamını ortadan kaldırmak mümkün görünüyor.

Ö.Ö.: Hemen bir araya gireyim. Bu ısı pompalarının yaygınlaşmasının, aslında iklim istihdamı ve kamu desteğiyle birlikte ele alınması gerekiyor. Şu anda evlerde en çok kullanılan ısıtma yöntemi kombiler. Bunun için her şehre gaz boru hatları çekmeniz, her haneye kadar bu altyapıyı ulaştırmanız gerekiyor yani devletin çok büyük yatırımlar yapması gerekiyor.

Bunun yerine ısı pompası üretimine ve bu sistemlerin mümkün olan en düşük maliyetle, hatta belki ücretsiz koşullarda evlere kurulmasına yatırım yapılacak olursa, her eve ayrı bir gaz hattı döşemekten daha uygun bir çözüm ortaya çıkabilir. Aynı zamanda bu alanda sıfır karbonlu bir sistem kurmak da mümkün görünüyor.

S.S.M.: Yani ısıtma alanında da çok ciddi azaltımlar yapmak, hatta bazı senaryolarda emisyonları tamamen sıfırlamaya kadar götürmek mümkün görünüyor deyip bu başlığı kapatabiliriz.

T.E.: Şarkımıza geçelim mi?

Ö.Ö.: Bence en son çıkışta çalarız, istersen kapatalım.



T.E.: Buradan tarıma, hayvancılığa ve dolayısıyla metana, başka bir sera gazına geçmiş oluyoruz çünkü tarıma geçtiğimizde artık yalnızca karbondioksitten değil, birazdan göreceğimiz üzere ikinci önemli sera gazı olan metandan da söz etmeye başlıyoruz.

Geçtiğimiz hafta konuşmuştuk; metan atmosferde karbondioksite göre daha kısa süre kalıyor. Fakat kısa vadede çok daha güçlü bir ısınma etkisine sahip.

Tarımdaki en büyük emisyon kaynakları ise yaklaşık üç başlık altında toplanabiliyor. Bunların başında hayvancılık geliyor. İkinci sırada, tarımın yoğun emisyon üreten süreçlerinden biri olan gübre kullanımı yer alıyor ve birçok kişinin ilk anda tahmin etmeyeceği bir başka kaynak daha var: Çeltik tarlaları.

Ö.Ö.: Evet, ben de bunu bu kitapta fark etmiştim.

T.E.: Yani pirinç üretimi. Vegan oluyoruz, tamam, endüstriyel hayvancılık sonlansın diyoruz ama bu kez de pirinç tüketiyoruz ve orada da emisyon meselesi tamamen ortadan kalkmıyor.



Ö.Ö.: Çeltik tarlalarından kaynaklanan emisyonlar oldukça yüksek. Yılda yaklaşık 1 milyar ton karbon eşdeğeri emisyon söz konusu. Hayvancılık ise yaklaşık 3 milyar tonla bunun çok üzerinde. Yani pirinç üretimi de, hayvancılık da tarımsal emisyonların önemli bir bölümünü oluşturuyor.

T.E.: Bu ikisini toplarsak yani bitkisel tarım ve hayvancılığı birlikte ele alırsak, toplam emisyonun yaklaşık üçte ikisinden fermantasyon ve gübreler sorumlu oluyor. Yani öne çıkan kaynaklar bunlar. Bu tabii yalnızca metan üzerinden baktığımızda böyle.

Ne var ki, az önce de bahsettiğim gibi, bu süreçte karbondioksit salımı da var. Kapitalist tarım üretimi, her açıdan ve her seviyede yıkıcı bir biçimde sürüyor. Muazzam miktarlarda fosil yakıt kullanımı söz konusu. İnanılmaz miktarlarda atık üretiliyor ve üstelik aşırı üretim yapılmasına rağmen dünya nüfusunun önemli bir bölümü hâlâ açlıkla karşı karşıya.

Tarım sektörünün bu kadar yoğun sera gazı salmasının birkaç sebebi var. Bunlardan biri, bana kalırsa çok önemli olan şu mesele: Tarımda biyoyakıt kullanımı yaygınlaşıyor ve özellikle son yıllarda hayvan yemleri yetiştiriciliğine daha fazla ağırlık veriliyor.

Buradaki temel çelişki de şu aslında: Günümüz tarımı dünyayı beslemeye değil, giderek daha fazla yem ve yakıt üretmeye odaklanmış durumda.

İkinci faktör ise tarım arazileri açmak için yürütülen devasa ormansızlaştırma faaliyetleri çünkü endüstriyel tarım dediğimizde, muazzam büyüklükte arazilerden söz ediyoruz. Çevresel tahribat yaşanıyor, nehirler kuruyor, büyük miktarda atık üretiliyor ve tüm bunlar emisyon yoğun süreçler olarak karşımıza çıkıyor.

Üçüncü faktör de endüstriyel gıda üretiminin her aşamasının aşırı ölçüde fosil yakıt kullanımına bağlı olması.

Bu süreç, pek sorgulamadığımız ama aslında sorgulamamız gereken bir başka meseleyi de ortaya çıkarıyor: Monokültür tarım. Yani sürekli aynı tarlaya aynı ürünün ekilmesi.

Bunun bir uzantısı olarak besi monokültürleri yani yoğun hayvancılık sistemleri ortaya çıkıyor. Bu döngü böyle sürüp gidiyor ve dünyanın her yerine yayılarak ulaştığı bölgelerde ciddi ekolojik yıkımlara neden oluyor. Bir örnek vermek gerekirse, bir kilogram sığır eti üretmek için yaklaşık 10 kilogram yem gerekiyor.



S.S.M.: Son olarak ormansızlaştırmaya da değinip, daha sonrasında kapanışımıza doğru ilerleyeceğiz.

Yine Ursula Le Guin'e dönüyoruz çünkü ormanlar yalnızca ağaç toplulukları değil; aynı zamanda dev karbon depoları yani yutak dediğimiz sistemler. Yeryüzünün iklim düzenleyicileri ve sayısız canlı türünün yaşam alanı olan çok katmanlı ekosistemler.

Her yıl milyonlarca hektar orman; tarım, madencilik ve arazi açma faaliyetleri nedeniyle yok ediliyor. Bu nedenle emisyon azaltımının önemli bir ayağı da mevcut ormanları korumaktan ve kaybedilen alanları yeniden ormanlaştırmaktan geçiyor.

Araştırmalar, önümüzdeki birkaç on yıl içinde yapılacak büyük ölçekli ormanlaştırma çalışmalarının atmosferden yüz milyarlarca ton karbon çekme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.

Zaten toprakta daha fazla karbon depolayabilmemiz için, kaybettiğimiz ormanları yeniden kazanmamız gerekiyor. Sistemin çökmesini engelleme açısından da bu, elimizdeki en önemli araçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Son eşiklerden biri belki de burası.

Ö.Ö.: Evet, o zaman sonuna geldik. Hemen kapayalım ve sadece haftaya neyden bahsedeceğimize geçelim.

Bugün büyük ölçüde Jonathan Neale'in Söndür Ateşi kitabının ortaya koyduğu çerçeveyi ele aldık. İklim istihdamı dediğimizde yani karbon emisyonlarını azaltacak işler dediğimizde nasıl işlerden söz ediyoruz; bunu konuşmaya çalıştık.

Bu başlıklar aynı zamanda Yeşil Yeni Düzen tartışmaları içerisinde de somutlaşıyor. Elimizde Avrupa Birliği, ABD ve İngiltere gibi çeşitli örnekler var. Önümüzdeki programda, Yeşil Yeni Düzen kapsamında bu somut dönüşümün, adil geçişin ve iklim istihdamının nasıl ele alındığına bakacağız. Dolayısıyla haftaya Salı saat 16:00'da görüşmek üzere diyelim.

S.S.M.: Görüşmek üzere.

T.E.: Görüşmek üzere.