Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Prof. Dr. Tayfun Atay ile yeniden bir araya gelerek ve "Şempanzelerden Peygamberlere" kitabından hareketle, insanın biyokültürel yapısını, anlam arayışını, doğayla ilişkisini ve Antroposen çağında yeniden düşünmemiz gereken sorumlulukları konuşuyor.
Satırbaşları:
- İnsanın birinci doğası biyolojiktir; kültür ise onun ikinci doğasıdır.
- Doğa olmadan kültür olmaz. Yaşam olmadan anlam olmaz.
- Doğaya sahip olan değil, ona bağlı olduğunu bilen ve onun bir parçası olarak yaşayan bir kültürel varlık olmak zorundayız.

İnsan neden anlam arar? Ölümle, bilinmeyenle ve doğayla kurduğu ilişki nasıl şekillenir?
Antroposen Sohbetler’in bu bölümünde antropolog Prof. Dr. Tayfun Atay ile Şempanzelerden Peygamberlere kitabından hareketle insanın biyokültürel hikâyesini konuşmaya devam ediyor; şempanzelerin dünyasından simgelerin, inançların ve peygamberlerin dünyasına uzanan bu yolculukta; dinin kökenlerini, insan merkezcilik eleştirisini ve doğayla yeniden bağ kurabilmenin imkânlarını tartışıyoruz.
Söyleşi, insanın birinci doğası olan biyolojik varlığı ile ikinci doğası olan kültür arasındaki gerilime ve Antroposen çağında ihtiyaç duyduğumuz “hayvani tevazu” fikrine uzanıyor.
İlk bölümde açtığımız tartışmayı, bu ikinci bölümde antropolojik bir perspektifle tamamlamaya çalıştık.
Keyifli okumalar, keyifli dinlemeler.

Utku Perktaş: Tayfun Hocam tekrar merhaba. Öncelikle yeniden hoşgeldiniz, en de davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Kaldığımız yerden devam edelim istiyorum. İlk söyleşimizin akışı içinde değinip geride bıraktığımız bir soru vardı: Şempanzeye baktığımızda insanın hangi yönü görünür hâle gelir? Eğer sizin için de uygunsa bu soruyla başlayalım. Buyurun söz sizde hocam.
Tayfun Atay: Teşekkür ederim Utku. Ben de herkese selam ve sevgilerimi iletiyorum.
Kitabın başlığında yer alan “şempanze” ve “peygamber” kavramlarını aslında birer mecaz olarak kullanıyorum. Çünkü insanı biyokültürel bir varlık olarak tanımlamak kolay görünse de, bu tanımın içini doldurmaya çalıştığımızda son derece karmaşık bir varoluş hikâyesiyle karşılaşıyoruz.
Sen de girişte vurguladın; insan, kültür aracılığıyla bir anlamda doğadan kopuyor. Bu kopuş onu bugün baktığımızda diğer türlerin üzerinde konumlandırılan bir tür hâline getiriyor. Uzun süre bu durum övülen, yüceltilen bir özellik olarak görüldü. İslam geleneğinde karşımıza çıkan eşref-i mahlûkat anlayışı da bunun örneklerinden biridir. Daha genel anlamda buna insan merkezcilik, yani homosantrizm diyebiliriz.
Ancak bugün geldiğimiz noktada bu kopuşun son derece sorunlu sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Küresel iklim krizi, hatta artık krizden öte bir iklim kıyameti olarak nitelendirilen süreç, büyük ölçüde insanın doğa karşısında kendisini üstün bir konuma yerleştirmesinin sonucu. Oysa insan, biyolojik açıdan bakıldığında bir primat, bir maymun; yani doğanın ayrılmaz bir parçası. Şempanze burada tam da bu nedenle önemli. Çünkü insanın kökenine, biyolojik akrabalıklarına ve doğayla olan bağlarına işaret ediyor.
Ne var ki insan, kültürel kapasitesi sayesinde kendisini doğadan ayrıştırdı; yalnızca diğer canlıları değil, yaşamın kaynaklarını da kendi kontrolüne ve kullanımına açtı. Bugün yaşadığımız ekolojik sorunların temelinde de büyük ölçüde bu yaklaşım yatıyor.
Peygamber ise insanın başka bir özelliğine, simgesel bir varlık oluşuna gönderme yapıyor. İnsan, simgeler üreten ve yaşamını simgeler aracılığıyla anlamlandıran bir canlıdır. Simge, bir anlamın ya da değerin somutlaşmış hâlidir. İnsan türü, soyutlama yapabilme yeteneği sayesinde diğer canlılardan ayrışmıştır.
Bazı paleoantropologlar ve insan evrimi üzerine çalışan araştırmacılar, yaklaşık elli bin yıl önce gerçekleşen bilişsel bir dönüşümün bu kapasiteyi güçlendirdiğini öne sürüyorlar. Elbette bu konuda farklı görüşler var; ancak sonuç değişmiyor: İnsan, anlam ve hayal üretme kapasitesi bakımından diğer maymunlardan belirgin biçimde ayrışmış bir tür.
Bu durum insanın kendi varoluşu üzerine düşünmesine yol açıyor. Kültürü yalnızca bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda simgesel bir sistem olarak da görmek gerekiyor. İnsan, kültür aracılığıyla simgeler üretir ve bu simgeler üzerinden hayatına yön verir. Böylece “Nereden geldim?”, “Nereye gidiyorum?”, “Ölüm nedir?” gibi sorular da insan deneyiminin merkezine yerleşir.
Bu noktada insanlık tarihine baktığımızda önemli bir eşikle karşılaşıyoruz. Yaklaşık yüz bin yıl önce yalnızca Homo sapiens yaşamıyordu; Neandertaller, Denisovalılar ve diğer insan türleri de vardı. Paleoantropolojik bulgular, hem Homo sapiens’in hem de Neandertallerin ölülerini gömmeye başladığını gösteriyor.
Bu son derece önemli bir gelişme çünkü ölümün farkına varmak, insanın kendi sonluluğunu kavraması anlamına geliyor. Yakınlarının bu dünyadan ayrıldığını gören insan, ölümden sonra ne olduğu sorusunu sormaya başlıyor. Böylece ölüm üzerine düşünceler, yorumlar ve inançlar ortaya çıkıyor.
Ölü gömme uygulamaları bu açıdan yalnızca bir ritüel değil, aynı zamanda insan zihninin ölüm karşısındaki ilk büyük sorgulamalarının da göstergesi. Bu nedenle bazı araştırmacılar bunları dinin başlangıcı olarak değerlendirmeyi tercih ediyor.
İngiliz antropolog Edmund Leach’in güzel bir tanımı vardır: Din, yaşam ile ölüm arasındaki aracıdır. Elbette dini farklı şekillerde de tanımlayabiliriz; bilinmeyenle ilişki kurma çabası ya da çaresizlik içindeki insanın dayanağı olarak da görebiliriz. Fakat hangi tanımı kullanırsak kullanalım, mesele dönüp dolaşıp insanın kendi varoluşunu anlamlandırma çabasına dayanıyor.
İşte bu süreç daha sonra mağara resimlerinde, heykelciklerde ve çeşitli sembolik anlatımlarda karşımıza çıkıyor. İnsan yalnızca yaşamıyor; aynı zamanda yaşamını anlamlandırmaya çalışıyor.
Daha yakın dönemlere geldiğimizde bunu Göbeklitepe ve Karahantepe gibi alanlarda da görüyoruz. Özellikle Şanlıurfa çevresi, bugün Neolitik dönemin en önemli merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yaklaşık on iki bin yıl öncesine tarihlenen bu yerleşimlerde karşımıza çıkan dikili taşlar, kabartmalar ve figürler yalnızca sanat eserleri değil; aynı zamanda insanların dünyayı nasıl anlamlandırdıklarının da izleri.
Bu taşların üzerinde anlatılan hikâyeler, insanın hayal gücünün ve simgesel düşüncesinin somut karşılıkları olarak okunabilir. Elbette bunun kökenleri daha da eskiye, Üst Paleolitik döneme kadar uzanıyor. Yaklaşık otuz–otuz beş bin yıl öncesinden itibaren insanın simgesel dünyasında çok önemli dönüşümlerin yaşandığını biliyoruz.

Üst Paleolitik dönemi insanlık tarihinde önemli bir dönüşüm evresi olarak değerlendiren çok sayıda prehistoryen ve arkeolog var. Bu dönemden itibaren insan dünyasında hayal kurma kapasitesinin, simgesel üretimin ve konuşma dilinin olağanüstü bir çeşitlenme ve zenginleşme gösterdiğini görüyoruz. Kültürel anlamda ortaya çıkan bu dönüşüm, insanın kendisine ve varoluşuna dair sorular sorma çabasının en erken tezahürleri olarak değerlendirilebilir.
Bunlar aynı zamanda insanın kültürel varlık alanının en sofistike, en incelikli örnekleridir. Bu nedenle insanlığı, şempanzelerin dünyasından peygamberlerin dünyasına uzanan geniş bir yelpaze içinde düşünmek mümkün. İnanç sistemleri de bu anlam arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. İnsan, içinde yaşadığı doğal çevrede karşılaştığı sorunları yalnızca bilimsel ve teknolojik araçlarla değil; büyüsel ve dinsel yollarla da çözmeye çalışıyor. Kendi varoluşuna ilişkin sorunlarla baş etme çabasında bütün bu yolları devreye sokuyor.
Bunu insanlık tarihine ilişkin antropolojik ve arkeolojik çalışmalardan biliyoruz. İnsanlık tarihini bu perspektiften düşündüğümüzde, antropoid maymunlardan başlayıp günümüzde android robotlara kadar uzanan uzun bir serüvenle karşılaşıyoruz. Üstelik bugün şempanzelerin de belirli ölçülerde kültürel yaratıcılık sergilediğini söylemek artık çok da zor değil.
Elbette insanla kıyaslandığında bu oldukça mütevazı bir düzeyde gerçekleşiyor. Ancak şempanzelerin doğadan aldıkları bazı malzemeleri kendi amaçları doğrultusunda basit araçlara dönüştürebildiklerini biliyoruz. Bu konuda en önemli çalışmaları yapan isimlerden biri, primatolojinin adeta divası olarak kabul edilen İngiliz primatolog Jane Goodall’dır. Goodall, 1960’lı yıllarda şempanzelerin beyaz karıncaları yuvalarından çıkarmak için ince dalları kullanarak bir tür avlanma tekniği geliştirdiklerini gösterdi. Böylece şempanzelerin de alet yapan canlılar olduğu ortaya çıktı ve insanı yalnızca bu özellik üzerinden tanımlamanın yeterli olmayabileceği anlaşıldı.
Kuşkusuz insanın taş aletlerden başlayarak geliştirdiği teknik kapasite çok daha ileri düzeydedir. Ancak buna rağmen bugün bir “şempanze kültürü”nden, hatta “kültürel primatoloji” olarak adlandırılan bir çalışma alanından söz edebiliyoruz.
Dolayısıyla insanlık serüvenini, antropoid maymunlardan android robotlara uzanan bir hikâye olarak düşünmek mümkün. Bu hikâye içerisinde antropoloji de çok erken dönemlerden itibaren din olgusuna özel bir ilgi göstermiştir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren dinin kökeni, evrimi ve farklı biçimlerde ortaya çıkışı üzerine son derece zengin bir literatür oluşmuştur. Din antropolojisi bugün oldukça kapsamlı bir araştırma alanıdır.
Burada son olarak antropolojik din yaklaşımı ile teolojik yaklaşım arasındaki temel farkı vurgulamak isterim. Teoloji ya da ilahiyat, hayatın dinden çıktığı varsayımıyla hareket eder. İnsan da dâhil olmak üzere varoluşun temelinde ilahi bir yaratıcı gücün bulunduğunu kabul eder. Antropolojik yaklaşım ise tersine, dinin hayattan çıktığını savunur. Nitekim antropolojik denemelerimin yer aldığı kitabımın adı da Din Hayattan Çıkar.
Antropoloji, insanların inanç sistemlerine bakarken onların nasıl bir hayat yaşadıklarını anlamaya çalışır. Hangi sosyoekonomik koşullar içinde olduklarını, çevreyle nasıl ilişki kurduklarını, nasıl bir kültürel dünyada yaşadıklarını araştırır. Bu nedenle antropolojik yaklaşım için esas olan insana ve topluma bakmaktır.
Teoloji ise öncelikle kutsal metinlere yönelir; kutsal kitapları ve peygamberleri merkeze alır. Antropoloji bunları önemsiz saymaz, ancak asıl olarak peygamberi ortaya çıkaran kültürel iklimi anlamaya çalışır. Herhangi bir inancı yaratan toplumsal ve tarihsel koşulları sorgular.
Bu yaklaşımı biraz popülerleştirerek şöyle ifade etmek mümkün: Bana inancını ya da peygamberini söyle, ben sana nasıl bir hayat yaşadığını söyleyeyim.

Utku Perktaş: Ağzınıza sağlık hocam; gerçekten çok kapsamlı ve ufuk açıcı bir yanıt oldu.
Aslında sıradaki sorum da bununla ilişkiliydi yani inanç ve peygamberlik insanın hangi ihtiyacına karşılık gelir diye sormayı planlıyordum. Biraz önce dini yaşam ile ölüm arasında bir aracılık mekanizması olarak tanımladınız; aynı zamanda bilinmeyenle kurulan bir ilişki biçimi olarak da değerlendirdiniz. Belki bu noktayı biraz daha farklı bir açıdan açabiliriz. İnanç ve peygamberlik, doğrudan insanın hangi ihtiyacına karşılık geliyor?
Tayfun Atay: Memnuniyetle. Aslında biraz önce söylediğim noktadan devam edebiliriz. Antropolojik bakış açısından dini de, bilimi de, hukuku da, sanatı da, ekonomiyi de, siyaseti de kültürel sistemin parçaları olarak değerlendiririz. Bunların her biri insanın dünyayı anlamlandırma ve düzenleme çabasının ürünüdür.
Bu nedenle hangi topluma bakarsanız bakın, o toplumun kültürel örüntüsü içinde hem bilim ve teknolojiyi hem de dini, inancı ve büyüyü birlikte görürsünüz.
Burada önemli olan şu: Bilim ve teknoloji aracılığıyla insan bilinmeyeni azaltmaya, hatta mümkün olduğunca tüketmeye çalışır.
Bilim ve teknoloji aracılığıyla insan, karşı karşıya kaldığı bilinmeyenleri azaltmaya çalışır. Bu bilinmeyenlerin önemli bir kısmı aynı zamanda birer sorun olarak insanın karşısına çıkar ve bilim, bu sorunların üstesinden gelmeye yönelir. Bu nedenle bilimi, insanın bilinmeyeni tüketme çabası olarak tanımlayabiliriz.
Ancak bugün astronominin ve astrofiziğin ulaştığı noktaya baktığımızda da görüyoruz ki, evrene, galaksilere ve hatta kendi güneş sistemimize ilişkin ne kadar bilgi üretirsek üretelim, bilinmeyeni tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. Bilinenlerin alanı genişledikçe, yeni bilinmeyenlerle karşılaşıyoruz.
Dolayısıyla bilim bir yandan bilgisizliğimizi azaltırken, diğer yandan bilmediğimiz şeylerin kapsamını da görünür kılıyor.
Utku Perktaş: Çok doğru hocam. Hatta bazen bilim, cehaletimizin sınırlarını daha net göstererek bilinmeyenin alanını büyütüyormuş gibi görünüyor.
Tayfun Atay: İşte tam o noktada din devreye giriyor. Modern dünyada çoğu zaman bilim ile din arasında çatışmalı bir ilişki olduğu düşünülür. Evrim-yaratılışçılık tartışmaları ya da bilim-din karşıtlığı bunun örnekleri olarak öne çıkarılır. Oysa küçük ölçekli topluluklara baktığımızda durumun çoğu zaman böyle olmadığını görürüz. Orada bilim ve din arasında bir iş bölümü vardır.
Bilimin açıklayabildiği alanlarda bilim devrededir; ancak açıklayamadığı, kontrol altına alamadığı ya da insanların duygusal olarak baş etmekte zorlandığı noktalarda din ve bazen büyü devreye girer. Eğer bilim bilinmeyeni tüketme çabasıysa, din de bilinmeyenle ilişki kurma çabasıdır.
İnsan zihni boşluk bırakmaktan hoşlanmaz. Bilmediğini bilmek ister. Rahmetli hocamız Mete Tunçay'ın güzel bir kitap adı vardır: Bilineceği Bilmek. İnsan zihni tam da böyle çalışır. Din ise bilinmeyeni kendi düşünsel tasarımları içerisinde anlamlandırır; ona bir biçim verir ve böylece insan yaşamını daha katlanılabilir hâle getirir.
Özellikle psikolojik düzeyde din, denetlenemeyeni denetleme çabasının önemli araçlarından biridir. Bu nedenle burada bir karşıtlıktan çok bir iş bölümünden söz etmek daha anlamlı olabilir.
Antropoloji literatüründe buna ilişkin güzel örnekler vardır. Bir antropolog, Afrika'da sıtma nedeniyle çocuğunu kaybeden bir annenin yaşadığı deneyimi aktarır. Bilim insanları hastalığın nasıl bulaştığını, sivrisineklerin taşıdığı etkenleri ve çocuğun neden öldüğünü ayrıntılı biçimde açıklarlar. Anne bütün bu açıklamaları dinledikten sonra şu soruyu sorar: “Peki ama neden yan kulübedeki çocuğa olmadı da benim çocuğuma oldu?”
İşte bilimsel açıklamanın cevaplayamadığı o soru, çoğu zaman inanç alanına açılır. O boşluk din tarafından doldurulur.
Bunu kendi kültürümüzde de görürüz. Büyük kayıplar, kazalar ya da beklenmedik felaketler karşısında insanların yaşadığı acıyı hafifletmek, isyan duygusunu yatıştırmak ve yaşananları anlamlandırmak için inanç sistemleri devreye girer.
Bu nedenle din, insanın bilinmeyenle ilişki kurma çabasıdır. Aynı zamanda çaresizlik karşısında bir dayanaktır. Özellikle ölüm karşısında duyulan güçsüzlüğü anlamlandırma girişimidir.
Hatta bunu biraz daha ileri götürerek şöyle söylemek mümkün: Din, ölümün evcilleştirilmesidir.
Bu nedenle hemen her insan topluluğunda bir inanç sistemine rastlıyoruz. Elbette her toplumda inançsız bireyler vardır. Ancak ritüellerden mitlere, anlatılardan sembollere kadar uzanan bir inanç dünyasına sahip olmayan bir toplum örneği göstermek neredeyse mümkün değildir. Bu yüzden antropolojik yaklaşım açısından din, bir kültürel evrensel olarak değerlendirilir.

Utku Perktaş: Çok teşekkür ederim hocam, gerçekten çok açıklayıcı oldu. Aslında bunlar bir önceki söyleşimizden kalan ve yanıtlayamadığımız sorulardı ve böylece o çerçeveyi de tamamlamış olduk.
Şimdi son soruma gelmek istiyorum: Şempanzelerden peygamberlere uzanan insan hikâyesine baktığımızda, insanın anlam arayışı bizi doğadan koparan bir üstünlük duygusuna mı götürüyor yoksa doğayla yeniden bağ kurabilecek bir sorumluluk fikrine mi yöneltiyor?
Tayfun Atay: Aslında bu tam anlamıyla bir final sorusu. Hem bugün konuştuklarımızı, hem de önceki söyleşimizde bıraktığımız yerleri tamamlayabilecek bir soru.
Bana kalırsa burada her iki yönelim de söz konusu. İnsanın anlam arayışı tarih boyunca kimi zaman onu doğadan uzaklaştıran bir yörüngeye girdi, kimi zaman da doğayla yeniden bağ kurmaya yöneltti. Bugün ise bu iki eğilimin birbiriyle çarpıştığı kritik bir eşikte bulunuyoruz.
Bir yanda, biraz önce de sözünü ettiğimiz insan merkezci yaklaşım var. Gerek bazı inanç sistemlerinde gerekse insanın bilimsel ve teknolojik çabalarında, insanın kendisini diğer varlıklardan üstün görme eğilimiyle karşılaşıyoruz. İnsan, kendisini türler arasında bir tür olarak değil; türlerin üzerinde, doğanın üzerinde ve doğaya hükmetmeye yetkili bir varlık olarak konumlandırıyor.
Bunun sonuçlarını bugün hem bilimsel verilerde hem de yaşadığımız ekolojik krizlerde açıkça görebiliyoruz. Özellikle 19. yüzyıl pozitivizmi, insan aklı ve teknolojisi sayesinde yeryüzünde adeta bir cennet kurulabileceğine duyulan büyük güvenin ifadesiydi. Bu, insanın kendi kudretine duyduğu güvenin en yüksek noktalarından biriydi.
Benzer bir eğilimi bazı dinsel geleneklerde de görmek mümkün. Özellikle üç büyük tek tanrılı dinin yaygın yorumlarında insan, doğadaki diğer varlıklardan üstün ve onlara hükmetmekle yetkili bir varlık olarak tasvir edilir. İnsan, Tanrı suretinde yaratılmış ve doğanın efendisi kılınmış bir canlı olarak düşünülür.
Fakat bunun karşısında başka inanç gelenekleri de vardır. Örneğin paganizm, insanı doğanın efendisi olarak değil, onun ayrılmaz bir parçası olarak görür. Burada doğanın yaratıcılığı, bereketi ve sürekliliği ön plana çıkar. İnsan, bu büyük bütünün yalnızca bir unsurudur.
Paganik dünya görüşünde doğanın kutsallığı merkezi bir yer tutar. Aslında bunun izlerini yalnızca Avrupa'nın eski inançlarında değil, Anadolu'da da görebiliriz. Özellikle Alevi inanç dünyasında karşımıza çıkan dağ kültü, ağaç kültü, orman kültü ya da su kültü gibi motiflerde doğaya yönelik derin bir saygı vardır.
Çünkü bir ırmağı kutsal kabul ediyorsanız onu kirletmezsiniz. Bir dağı kutsal görüyorsanız onun üzerinde siyanürle altın aramazsınız. Bir ormanı kutsal sayıyorsanız onu yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değerlendirmezsiniz.

Antropoloji literatüründe bunun çarpıcı örneklerinden biri, Kongo'daki Ituri Yağmur Ormanları'nda yaşayan Mbuti topluluklarıdır. Onlar ormanı yalnızca içinde yaşadıkları bir çevre olarak değil, varlıklarının kaynağı olarak görürler. Eğer yaşamlarında bir sorun ortaya çıkarsa bunu ormanı mutsuz etmelerine ya da onunla kurdukları ilişkinin bozulmasına bağlayabilirler. Şarkılarında ise şu düşünceyi dile getirirler: "Sen varsan biz de varız; sen yoksan biz de yokuz."
Aslında bugün ihtiyacımız olan bakış açısı da tam olarak budur.
Doğaya "Sen varsan biz de varız, sen yoksan biz de yokuz" anlayışıyla yaklaşmak hem bilimsel hem de etik açıdan mümkündür. Bu nedenle günümüzde insan merkezci ya da ben merkezci değil, ekosentrik bir yaklaşımın giderek daha büyük önem kazandığını düşünüyorum.
Bu yalnızca diğer canlıların ya da ekosistemlerin geleceği açısından değil, insanın kendi geleceği açısından da yaşamsal bir mesele. Çünkü en başta da konuştuğumuz gibi insan her şeyden önce biyolojik bir varlıktır. İnsanın birinci doğası biyolojiktir; kültür ise onun ikinci doğasıdır. Yaklaşık iki buçuk milyon yıldır insan yaşamını biçimlendiren şey bu ikinci doğadır.
Ancak bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri, ikinci doğanın yani kültürün birincilleştirilmesi olmuştur. İnsan kültürel dünyasını o kadar merkeze yerleştirdi ki, biyolojik doğasını ve doğaya bağımlılığını göz ardı etmeye başladı. Bizi bugünkü ekolojik krizlere sürükleyen temel nedenlerden biri de budur.
Bu nedenle kültürün insan için vazgeçilmez olduğunu kabul ederken, onun biyolojik doğanın önüne geçemeyeceğini de görmek zorundayız. Kültür insanın ikinci doğasıdır; ama birinci doğasının yerine geçemez.
Bugün yeniden hatırlamamız gereken temel gerçek de budur.
Bunu kabul edemediğimiz için, yani kültürel doğamızı birincilleştirip biyolojik doğamızı geri plana ittiğimiz için bugün çok ciddi bir felaketin eşiğindeyiz. Hatta yalnızca bir krizden değil, bir yok oluş tehlikesinden söz etmek gerekiyor.
Şunu bilmemiz gerekiyor ki insan doğadan bağımsız bir varlık değildir. Doğanın dışında değil, içindedir. Kültürel kapasitemiz ne kadar gelişmiş olursa olsun, teknolojik gücümüz ne kadar artarsa artsın, yaşamımızı mümkün kılan temel koşullar biyolojik ve ekolojik sistemlerdir.
Bugün iklim krizinden biyolojik çeşitlilik kaybına, su sorunlarından habitat tahribatına kadar karşı karşıya olduğumuz bütün büyük sorunlar, insanın kendisini doğanın üstünde konumlandırmasının sonuçlarıdır.
Oysa insan, doğaya hükmeden bir efendi değil; onun bir parçası olan bir canlıdır.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, önceki söyleşimizde de sözünü ettiğimiz o “hayvani tevazu” duygusudur. Yani insanın kendisini yeniden canlılar dünyasının bir üyesi olarak görmesi, diğer türlerle akrabalığını ve ortak kaderini hatırlamasıdır.
Belki de şempanzelerden peygamberlere uzanan hikâyenin sonunda yeniden dönüp bakmamız gereken yer tam da burasıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran kültürel kapasiteyi inkâr etmeden, ama bu kapasitenin bizi doğadan koparan bir üstünlük duygusuna dönüşmesine de izin vermeden yaşayabilmek. Çünkü doğa olmadan kültür olmaz. Yaşam olmadan anlam olmaz. Ve insanın bütün anlam arayışı, sonuçta kendisini var eden o büyük yaşam ağının içinde anlam kazanır.
Eğer bugün yeni bir sorumluluk fikrinden söz edeceksek, bu sorumluluğun temelinde de insanın doğanın sahibi değil, onun bir parçası olduğu gerçeği yer almalıdır.
Şunu bilmemiz gerekiyor: Biz hâlâ doğal ve biyolojik varlıklarız. Kültürel üretimlerimizin içeriği de çerçevesi de bu gerçekle bağlantılı olmak, ona bağımlı kalmak zorunda. Dolayısıyla birinci doğayı tehdit eden kültürel doğanın sorgulanması ve gerektiğinde reddedilmesi gerekiyor. İnsanlığın ihtiyacı olan şey, biyolojik doğayı besleyen, geliştiren ve ona zarar vermeyen bir kültürel performans ortaya koyabilmek.
Burada elbette ekonomik ve politik sistem belirleyici bir rol oynuyor. Bugünkü işleyişe baktığımızda, yeryüzünün kaynaklarını son derece hoyrat biçimde tüketen bir ekonomi politik düzenle karşı karşıyayız.
Bu noktada Antroposen kavramı üzerine yürütülen önemli bir tartışmayı da hatırlatmak gerekir: Bildiğin gibi bazı araştırmacılar, içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca Antroposen olarak adlandırmanın yeterli olmadığını savunuyorlar. Çünkü onlara göre sorun insanlığın bütünü değil; belirli bir ekonomik ve politik sistemdir. Bu nedenle Antroposen yerine Kapitalosen kavramını kullanmayı öneriyorlar. İçinde bulunduğumuz yıkımın temelinde kapitalist ekonomi politiğin bulunduğunu ileri sürüyorlar.
Bence bu yaklaşım üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçekten de bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların önemli bir kısmı, kâra, sürekli büyümeye ve kalkınma fikrine endekslenmiş bir yaşam anlayışının sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Bu nedenle yalnızca teknolojiyi değil, yaşam biçimimizi de sorgulamak zorundayız. Kültürel performansımızı farklı bir ekonomi politik çerçeve içinde yeniden kurmak mümkün. Önceliğin biyolojik doğa olduğu bir yaşam anlayışı geliştirmek mümkün. Ekosentrik bir perspektifle hareket etmek mümkün.
Doğaya sahip olan ve onu sınırsızca sömüren bir tahakküm anlayışı yerine, doğaya bağlı olduğunu bilen, onun bir parçası olarak yaşayan ve o eski hayvani tevazuyu yeniden kazanmış bir kültürel varlık olarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor.
İhtiyaç duyduğumuz şey budur.
Elbette bunu gerçekleştirmeye kimin ne kadar gücünün yeteceği ayrı bir tartışma konusu. Ama yine de bunları söylemek gerekiyor. En azından söyleyelim ve ruhumuzu kurtaralım.
Utku Perktaş: Hocam ağzınıza sağlık. Gerçekten çok güzel bir söyleşi oldu. Aslında son soruyla birlikte hem bu programı, hem de bir önceki programda yarım kalan çerçeveyi tamamlamış olduk. Ne kadar teşekkür etsem az. İlk söyleşiyi de çok güzel biçimde tamamlayan bir konuşma oldu.
Bugün konuğum Prof. Dr. Tayfun Atay'dı. Bir önceki programda hocamızın Şempanzelerden Peygamberlere kitabından hareketle antropolojiyi, insanın biyokültürel yapısını ve insan olmanın anlamını konuşmaya başlamıştık. Bu ikinci programda ise o tartışmayı biraz daha derinleştirerek insanın anlam arayışını, inancı, doğayla ilişkisini ve geleceğe dair sorumluluklarını ele aldık.
Ben kendi adıma çok şey öğrendim ve büyük keyif aldım. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim hocam.
Tayfun Atay: Ben teşekkür ederim Utku. Davetin için sağol. Tüm dinleyicilere selamlarımı, saygı ve sevgilerimi iletiyorum.
Utku Perktaş: Çok teşekkürler hocam.
Antroposen Sohbetler'de önümüzdeki haftalarda yeni konu ve konuklarla yeniden buluşmak üzere, hoşçakalın.


