Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Vahap Coşkun ile Devlet Bahçeli’nin çözüm sürecine ilişkin son açıklamalarını, süreçteki “kurumsallaşma” arayışını, AK Parti ile MHP arasındaki yaklaşım farklarını ve silahsızlanma sürecinin demokratikleşme adımlarıyla nasıl ilerleyebileceğini masaya yatırıyor.
Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.
Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.
Ö.Ö.: Günaydın.
B.K.: Bugün yine önemli bir konuğumuz var.
Ö.M.: Evet, lütfen takdimini sen yapar mısın?
B.K.: Evet. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden sevgili Vahap Coşkun bizimle beraber. Hocam, hoşgeldiniz.
Vahap Coşkun: Merhabalar, hoşbulduk.
Ö.M.: Merhaba, hoşgeldiniz.
V.C.: Merhabalar, hoşbulduk. Çok teşekkürler.
B.K.: Biz de katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz. Gündem de yoğun olduğu için hemen konuya girmek istiyorum.
Şimdi tabii biraz da Devlet Bahçeli’yi konuşalım. Bahçeli’nin son dönemdeki atakları diyelim; kendisinin sürece dair yaptığı açıklamalarla ilgili. Aslında şöyle sormak istiyorum hocam: Siz de söylüyorsunuz, Bahçeli’nin kurumsallaşma yaratma konusunda bir gayesi var ve son dönemde bu gayenin üzerine daha belirgin bir şekilde gidiyor. Öcalan’a koordinatörlük öneriyor ve Türkgün Gazetesi'ne de bununla ilgili çok ayrıntılı değerlendirmeler yaptı. Orada söylediklerinden biri de şu: Öcalan’ın “kurucu önderliği” yerine, örgüt üzerindeki etkinliğini sürdürebileceği bir yapı inşa edilmeli. Şimdi öncelikle şunu sormak istiyorum: Bahçeli bu kurumsallaşmayı neden bu kadar önemsiyor?
V.C.: Bu süreç başladığı andan beri Devlet Bahçeli, herhangi bir noktada süreç tıkandığında ya da gecikme yaşandığında devreye giriyor ve bir nevi çözücü işlev görüyor. Örneğin, Meclis komisyonunun Öcalan’a gidip gitmemesi söz konusu olduğunda da Bahçeli devreye girmiş, “Gerekirse ben kendim giderim” demiş ve böylece komisyonun Öcalan ile görüşmesini sağlamıştı.
Yine “kurucu önder” ifadesiyle Öcalan’ın bu süreç içindeki meşruiyetini tahkim eden bir dil kullanmıştı. Dünkü açıklamasında bu ifadeyi neden kullandığını çok açık bir şekilde belirtiyor; oldukça derinlikli bir örgüt ve lider analizi yapıyor. PKK gibi örgütlerde liderin ne tür roller oynadığını ifade ediyor. Ona göre bu tür örgütlerde lider hem örgütün felsefesini belirler, hem hareket tarzını tayin eder, hem de örgütün birlikteliğini sağlar. Birliktelik özellikle önemli; çünkü PKK tek bir ülkede değil, birden fazla ülkede varlık sürdüren ve hareket eden bir yapı. Bu yapının içinde çok fazla odak var. Dolayısıyla Öcalan’a rakip olabilecek herhangi bir odağın ortaya çıkmasını engellemek ve PKK’yi birlik içinde tutmak için “kurucu önderlik” ifadesini kullandığını söylüyor.
Bahçeli, kurumsallaşmayı da bu kurucu önderlikle birlikte değerlendiriyor. Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin hem devam etmesini hem de derinleştirilmesini sağlamak amacıyla yeni bir yapılanma oluşturulması gerektiğini söylüyor ve bunu da “koordinatörlük” olarak tarif ediyor.
Dolayısıyla Bahçeli açısından hem PKK’nin birlik içinde tutulması, hem de Öcalan’ın verdiği talimatlar doğrultusunda hareket etmesi yani Öcalan’ın sözünün dışına çıkmaması, sürecin geleceği açısından hayati önem taşıyor. Bu nedenle Öcalan’ı hem “kurucu önder” olarak tarif ediyor, hem de bu kurucu önderliğin kurumsal bir yapıyla daha da güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Dün Türkgün yazısı da bunu çok açık ve derli toplu bir şekilde, çatışma çözümünün kavramlarına müracaat ederek ayrıntılı biçimde açıklıyordu.
B.K.: Siz yazıyı görünce şaşırdınız mı? Çünkü şöyle bir ifadenizi gördüm: “Şu ana kadar yapılan en iyi analizlerden biri” demiştiniz.
V.C.: Evet, şöyle: İktidar kanadından, AK Parti ve MHP’den bugüne kadar bu sürece dair bu kadar ayrıntılı ve derinlikli bir açıklama duymamıştık. Hiçbir kurumdan böylesine kapsamlı bir açıklama gelmemişti. Bu açıklamanın iki açıdan önemli olduğu kanaatindeyim:
Birincisi, orada bütünsel bir bakış var. Elbette Bahçeli açısından da sürecin en önemli kilometre taşı silahların tasfiye edilmesi yani silahların mutlak manada gündemden düşürülmesi. Bunun acil bir gereklilik olduğunu ifade ediyor ve Türkiye’nin bugün hem hukuki, hem de sosyal açıdan buna hazır olduğunu, gecikmeye mahal olmadığını söylüyor. Böyle bir kavrayış var ancak sadece silahsızlanmayla da yetinmiyor. Metinde biliyorsunuz, siyasileşme, hukuk devleti, demokratikleşme gibi başlıklar da var. Ayrıca toplumsal mutabakatın sağlanması için hangi adımların atılması ve nasıl bir stratejinin izlenmesi gerektiğini de ifade ediyor. Dolayısıyla hem silahsızlanma tarafını, hem de siyasallaşma tarafını gözeten, derli toplu bir metinle karşı karşıyayız. Birinci önemli nokta bu.
İkincisi, bu metin siyasi sloganlardan ya da genel söylemlerden ibaret değildi. Metni okuduğunuzda, çatışma çözümüne hakim bir grup tarafından kaleme alındığını görüyorsunuz. Nitekim metin içerisinde İrlanda’ya, İspanya’ya, Kolombiya’ya ve bu ülkelerdeki çözüm süreçlerine atıflar yapılıyor. Bu süreçlerin hangi noktalarda tıkandığına, hangi adımlar atıldığında başarılı bir şekilde ilerlediğine dair gözlem ve tespitler sunuluyor. Dolayısıyla oldukça soğukkanlı, mesafeli ve teknik bir dil kullanılıyor. Elbette siyasi bir sos giydirilmiş bölümleri de var ama genel olarak baktığınızda bürokratik bir akılla kaleme alınmış bir metin görüyorsunuz. Bu anlamda, iktidar kanadından bugüne kadar gelmiş en kapsamlı ve en derli toplu metin olduğunu söyleyebiliriz.
Ö.M.: Evet, ben de bir şey sorabilir miyim? T24’te Murat Sabuncu’nun bu konuda yaptığı bir değerlendirme var ve bence önemli bir noktaya değiniyor. Diyor ki, "İttifakın iki ortağı AK Parti ve MHP aynı konuda farklı çizgilerde ilerliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sürecin olumlu şekilde yürüyeceğini söylüyor ama adımlarını çok yavaş atıyor. Muhtemelen daha önce Suriye’yi bekliyordu, şimdi ise İran savaşı sonrasına göre hareket etmek istiyor. Bir de konunun siyasi riskini alma konusunda hâlâ kararsız görünüyor."
"Buna karşılık, Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel başkanı Devlet Bahçeli daha doğrudan bir çözüm hattı izliyor. Sorunun çözümü için yeni mekanizmalar üreterek — örneğin Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir tasfiye ve düzenleme sürecini yönlendirme ya da “Milli Birlik Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” gibi yapılar önererek — süreci hızlandırmaya çalışıyor. Sonuç olarak da, “Terörsüz Türkiye” açıklamasının bazı bölümlerinden anlaşıldığı kadarıyla iki lider arasında bu konuda bir mesafe açılıyor. Nitekim Bahçeli açıklamasının bir bölümünde, “Terörsüz Türkiye hedefinin nihai aşamasına geçildiği bu safhada, devletin barışa ilişkin uzattığı müşfik elin gereği olarak ceza hukuku ve demokratikleşmeye yönelik bazı adımların atılması” gerektiğinden söz ediyor. Yani çözüm sürecinin yalnızca güvenlik boyutuyla değil, hukuki ve siyasal reformlarla birlikte düşünülmesi gerektiğini ima ediyor," diye de ekliyor Murat Sabuncu. Ne diyorsunuz?
V.C.: Şimdi, ben temelde bu sürecin başlatılmasında ve sürdürülmesinde iki ortak arasında esaslı bir çelişki olduğu kanaatini taşımıyorum. Muhtemelen ana hedefte uzlaşmış durumdalar ve buna göre yola çıktılar. Bugüne kadar da buna uygun bir siyaset izlediler ancak bu hedefe giderken hangi yolun izleneceği, hangi araçların kullanılacağı ve bunun hangi zamanlamayla yapılacağı konusunda AK Parti ile MHP arasında belirgin bir fark var. Bunu net biçimde görüyoruz.
Recep Tayyip Erdoğan süreci biraz daha zamana yayarak, adımları daha dikkatli atma yönünde bir tavır sergilerken; Devlet Bahçeli bunun mümkün olan en kısa sürede tamamlanması gerektiğini söylüyor ve başından beri de istikrarlı bir söylem kurmuş durumda. Çünkü Bahçeli’nin analizi ana hatlarıyla şöyle: Orta Doğu’nun büyük bir dönüşümden geçtiğini düşünüyor. Bölgede kazanların kaynadığını, büyük bir ateşin çıktığını ve bunun bütün ülkeleri etkileyeceğini söylüyor. Türkiye’nin bu süreçten daha az etkilenmesi için kendi iç problemlerini çözmesi gerektiğini; bunların en önemlisinin de PKK’nin silahlı bir yapı olarak varlığını sürdürmesi olduğunu düşünüyor. “Madem Orta Doğu bu kadar karışıyor, o zaman PKK meselesini en kısa sürede çözelim” yaklaşımını bütün metinlerinde görüyoruz.
Ama AK Parti ile MHP arasında sürecin hızı konusunda ciddi bir farklılık var. Dünkü yazısında da bunu net biçimde ortaya koyuyor. Hatta geçen haftaki grup toplantısında da çok dikkat çekici bir cümle kurmuştu Bahçeli. Bahçeli, sürecin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için iktidar ortakları arasında, bürokraside ve kabinede tam bir mutabakat olması gerektiğini söylemişti yani sürecin diğer tarafı üzerine düşeni yapmış; silah bırakmış, kendini feshetmiş, Türkiye’den çekilmiş, sınır boylarını boşaltmış ise o zaman devletin de bunu hızlandıracak adımları atması gerektiğini ifade ediyor. Ancak devlet içinde, gerek AK Parti ile MHP arasında, gerek bürokraside, gerekse kabinede tam bir mutabakat ya da uyum olmadığını da ima etmişti.
Dolayısıyla bence Bahçeli’nin kamuoyuna yaptığı açıklamaların amaçlarından biri de bu. Yani “bizim niyetimiz bu” diyerek kendi pozisyonunu kayda geçiriyor. Topluma mesaj verdiği kadar iktidar ortağına da mesaj veriyor ve iki ortak arasındaki yaklaşım farkının toplum tarafından görülmesini sağlıyor.
Nitekim dün Bahçeli’nin açıklamaları AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e de soruldu. O da “Çok dikkatli bir şekilde değerlendiriyoruz” dedi. Zaten Bahçeli kritik açıklamalar yaptığında iktidar genellikle iki tür tavır geliştiriyor: Birincisi, asla doğrudan karşı bir söylem benimsemiyor. İkincisi ise hemen cevap vermiyor; belli bir süre sonra pozisyon alıyor. Ama nihayetinde gelinen noktada sürecin biraz hızlanmaya ihtiyacı olduğu çok açık. Şimdiye kadarki yöntem ve atmosferle süreç ilerleyebildiği kadar ilerledi. Bundan sonra ilerleyebilmesi için bir taraftan hukuki adımların atılması, diğer taraftan da sürecin daha fazla toplumsallaştırılması gerekiyor.
Nitekim Bahçeli’nin dünkü metnindeki önemli vurgulardan biri de toplumsal mutabakatın oluşması ve bir iletişim kazasına yol açılmamasıydı. Bir iletişim eksikliğinin giderilmesi gerektiğini söylüyordu. Bunu iki yönlü düşünebiliriz: Bir taraftan devlet ile PKK arasında iletişimin doğru kanallar üzerinden yürütülmesinin hayati olduğunu vurguluyor. Diğer taraftan ise devletin kendi içinde de iletişimi doğru kurması gerektiğini söylüyor. Zaten önerdiği dört kurumun amacı da bu çünkü bu oldukça kapsamlı bir dosya ve devletin bütün birimlerinin yapması gereken işler var. O nedenle bunu yasama ve yürütme içinde kurumsal yapılar oluşturarak sürdürelim anlayışını savunuyor. Bahçeli dün bunu oldukça net biçimde ortaya koydu.
B.K.: Hocam, bu arada sizin de söylediğiniz gibi onu da ekleyelim: AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Bahçeli’nin açıklamaları sonrası, “Cumhur İttifakı bir ve bütün olarak hareket ediyor,” dedi. “Yol haritamızı güncelleyerek yolumuzu sürdüreceğiz,” ifadelerini de kullandı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir yandan da ortada bir çatlak olmadığı yönünde mesaj vermeye özen gösteriyorlar diyelim.
V.C.: Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarından sonra, mesela Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hem geçen haftaki grup toplantısında yaptığı konuşmada, hem de uçakta gazetecilere verdiği demeçte sürece yönelik daha güçlü bir sahiplenme gördük. Örneğin gazetecilere yaptığı son açıklamada, Meclis komisyonunun raporunun gereğinin yapılması gerektiğini söylüyor ve herhangi bir şekilde bu sürecin bozulmasını bekleyenlere fırsat vermeyeceklerini ifade ediyor. Geçen haftaki grup toplantısında da sürecin uygun bir şekilde ilerlediğini söylemişti.
Dolayısıyla birtakım alametler belirmeye başladı diyebiliriz. Sürecin biraz daha hızlanacağına dair medyaya yansıyan çeşitli haberler var. Örneğin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın PKK’den silah bırakma sürecinin tamamlanması için bir yol haritası istediğine dair haberler geçtiğimiz günlerde medyaya yansıdı. Bu haberlerin büyük ihtimalle toplumu hazırlamak amacıyla devletin ilgili birimleri tarafından medyaya servis edildiğini düşünüyorum. Yine bu haftaki başka bir haberde de devletin ilgili birimlerinin 10 gün içinde bir rapor hazırlayacağı ve bu raporda silah bırakma sürecinin hangi aşamaya geldiğinin ve bundan sonra hangi adımların atılması gerektiğinin siyasal iktidara bir tür yol haritası olarak sunulacağı ifade ediliyordu. Bunun yanında, İmralı heyetinin yeniden Abdullah Öcalan ile görüşmesi de gündemde. Dolayısıyla bütün bunlar, bugünlerde sürecin biraz daha ivme kazanabileceği şeklinde yorumlanabilir.
B.K.: Bu arada şunu da ekleyelim; siz de söylemiştiniz, ben de geçtiğimiz haftalarda hem Ankara’daydım, hem Diyarbakır’daydım. Aslında kulislerde artık “süreçte bir tıkanma var” gibi bir ifade de kullanılmıyor. Daha çok bunun bir tıkanmadan ziyade bir ritim aksaması olduğu söyleniyor.
Ö.M.: Yavaşlama diye de söylendi.
V.C.: Evet, “yavaşlama”, “gecikme” gibi ifadeler kullanıyorlar. Sürecin tarafları özellikle “tıkanma” ifadesini kullanmıyor. Hatta bir keresinde Kandil’den sürecin tıkandığı yönünde bir açıklama geldiğinde DEM Parti, “Hayır, süreçte bir tıkanma yok ama sürecin beklediğimiz hızda ilerlemediğini söyleyebiliriz; birtakım sorunlar var” minvalinde bir açıklama yapmıştı. Dolayısıyla taraflar bir tıkanma olduğunu kabul etmiyor ama bir gecikme olduğu açık.
Bu gecikmenin neden kaynaklandığına dair hem iç politikadan, hem de bölgesel gelişmelerden kaynaklı birtakım sebepler ileri sürülebilir. Demin de konuştuk; Ocak ayında önce Suriye’de meydana gelen olaylar yaşandı. Ardından 30 Ocak’ta bir anlaşma imzalandı ve işler bir şekilde düzene girdi. Sonrasında İran savaşı başladı. İran savaşında Kürtlerin nasıl bir pozisyon alacağı, Kürt grupların bu savaşa dahil olup olmayacağı, PKK ve PKK’ye yakın grupların nasıl bir tutum takınacağı devlet tarafından yakından izlenmeye başlandı. O saha da bence bu bağlamda biraz daha netleşti çünkü hem İran’daki Kürt gruplar, hem de Irak’taki Kürt gruplar açık ve net bir şekilde bu savaşın kendi savaşları olmadığını ve buna dahil olmayacaklarını ifade ettiler. Dolayısıyla devletin bu konudaki endişeleri de asgariye inmiş durumda.
Ama şimdi bu gecikmeyi iç politika açısından iki yönlü değerlendirmek mümkün. Birincisi, devlet katından yapılan açıklamalarda PKK’nin süreç içerisinde verdiği taahhütleri yerine getirmediği yani bir takvim olduğu ama bu takvime uygun davranılmadığı söyleniyor. Örneğin üçlü bir kademelenmeden bahsediliyor; birinci kademenin PKK tarafından boşaltıldığı ama ikinci ve üçüncü kademelerde hâlâ silahlı varlığın sürdüğü, buna ilişkin yasal düzenlemelerin de geciktiği ifade ediliyor. En son Numan Kurtulmuş da bunu açık biçimde dile getirmişti.
Bir diğer mesele de bunun topluma aktarılması ve politik maliyetinin hesaplanması. İktidarın burada birtakım kaygıları olduğu düşünülebilir. AK Parti ile MHP arasındaki farklılıklardan biri de muhtemelen bu. MHP bu konuda herhangi bir kaygı taşımıyor. Kendi tabanını ikna edeceği konusunda en ufak bir şüphesi yok. Bunun devletin bekası için mutlaka atılması gereken bir adım olduğu yönündeki argümanın kendi kitlesi tarafından kabul göreceğini düşünüyor ama AK Parti daha geniş tabanlı bir kitle partisi olduğu için, burada yaşanabilecek herhangi bir aksamanın kendisine siyasi bir maliyet çıkaracağını düşünerek daha dikkatli ilerlemeyi tercih ediyor. Ama dediğim gibi, gelinen noktada sürecin hızlanması artık bir zorunluluk gibi kendisini gösteriyor.
Ö.M.: Pardon, bir ufak bir ilavede daha bulunayım; Feti Yıldız’ın Diyarbakır’da düzenlenen Barış ve Özgürlük Forumu’nda okunan mesajında da dikkat çekici ifadeler vardı. Hasan Cemal de buna T24’teki yazısında değiniyordu. Mesajda şu ifadeler yer alıyordu: “Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kendisini bu ülkenin eşit, özgür ve makbul bir vatandaşı ve bu milletin ayrılmaz, muhterem bir parçası olduğunu hissetmesini sağlamak, demokrasimiz için bir tercih değil, zorunluluktur. Bir devlette adalet yoksa, hangi sistemle yönetildiğinin, kim tarafından idare edildiğinin, vatandaşlarının hangi inanca ve milliyete sahip olduğunun bir önemi yoktur.” Devamında ise, “Ülkemiz için, milletimiz için her şeyi birlikte yapacağız. Tarihi ve kültürel değerlerimiz olan Hevsel Bahçeleri’nde, Meran Bağları’nda kalıcı huzur için kardeşlik türkülerini birlikte söyleyeceğiz,” gibi ifadeler de vardı. Gerçekten ilginç bir konuşmaydı.
V.C.: Bu söylemi tabii bundan üç yıl önce, beş yıl önce bir MHP genel başkan yardımcısından duyacağımızı herhalde düşünemezdik.
B.K.: O mesajın okunduğu sırada salondaydım ben de.
Ö.M.: Acaba yanlış mı okunuyor diye mi?
B.K.: Hayır, gerçekten tarihi bir andı. Çünkü Feti Yıldız gibi bir figürün, MHP içinden bir ismin, Diyarbakır’da düzenlenen bir foruma bu şekilde bir mesaj göndermesini daha önce hatırlamıyorum. İlk kez yaşanan bir şeydi diye hatırlıyorum. Zaten salonda da herkes bir an birbirinin yüzüne baktı. Gerçekten farklı bir andı.
Çok zamanımız kalmadı ama şuna da değinmek istiyorum: Sahadaki Kimlik: Amedspor diye Amedspor ile ilgili bir de bir kitap çıkardınız. Öncelikle hayırlı olsun hocam.
V.C.: Çok teşekkür ederim, çok sağolun.
B.K.: Amedspor'un sadece bir futbol kulübü olmadığını; Kürt kimliği açısından ne anlama geldiğini uzun uzun anlattığınız bir kitap. Benim henüz okuma imkânım olmadı ama konuştuğumuz konularla da doğrudan bağlantılı aslında. Geçen gün Heinrich-Böll-Stiftung’un düzenlediği toplantıda da size bunu sormuştum. Siz de söylüyorsunuz; Kürtler arasındaki sosyoloji değişiyor ve bu sosyolojik değişim de bir yandan silahlı mücadelenin artık sonuna gelindiğini gösteriyor. Zaten Abdullah Öcalan’ın açıklamaları da bu yönde ve bugün burada aslında tam olarak bunu konuşuyoruz.
Şimdi silahsızlanma süreci demokratikleşme adımlarıyla desteklenmezse, kadük kalabilecek bir süreç de olabilir. Bundan sonrası için ne öngörebiliriz diye sormak istiyorum. Bu, AK Parti iktidarında olur ya da olmaz, ayrı mesele ama mesela Diyarbakır’dayken şunu söylemişlerdi: Amedspor’un kutlamaları çok canlı geçmiş ve insanların siyasal hayata katılım biçimleri, politikleşme tarzları da değişiyor. Bir yandan Amedspor’un Süper Lig'e çıkmasının yarattığı heyecanı, belki Türkiye ile yeni bir ilişki kurma biçimi olarak da okumak mümkün mü? Karma karışık sordum, çok zamanımız kalmadı ama siz soruyu anladınız.
V.C.: Tabii şimdi futbol dünyanın her yerinde çok büyük bir olay. Sadece sahada kalmıyor, sahanın dışına da yansıyan bir tarafı var. Dünyadaki futbol tarihine baktığımızda, özellikle etnik kimlikler bağlamında futbolun üç önemli işlevini görüyoruz.
Bunlardan birincisi, futbolun etnik bir kimliğin kendisini ifade etme alanına dönüşebilmesi. En önemli örneklerden biri İspanya’dır. Orada futbol kulüpleri etnik, mezhebi ya da dini kimliklerin kendilerini ifade ettiği alanlar hâline gelmiştir. Athletic Bilbao, Bask kimliğini; Barcelona, Katalan kimliğini temsil eder. İskoçya’da Celtic, Katolik kimliğini, Rangers ise Protestan kimliğini ifade eder. İran’da Tractor, Türk ve Azeri kimliğinin sembollerinden biridir. Bu anlamda Amedspor da Kürt kimliğinin kamusal alana yansımasını sağlayan en önemli araçlardan birine dönüştü. Özellikle 2015’te çözüm sürecinin bitmesinden sonra siyasal alanın daralmasıyla birlikte bu kimlik kendisini daha popüler alanlarda ifade etmeye başladı. En geniş, en heyecanlı, en coşkulu alan ise futbol sahası ve Amedspor oldu. Dolayısıyla Amedspor, belki çok az kulübe nasip olacak şekilde, kısa süre içerisinde inanılmaz bir toplumsal desteğe kavuştu.
İkincisi, futbol farklılıkların bir arada var olabileceğini gösterecek bir alan da olabilir. Bu anlamda barışa ve istikrara katkıda bulunabilir. Saha içinde mücadele sert şekilde yürütülür ama saha dışında birlikte yaşamı ifade eden bir yaklaşım sergilendiğinde futbol, barışın çimentosuna dönüşebilir.
Üçüncüsü ise futbolun aynı zamanda bir çatışma alanına dönüşebilme ihtimali. Özellikle Yugoslavya örneği bu açıdan önemlidir.
Şimdi Amedspor’u bu bağlamda değerlendirdiğimizde şunu görüyoruz: Amedspor’un bugünkü varlığı çok büyük bir fırsat. Hem bu kimliğin normalleşmesi, hem de kamusal alandaki görünürlüğünün artması açısından önemli bir imkân sunuyor ama aynı zamanda kendi içinde birtakım tehlikeleri de barındırıyor. Futbol üzerinden provokasyon üretme ihtimali her zaman var - geçmişte bunu gördük. Örneğin Amedspor’un deplasman maçlarında beyaz Toros görsellerinin açılması, faili meçhul dönemlerini çağrıştıran sembollerin kullanılması, Kürt kimliğinin Amedspor üzerinden tahkir edilmeye çalışılması, Leyla Zana’ya tribünlerde cinsiyetçi ve ırkçı hakaretler edilmesi gibi örnekler yaşandı.
Ö.M.: En son Senegal bayrağının açılmasına yönelik bir tepki vardı.
V.C.: Senegal bayrağının yeşil, sarı ve kırmızı olması tabii Senegalliler açısından bir talihsizlik; böyle bir potansiyel de var. O nedenle benim görebildiğim kadarıyla Amedspor’un nasıl bir rol oynayacağı hem Amedspor’un takınacağı tutuma, hem diğer kulüplerin, hem de siyasal aktörlerin alacağı tavra bağlı.
Burada bu mücadeleyi çok rahatlıkla birlik, bütünlük, kardeşlik ve barışın istikrarına katkı sağlayacak bir alana dönüştürmek mümkün ama diğer taraftan karşıtlıkları bileylemek, öfkeleri artırmak yönünde kullanma ihtimali de var. Ben birinci ihtimalin, yani Amedspor'un bir imkân olduğu ihtimalinin şu anda daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Burada hem siyasi aktörlerin, hem de kulüplerin daha sorumlu hareket edeceği kanaatini taşıyorum. Bunun emareleri de görüldü. Amedspor Süper Lig’e çıktığında hem Recep Tayyip Erdoğan, hem Devlet Bahçeli, hem de farklı siyasal aktörler Amedspor’a kutlama mesajları gönderdiler. O nedenle bu önemli bir fırsat. Bu fırsatın doğru şekilde değerlendirilebilmesi için hepimizin hassasiyetle ve sorumlulukla davranması gerekiyor.
B.K.: Hocam çok teşekkürler, ağzınıza sağlık. Biraz zamanımızı aştık galiba ama pardon, Ömer abi bir şey söylüyordu.
Ö.M.: Yok, hayır. Ben de çok teşekkür ettim sadece. Sürenin sonuna geldik. Vahap Coşkun hocam, çok teşekkürler.
V.C.: Ben de çok teşekkür ediyorum. Çok sağolun.
Ö.M.: Görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere. İyi günler.
B.K.: Teşekkürler.


