Yeni Bir Kopernik Devrimi Çoktan Başlamış Olabilir mi?

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Zamanımızın belki de en acil devrimi olabilecek paradigma değişimi...

""

1543 yılında Polonyalı astronom Nicolaus Copernicus, Batı medeniyetinin gerçeklik anlayışının temellerini sarsan bir kitap yayımladı. Bin yılı aşkın süre boyunca kabul gören düşünce şuydu: Kilise’nin otoritesiyle ve insan duyularının apaçık tanıklığıyla desteklenen anlayışa göre Dünya, evrenin merkezinde sabit ve hareketsiz duruyor; Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar ise onun etrafında dönüyordu. Copernicus bütün bu anlayışı altüst etti. Titiz matematiksel hesaplamalarla Dünya’nın aslında yalnızca Güneş’in etrafında dönen sıradan bir gezegen olduğunu gösterdi. Üstelik Güneş de, evrendeki sayısız yıldızdan yalnızca biriydi.

Bunun sonuçları sarsıcıydı. Eğer Dünya evrenin merkezi değilse, insanlık da kendisini kozmik düzenin ayrıcalıklı merkezine yerleştirmeyi sürdüremezdi. Nicolaus Copernicus’un başlattığı; daha sonra Galileo Galilei, Johannes Kepler ve Isaac Newton tarafından ilerletilen bu devrim, yalnızca astronomiyi değil, bütün bir dünya görüşünü değiştirdi. Felsefeyi, teolojiyi ve insanlığın evrendeki yerine dair anlayışını yeniden şekillendirdi. Bilim tarihçilerinin “Kopernik devrimi” derken kastettiği tam da budur: Sadece bazı bilgilerin düzeltilmesi değil, gerçekliğin algılanma biçimini belirleyen düşünsel çerçevenin kökten dönüşmesi.

Nicolaus Copernicus, insanlığın kozmostaki konumuna dair anlayışı devrimsel biçimde dönüştürdü.

Ne var ki, bu devrimin içinde derin bir ironi de saklıydı. Dünya’yı evrenin merkezinden çıkaran aynı bilimsel dünya görüşü, “İnsan”ı doğanın en üstün hâkimi ve meşru efendisi olarak, canlı dünyanın merkezine yerleştirdi. “Gezegenimizin kozmik ölçekteki önemsizliğini ortaya çıkaran yöntemler, doğanın öncelikle insanın kullanımına sunulmuş bir kaynak olduğu ve işleyişi insan çabasıyla çözümlenip denetlenebilecek karmaşık bir makine olarak görülebileceği düşüncesini de yerleştirdi.” Bir merkezsizleşme, çok daha sonuç belirleyici başka bir merkezileşmenin doğmasına yol açtı. Ve insanlık hâlâ o düşünsel çerçevenin içinde yaşamayı sürdürüyor.

Bugün ise ikinci bir Kopernik devriminin filizlenmekte olduğuna dair işaretler var. Ve eğer başarıya ulaşırsa, ilk devrim kadar sarsıcı; hatta ondan da gerekli bir dönüşüm olabilir.

İnsan Üstünlüğü İdeolojisi

Bugün, Antroposen çağının tam ortasında, insanlık ile Dünya üzerindeki diğer yaşam biçimleri arasındaki ilişki; sınırsız tahakküm ve yıkımla tanımlanıyor. Dünyanın toplam biyokütlesinin yalnızca yüzde 0,01’ini oluşturan Homo sapiens, yabani hayvanların yaklaşık yüzde 85’ini, deniz memelilerinin yüzde 80’ini ve dünyadaki bitki biyokütlesinin yaklaşık yarısını yok etmiş durumda. İnsanlar ve evcilleştirilmiş hayvanlar birlikte, kara memelilerinin toplam ağırlığının artık yüzde 96’sını oluşturuyor. Bilim insanları, vahşi yaşam popülasyonlarının defalarca “geri dönüşü olmayan noktalara” yaklaştığı ve insanlığın “Dünyanın doğal sınırlarını parçalamanın” eşiğinde olduğu konusunda uyarıyor; ancak tüm bu uyarılar sonuçsuz kalıyor. Yaşamın Dünyada başlamasından bu yana yaşanan Altıncı Büyük Yok Oluşa doğru hızla ilerliyoruz — ve bu, tek bir türün bilinçli faaliyetleri sonucu meydana gelen ilk kitlesel yok oluş olma özelliğini taşıyor.

Yerlerinden edilen vahşi yaşamın yerine geçen sığırlar, domuzlar ve tavuklar ise endüstriyel çiftliklerde adeta köleleştiriliyor; büyük bir vahşetle eziyet görüyor ve insan konforu uğruna acımasızca katlediliyor. Her yıl 85 milyar hayvan — her biri, tıpkı sizin ya da benim gibi dayanılmaz acıyı hissedebilecek bir sinir sistemine sahip canlılar — korku ve sefalet içinde geçen, doğallıktan tamamen koparılmış kısa bir yaşam boyunca sistematik işkenceye maruz bırakılıyor.

Peki insanlığın büyük çoğunluğu, kendi adına sürdürülen bu yaşam kıyımını nasıl kabullenebiliyor? Bunun nedenlerinden biri, evcilleştirilmiş hayvanların maruz kaldığı dayanılmaz şiddetin toplumun büyük kısmından gizlenmesini sağlayan “uzaklaştırma olgusu.” Bir diğeri ise, milyarderlerin kontrolündeki kitlesel medyanın kurduğu hegemonya: Öyle ki neredeyse herkes Super Bowl LX’nun kazananını biliyor, ancak doğanın yaşadığı “Büyük Ölüm”den çok az insan haberdar.

Ancak bütün bunların altında daha derin bir neden yatıyor: İnsanların diğer tüm yaşam biçimlerinden doğuştan üstün olduğunu savunan, her yere nüfuz etmiş ama çoğu zaman görünmez kalan insan üstünlüğü ideolojisi. Bu anlayış, insan dışı canlılara insan konforu uğruna tarifsiz acılar çektirilmesini ahlaken kabul edilebilir hale getiriyor. Ekolojik felsefeci Eileen Crist’in de açıkladığı gibi, insan üstünlüğü anlayışı canlı varlıkları sömürülecek kaynaklara indirgerken; balıkları “balıkçılık kaynakları”, çiftlik hayvanlarını ise “hayvancılık stoğu” olarak yeniden tanımlıyor. İnsan merkezli bu doktrin, insanların nehirleri zehirlemesine, türleri ortadan kaldırmasına, canlı ekosistemleri tek tip tarım çoraklıklarına dönüştürmesine ve tüm Dünyayı yalnızca hammadde deposu gibi görmesine ahlaki meşruiyet sağlıyor.

Alberta’daki katran kumulları: İnsan üstünlüğü ideolojisinin meşrulaştırdığı yıkım

İnsan merkezcilik anlayışının bu aşırı biçimi, Kopernik devriminin erken modern Avrupa’da şekillenmesine katkı sunduğu baskın dünya görüşünün mantıksal bir sonucu. Bu anlayış, insan amaçları doğrultusunda parçalarına ayrılabilecek, incelenebilecek ve kontrol altına alınabilecek bir yapı olarak doğal dünyayı yalnızca bir mekanizma olarak görüyor.

Buna taban tabana zıt olan yerli halkların dünya görüşü ise, binlerce yıldır çevrelerindeki dünyayı geniş bir aile gibi görüyor: Nesnelerden değil öznelerden oluşan bir yaşam topluluğu ve insanların da bu topluluğun yalnızca diğerleri arasındaki bir soy olduğu bir dünya. Bu iki dünya görüşü arasındaki uçurum, 19. yüzyılda Wanapum halkının ruhani liderlerinden Smohalla tarafından şu çarpıcı sözlerle özetlenmişti:

Benden toprağı sürmemi istiyorsunuz! Annemin göğsünü bıçakla yarar gibi toprağı nasıl deşebilirim? O zaman öldüğümde beni bağrına basıp dinlendirmez. Benden taş çıkarmak için toprağı kazmamı istiyorsunuz! Kemiklerini çıkarmak için annemin derisinin altını nasıl kazabilirim? O zaman öldüğümde bedenime geri dönüp yeniden doğamam. Benden ot biçmemi, saman yapıp satmamı ve beyaz adamlar gibi zengin olmamı istiyorsunuz! Ama annemin saçlarını kesmeye nasıl cesaret edebilirim?

Smohalla’nın yaşadığı dönemden bu yana modern bilimsel keşifler, yerli bilgi sistemleriyle Avrupa dışındaki diğer kadim düşünce geleneklerinin dünya anlayışıyla dikkat çekici bir kesişim ortaya koydu. Gerçekten de tüm yaşam biçimleriyle akrabayız; meyve sinekleri ve muzlarla bile genlerimizin yüzde 60’ından fazlasını paylaşıyoruz. Sistem bilimleri, karmaşıklık teorisi ve bilişsel bilim alanındaki gelişmeler de baskın ayrılıkçı dünya görüşünü çürütürken, onun yerine derin karşılıklı bağlılık fikrine işaret ediyor. İnsanlığı, birbirine sıkı sıkıya bağlı ilişkiler ağının içine gömülü bir varlık olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

İnsan üstünlüğü varsayımının hiçbir etik temele dayanmadığını fark ettiğimiz anda, toplumun işleyişini belirleyen normlara ve bu normları uygulayan yasalara bambaşka bir gözle bakmaya başlarız.

Toprak Ananın Hakları

Mevcut haliyle hukuk tamamen insan merkezli bir yapıya sahip. Hakları ve ayrıcalıkları yalnızca insanlara ve onların oluşturduğu tüzel yapılara — örneğin şirketlere — tanıyor; Dünya üzerindeki diğer tüm yaşam biçimlerini ise mülk statüsüne indiriyor. Elbette çevreye verilebilecek ekolojik zararın miktarını düzenleyen çevre yasaları var. Ancak mesele tam da burada yatıyor. “Bugünkü yasaların amacı, Dünya’yı insan kaynaklı yıkımdan korumak değil.” Asıl işlevleri, doğanın sömürülmesinin hızını ve koşullarını düzenlemek.

Yeryüzü hukuku ise bambaşka bir paradigmadan hareket ediyor. Doğayı, insanların sahip olacağı ve düzenleyeceği sıradan bir nesne olarak değil; doğrudan hak sahibi bir özne olarak kabul ediyor. Bu düşünce hareketinin felsefi öncülerinden sayılan vizyoner rahip Thomas Berry, The Great Work: Our Way into the Future adlı eserinde şöyle yazıyordu:

Gerçekte, insan olsun ya da insan dışı olsun tüm üyelerini kapsayan, bütünlüklü tek bir Dünya topluluğu vardır. Bu topluluğun içinde her varlığın yerine getireceği kendine özgü bir rolü, kendine ait bir onuru ve içsel bir yaşam gücü bulunur. “Her varlığın kendine özgü bir sesi vardır. Her varlık, varlığını bütün evrene duyurur.” Her varlık diğer varlıklarla bir birlik ilişkisi kurar. Başka varlıklarla bağ kurabilme, onların huzurunda var olabilme ve eylemlerinde kendiliğindenlik taşıyabilme kapasitesi; evrenin tamamındaki her varoluş biçiminin sahip olduğu bir özelliktir.

“Birbirine bağlı bir dünyada,” diye devam ediyordu Thomas Berry, “tüm haklar sınırlı ve karşılıklıdır.” İnsanların beslenme, barınma ve iyi yaşam hakkı vardır; ancak “diğer türleri kendi doğal yaşam alanlarından mahrum bırakma” ya da “gezegenin biyosistemlerinin temel işleyişini bozma” hakları yoktur.

Doğanın haklarını tanımak, hukuk anlayışını Kopernikvari bir dönüşümle temelden sarsıyor. Thomas Berry’nin de ifade ettiği gibi, bu anlayışta ekoloji hukukun içine hapsedilen bir alan olmaktan çıkıyor; hukuk, ekolojinin bir uzantısına dönüşüyor. Böylece hukuk, insanların doğayı yok etmesini kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkarak; doğaya hukuk sistemi içinde söz hakkı tanıyan bir yapıya evriliyor. Doğa, bireylere ve şirketlere karşı hak talebinde bulunabilen, onarım ve bakım isteyebilen bir özne haline geliyor.

Ağaçların, türlerin ya da ekosistemlerin kendi adlarına konuşamıyor oluşu, hukuk açısından aşılması imkânsız bir sorun yaratmıyor. Hukuk sistemi zaten bebekler ya da komadaki hastalar gibi benzer durumlarla dolu. Bu örneklerde mahkemeler, onların adına hareket edecek yasal temsilciler atıyor. Aynı uygulama insan dışı varlıklar için de hayata geçirilebilir.

Teoriden Anayasaya

Bu hukuki paradigma değişimi Batıda, Christopher Stone’un 1972 yılında yayımladığı dönüm noktası niteliğindeki “Should Trees Have Standing?—Toward Legal Rights for Natural Objects” başlıklı makaleyle başladı. Stone bu çalışmasında, yalnızca doğal varlıklara değil, “bir bütün olarak doğal çevreye” de hukuki haklar tanınmasını öneriyordu. Pek çok hukukçu bu fikirlere alaycı bir şekilde yaklaşsa da, Stone’un görüşleri aynı yıl William O. Douglas’ın Sierra Club ile ilgili bir davadaki karşı oy yazısına kadar ulaştı.

Atılan bu ilk tohumlardan bugün kapsamlı bir hukuk birikimi doğmuş durumda. Bu dönüşümü geniş ölçekte hayata geçirmenin en güçlü yollarından biri ise bir ülkenin anayasasını değiştirmekten geçiyor. 2008 yılında Ekvador tarihi bir adım attı ve “Pachamama” olarak da anılan Toprak Ana’nın haklarını anayasasında tanıyan ilk ülke oldu. Anayasada doğanın, “yaşamsal döngülerini, yapısını, işlevlerini ve evrimsel süreçlerini sürdürme ve yeniden üretme” hakkı güvence altına alındı; böylece doğaya hukuk tarafından korunma ve mahkemelerde temsil edilme statüsü tanındı. Bugün Ekvador’da ağaçların gerçekten hukuki statüsü var: 2015 yılında mangrov ağaçlarının korunmasına yönelik bir karar, yaşam alanlarına giren karides çiftliklerinin bölgeden çıkarılmasını sağladı.

2010 yılında Bolivya da Ekvador’un izinden giderek Toprak Ana’nın Haklarını kolektif bir özne olarak tanıyan bir yasa kabul etti. Aynı yıl, Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı Evo Morales, dünyanın dört bir yanından 35 bin kişinin katıldığı “İklim Değişikliği ve Toprak Ana’nın Hakları için Halkların Dünya Konferansı”na ev sahipliği yaptı. Bu konferansın sonucunda hazırlanan “Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi”, Dünyayı; birbirine bağlı ve karşılıklı bağımlılık içindeki varlıklardan oluşan bölünemez, yaşayan bir topluluk olarak tanımlıyor ve yaşam topluluğuna karşı insanların temel sorumluluklarını ortaya koyuyor.

“İklim Değişikliği ve Toprak Ananın Hakları için Dünya Halklar Konferansı, Cochabamba, Bolivya, 2010”

Bu sırada, ekosistemlere yönelik pervasız ve ağır uzun vadeli yıkımı ifade eden “ekokırım” suçunun ulusal, bölgesel ve uluslararası hukuk kapsamında yargılanabilmesi için yürütülen Stop Ecocide hareketi hızla güç kazanıyor. Düzinelerce ülkede iç hukuk düzenlemeleri önerildi; bunların bazıları şimdiden Belçika, Şili, Fransa ve Ukrayna’da kabul edildi. Avrupa Birliği ise “ekokırıma benzer fiilleri” kapsayan resmi bir yönergeyi yürürlüğe koydu. Bugün dünyanın dört bir yanında ekosistemlerin yok edilmesini neredeyse cezasız biçimde yönlendirebilen çok uluslu şirketlerin üst düzey yöneticileri için bu gelişmeler son derece büyük sonuçlar doğurabilir.

İnsan Dışı Varlıklara da Masada Yer Açmak

Ölçeğin diğer ucunda ise hukuk aktivistleri, belirli hayvanlar adına tüzel kişilik talep ederek insan merkezli paradigmayı sarsmaya başladı. Böylece bu hayvanların, insan eğlencesi uğruna mülk gibi kullanılmak yerine, tatmin edici bir yaşam sürme hakkına sahip oldukları savunuluyor. Etoloji alanındaki geleneksel bilimsel yaklaşım, ezici kanıtlara rağmen hayvanların öznel yaşamlarıyla insanlarınkiler arasında herhangi bir benzerlik bulunduğunu uzun süre reddetti. Primatolog Frans de Waal bu durumu, insan üstünlüğü anlayışının özel bir yansıması olarak “anthropodenial” yani “insan-merkezli inkâr” kavramıyla tanımlıyordu.

Etoloji alanındaki son gelişmeler, hayvanların yaşamlarının bilişsel açıdan ne kadar zengin olduğunu ortaya koyuyor; karmaşık toplumsal ilişkiler, derin duygular ve kültürel öğrenme biçimleriyle dolu bu yaşamlar, “insan-merkezli inkâr” anlayışının dayanaklarını giderek daha da zayıflatıyor.

2024 yılında önde gelen 40 uzman bir araya gelerek Hayvan Bilincine Dair New York Bildirgesini imzaladı. Bildirgede, memeliler ve kuşlar için “bilinçli deneyim atıflarını destekleyen güçlü bilimsel kanıtlar” bulunduğu, ayrıca “tüm omurgalılarda bilinçli deneyim olasılığının gerçekçi bir ihtimal olduğu” ifade edildi. Uzmanlar bunun ahlaki sonuçlarından da kaçınmadı. Bildirgede şu ifadeye yer verildi: “Eğer bir hayvanın bilinç sahibi olma ihtimali gerçekçi ise — örneğin ahtapotların acı çekebildiği ihtimali gibi — bu olasılık politika oluşturma süreçlerinde dikkate alınmalıdır.”

İnsan dışı canlıların karmaşık zihinsel dünyaları, ‘insan-merkezli inkâr’ fikrinin dayanağını ortadan kaldırıyor.

Yaşamın birçok biçiminin gelişip serpilmesine imkân tanıyan canlı sistemleri de kapsayacak şekilde mücadele alanını genişleten hukuk aktivistleri, nehirlere tüzel kişilik tanınması konusunda önemli başarılar elde etti. Yeni Zelanda’daki Whanganui Nehri, kimliklerinin merkezinde yer alan bir ataları olarak gördükleri Whanganui iwi kabilesinin 150 yıllık mücadelesinin ardından, 2017 yılında tüzel kişilik statüsü kazanan ilk nehir oldu. Nehir adına hareket etmek üzere biri iwi topluluğundan, diğeri hükümetten olmak üzere iki koruyucu atandı; ayrıca iki avukat tarafından hukuki olarak temsil edilmeye başlandı. Benzer uygulamalar daha sonra Kolombiya, Kanada, Hindistan ve Bangladeş’te de hayata geçirildi.

 

Yakın zamana kadar hiçbir şekilde temsil edilmeyen bir başka grup da artık politika yapım süreçlerinde kendine yer bulmaya başladı: gelecek kuşaklar. Galler, 2015 yılında ülke genelinde sürdürülebilir kalkınmayı ve uzun vadeli düşünceyi teşvik etmekle görevli bir Gelecek Nesiller Komiserliği oluşturdu. Japonya’daki Future Design hareketi ise çok daha çarpıcı bir yöntem geliştirdi: Özel törensel kıyafetler giyen ve hayali gelecek kuşakları temsil eden insanlar, 2060 yılının bakış açısından politika tartışmalarına katılıyor. Araştırmalar, bu “geleceğin sakinleri”nden gelen katkıların belediye planlarını normalden çok daha radikal ve ilerici hale getirdiğini gösteriyor.

Gelecek kuşaklar artık hukuki davalarda da resmî temsil hakkı kazanmış durumda. 2019 yılında verilen dönüm noktası niteliğindeki bir kararda Hollanda Yüksek Mahkemesi, hükümete; “bugünkü ve gelecekteki tüm nesiller için güvenli bir iklim ve sağlıklı bir atmosfer hakkını” korumak amacıyla daha güçlü adımlar atma yükümlülüğü getirdi.

Yaşayan Varlıklar Ailesine Yeniden Kabul Edilmek

Bu dağınık hukuki ilerlemeler, bir Kopernik devrimi sayılmaya yeter mi? Henüz değil. Ama belki de yaklaşan dönüşümün ilk sarsıntıları bunlar.

İlk Kopernik devriminin bütünüyle yayılıp yerleşmesi bir yüzyıldan fazla sürdü. Süreç, Kopernik’in 1543’te ihtiyatla yayımladığı çalışmayla başlayıp, Galileo’nun uğradığı baskılardan geçerek Newton’un 1687’de ortaya koyduğu büyük senteze kadar uzandı. Bu devrim böylesine sert bir direnişle karşılaştı; çünkü yalnızca bazı bilgileri düzeltmekle kalmıyor, bütün bir evren anlayışını sarsıyordu. Bugün yaşanmakta olan paradigma değişimi de benzer bir süreçten geçiyor. Nehirlerin hak sahibi olabileceği, gelecek kuşakların hukuki temsil hakkını hak ettiği ya da bir ekosistemin yok edilmesinin suç sayılması gerektiği fikri; mevcut hukuk düzenine yapılmış teknik eklemeler değil. Bunlar, insanlık ile yaşayan dünya arasında kurulacak bambaşka bir ilişkinin habercileri.

Modern bilimdeki gelişmeler de bu dönüşümü giderek daha güçlü biçimde doğrulamayı sürdürüyor. Bir zamanlar yalnızca felsefi bir meydan okuma gibi görünen şey, artık ampirik bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Etoloji, hayvan yaşamlarının bilişsel zenginliğini ortaya koymaya devam ediyor: Fillerin yas tutması, balinaların kültürel bilgi aktarımı yapması, yunusların isim temelli sosyal bağlar kurması gibi örnekler buna işaret ediyor. Mikoloji ise ormanların, devasa mantar ağları aracılığıyla çok uzak mesafeler boyunca besin ve sinyaller paylaştığını ortaya çıkardı. Dünyaya ne kadar yakından bakarsak, bu medeniyetin üzerine kurulduğu insan egemenliğinin hiçbir ahlaki temeli olmadığını da o kadar açık biçimde görüyoruz.

Bu paradigma değişimiyle birlikte yönümüzü yeniden belirlediğimizde, bambaşka bir dünya görünür hale geliyor. İnsan türünün insan üstünlüğü yanılgısını geride bıraktığı ve insan dışı akrabalarıyla karşılıklı yarara dayalı bir ilişki içinde, yaşayan varlıklar ailesine yeniden kabul edildiği bir dünya. Diğer hissedebilen canlılara yönelik kitlesel işkence ve katliamın tarihin karanlık sayfalarına gömüldüğü; milyarlarca yıl boyunca biriken doğa mucizesi zenginliğin ise yeniden Dünyanın gelişip serpilmesinde merkezi bir rol oynadığı bir dünya.

Bu yükselen hukuk anlayışının temel metinlerinden biri olan Earth Charter, önsözünde şu ifadeye yer veriyor:

İnsan ailesinin ve daha geniş yaşayan dünyanın bugünkü ve gelecekteki refahı konusunda herkes ortak sorumluluk taşır. Varlığın gizemine saygıyla, yaşamın armağanına minnettarlıkla ve insanın doğadaki yerine ilişkin alçakgönüllülükle yaşadığımızda; insan dayanışmasının ve tüm yaşamla kurduğumuz akrabalık bağının ruhu güçlenir.

Kopernik, Dünya’yı evrenin merkezinden çıkarmıştı. Şimdi güç kazanmaya başlayan bu yeni devrim ise insanlığı yaşayan dünyanın merkezinden çıkarıyor — onu küçültmek için değil, yaşamın bütünü içindeki gerçek yerine yeniden yerleştirmek için.

Bu devrimin zamanında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise çağımızın önündeki en belirleyici ve en hayati sorulardan biri olarak duruyor.


Jeremy Lent, çalışmalarında medeniyetimizin varoluşsal krizinin altında yatan nedenleri inceleyen ve yaşamı merkeze alan bir geleceğe giden yolları araştıran bir yazar ve konuşmacıdır. Deep Transformation Network’nun kurucusu, Ecocivilization Coalition’nun ise kurucu ortaklarından biridir. Daha önce yayınlanan iki kitabı, The Web of Meaning ve The Patterning Instinct’tir.



* Jeremy Lent'in 'Is a New Copernican Revolution Already Under Way?' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.