"İliç'te çöküş aynı şekilde devam ediyor"

-
Aa
+
a
a
a

Sahiden’de Tuğba Tekerek, Erzincan İliç’teki maden faciasının ikinci yılında, araştırmacı gazeteci Doğu Eroğlu ve davanın avukatlarından Ümit Altaş ile birlikte “Kusursuz Çöküş” dosyasını, yargı sürecindeki adaletsizlikleri ve madenin bölge halkı üzerindeki yıkıcı etkilerini konuşuyor.

""
İliç’ten sonra ne değişti?
 

İliç’ten sonra ne değişti?

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Tuğba, merhabalar.

Tuğba Tekerek: Günaydın Ömer Bey, merhaba.

Ö.M.: Günaydın.

T.T.: Günaydın Özdeş.

Ö.M.: Evet, bugünkü programımızı takdim eder misin? İki de konuğumuz var.

T.T.: Evet, bugün 12 Şubat ve yarın 13 Şubat. Erzincan’ın İliç ilçesinde, 13 Şubat 2024’te dev bir toprak kayması olmuştu. Anagold Madencilik’in altın madeninde bir facia meydana gelmiş ve dokuz işçi hayatını kaybetmişti. Yarın bunun ikinci yılı.



Ben o görüntüleri gördüğümde dehşete kapılmıştım, “Nasıl böyle bir şey olabilir?” diye düşünmüştüm ve o görüntüleri izlerken şunu hatırlıyorum; bunun ardından, görüntünün gösterdiği büyüklükte bir şeyler olacak, köklü değişimler yaşanacak, yaşanmalı diye hissetmiştim. Ancak aradan iki yıl geçti ve neredeyse unutuyoruz maalesef. Mesele neydi ve bu iki yılda ne oldu? Beklediğimiz köklü değişimler gerçekleşti mi? Bunları konuşmak istiyoruz bugün ve bu konuları ele alacağımız iki kıymetli konuğumuz var. Birincisi Doğu Eroğlu. Hoşgeldin Doğu.

Doğu Eroğlu: Merhaba, günaydın.

Ö.M.: Merhabalar, hoşgeldiniz.

Ö.Ö.: Merhaba.

T.T.: Doğu’yu birkaç cümleyle tanıtayım; Türkiye’de gazetecilik dört bir yandan kıskaca alınırken, gerçekten çok nitelikli araştırmacı gazetecilik dosyaları hazırlayan bir meslektaşım. Üstelik bunu Ortak diye bir platform içinde, başka gazetecilerle birlikte bu çabayı ortaklaştırarak yapıyor.

İliç’le ilgili olarak da bu Ortak ekibiyle birlikte çok kapsamlı, çok derinlikli bir araştırma hazırladılar. Bunun iki bölümü T24’te yayımlandı ve dosyanın adı da ‘Kusursuz Çöküş’. Dinleyicilerimiz T24’te buna gidip bakabilirler. Ayrıca Instagram’da ortak.org kullanıcı adıyla bir hesapları var; orada da bu İliç araştırmasının çarpıcı bölümlerini görebilirler.

Diğer konuğumuz ise Ümit Altaş. Hoşgeldin Ümit.

Ümit Altaş: Hoşbulduk, günaydın herkese.

Ö.M.: Merhaba Ümit, hoşgeldin.

Ö.Ö.: Selam Ümit.

Ü.A.: Merhaba.

T.T.: Ümit’i de Açık Radyo ya da Apaçık Radyo dinleyicileri belki sesinden aşinadır. Açık Radyo’da Hukuk Güvenliği programında yıllardır toplum için önemli hukuk meselelerini çok açık, çok sahih bir şekilde anlatıyorlar. Ümit, bu tür önemli davalarda avukatlık yapan bir isim. İliç davasında da hayatını kaybeden bir işçinin ailesinin avukatlığını üstleniyor, hukuki süreci yakından takip ediyor ve bize bunu anlatacak ama önce Doğu ile başlamak istiyorum.

Doğu ve Ortak grubunun, Ortak ekibinin yaptığı bu araştırma dosyasının adı ‘Kusursuz Çöküş’. Herhalde burada çöküş derken o yığının, İliç’in çökmesinden bahsediyoruz. Buna neden ‘kusursuz’ diyorsunuz? Buradan başlayalım isterseniz.

D.E.: Tekrar merhaba, takdiminiz için çok teşekkür ederim. Gerçekten Türkiye’de gazetecilik yapmak çok zor ama gazetecilik yapmak için sebepler bütün ağırlığıyla ortada ve İliç de böyle bir yer.

Biz İliç’te aslında yıllardır olan biteni anlamaya çalışıyorduk. Faciadan sonra bu anlama çabası artık bir zorunluluğa dönüştü ve ne yapabiliyorsak yapmak için kolları sıvadık. ‘Kusursuz Çöküş’ dememizin sebebi şu; senin hatırlattığın o yığının içindeki kaymanın teknik sebepleri var ama bunun yanında orada kurulan şirketin hem yerel bürokrasiyle, hem yerel siyasetle, hem de ulusal siyasetle kurduğu ağlar var. Ayrıca İliç’te yaşayan insanların hayatındaki dönüşümler var. Yani aslında bu sistemin başarısızlığını önceden gösteren birçok emare söz konusuydu. ‘Kusursuz’ ismi, çok katmanlı bir çöküşü anlatmak için seçildi.

Teknik sebepler var, bunları biz de anlamakta zorlanıyoruz; bilim ve mühendislik tartışmasına girebilmek için çok çabalıyoruz ama daha çok, oradaki madencilik düzeninin yarattığı toplumsal değişimleri ve dönüşümleri aktarmayı daha anlaşılır bulduk ve araştırmamızın büyük kısmı da bu alanlara yöneldi.

Öte yandan, 2010’lu yıllardan itibaren madende ortaya çıkan birçok kusurun, üretim zorlaması ya da pervasızlıkla yürütülen faaliyetler sonucu oluşan sorunların gizlendiğini keşfettik. Örneğin, 2014 yılında meydana gelen bir siyanürlü solüsyon sızıntısının kamuoyuna açıklanmadığını ve üstünün kapatıldığını gördük. 2022’de yani faciadan iki yıl önce, yine büyük ve ciddi bir yığın çökme yaşandığını öğrendik. Birçok denetimsizliği, sahanın sistematik biçimde boş bırakıldığını, sorumluluk alanlarının muğlaklaştırıldığını haritalandırdık ve gördük ki çok kompleks bir üretimin yapıldığı bu alanda, üretimin bel kemiği olan ve facianın yaşandığı o yığının içi neredeyse tamamen denetimden azade bırakılmış - hatta özellikle denetimsiz tutulmuş diyebiliriz. İşte bu çok katmanlı yapıdan ötürü de bu ismi seçtik.



T.T.: O yığın dediğimiz şey, altını ayrıştırmak için siyanür kullanılan ve kimyasal işlemlerden geçirilen bir topraktan kalan bir şey yani toprağın dönüşmüş hâli ve o koca kütle çöktü. İnsan ister istemez bunun ciddi çevresel zararları da olmalı diye düşünüyor. Bu noktada Ümit’e geçmek istiyorum. Ümit; Doğu, öncesinde açık bir denetimsizlik olduğunu, çeşitli sızıntıların yaşandığını ama üzerinin kapatıldığını yani göz göre göre gelen bir faciadan söz etti. Peki davada ne oluyor, sorumlular yargılanıyor mu ve çevresel etkiler değerlendiriliyor mu?

Ü.A.: Ben de Doğu’nun bıraktığı yerden, herhalde aynı başlıkla devam edebilirim. Kusursuz bir adaletsizlik de sürüyor aslında yani çöküş aynı şekilde devam ediyor.

Şunu kısaca özetleyeyim; 2021’de bir ‘azgınlaşma’ kırılması vardı. Neydi bu? Şirketin durdurulamayan büyümesi. Ondan önce idare mahkemelerinde açılan davalarla ilerleyen ÇED iptalleriyle ilgili bir süreç vardı ama 2021’de şirket, 6 bin 500 ton olan siyanür kullanımını bir anda 11 bin tona çıkardı.

Biraz önce Doğu’nun da bahsettiği gibi, o güne kadar zaten madenin içine milletvekilleri dahil kimse giremiyordu. Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği’nin açtığı davalarda buna işaret edilmesine rağmen çok fazla dikkat çekmedi - ta ki 21 Haziran 2022’deki boru patlamasına kadar. Siyanürlü solüsyon taşıyan borular patladı ve oradaki zehir Fırat’a aktı. Şirket ilk etapta Fırat’a akmadığını iddia etti. O dönemde biz de Erzincan’dan Açık Radyo’ya bağlanarak süreci takip etmiştik. Bir anda “20 ton muydu, 19 ton muydu?” tartışmalarına girildi ve bu boru patlamasının da üstü kapatıldı.

2021’i özellikle hızlıca özetleyeyim; artışa onay veren raporun altında Murat Kurum’un imzası vardı yani ÇED’i onaylayan, en tepedeki sorumlu kişiydi. Buna ilişkin 2022’de bir soruşturma başlatıldı ama kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildi. Altın madenini işleten şirkete yalnızca para cezası kesildi, herhalde bunun caydırıcı olacağı düşünüldü. O gün bugündür yani bugün yıl dönümüne geldiğimiz noktada, hızlıca şunu söyleyeyim; dava süreci gerçekten bir tiyatro.

Ö.M.: Pardon, bir ek yapabilir miyim Ümit? Murat Kurum’un aynı zamanda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olduğunu da belirtmek gerekir.

Ü.A.: Evet. Bu katliamla yani dokuz insanın öldüğü bu facia ile birlikte, sabah saat 07:30’da çatlakların oluştuğu açıkça görülmüş, herkes birbirini uyarmış ama yedi saat boyunca kimse o şalteri indirmeye cesaret edememiş. Peki sizce neden? Çünkü altın. Altın çıkarılmalı.

Şirket cephesinden bakıldığında insan hayatının değeri ne kadardır bilinmez ama altın çok değerli bir şey. O onu arıyor, bu bunu arıyor, ABD’ye ulaşılmaya çalışılıyor ve yedi saat boyunca şalter indirilmiyor ve o sırada insanlar da çalışmaya devam ediyor. Sonrasında ise dokuz insan hayatını kaybediyor.

Dokuz insan öldüğünde patronlar - genelde bu tür alanlarda para kazanan patronlara bakarsınız - ne dediler? Şirketin %20 ortağı olan Çalık Holding, “Biz finansal ortağız, sorumluluğumuz yok,” dedi. SSR Mining’den Kanada ve ABD’den açıklama geldi, “Operasyonel sorumluluk bizde değil.” Yani altın bizim, para bizim ama sorumluluk bizim değil.

Bu komediyle birlikte bir Meclis araştırma komisyonu kuruldu ve o komisyonda da şirketin stratejisi ortaya çıktı. Bugün mahkemede de aynen bu uygulanıyor; “Hiçbirimiz sorumlu değiliz; sorumluluk jeoteknik başmühendisine aittir.” Sorumlu kendileri tarafından işaret edildi.

Bu arada bir milletvekilinin köylülere dava açmamaları için para ödendiği - tırnak içinde ‘kan parası’ - ve bunun karşılığında dava açmama taahhüdü istendiğine dair soruları cevapsız bırakıldı.

Savcılık aşamasında bir bilirkişi raporu geldi. Dokuzu ODTÜ’den, ikisi Cerrahpaşa’dan, biri İTÜ’den ve biri AFAD’dan olmak üzere oluşturulan bilirkişi heyeti de şunları söyledi; “Kapasite artış projesi eksik ve hatalı. Yetkisiz yöneticiler var. Topografya müsait değil. Uyarı ve izleme sistemleri yetersiz. Liç yığını dere üzerine inşa edilmiş.” Ve tüm bunlarla birlikte Murat Kurum’un da içinde olduğu bazı kişilerin asli kusurlu değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.

Peki sonra ne oldu? Hızlıca başka bir bilirkişi raporu geldi. Üçüncü bir bilirkişi heyeti - buna bir ‘atama heyeti’ de diyebiliriz - şunu söyledi: “Bakanlık yetkilileri ile facia arasında illiyet bağı kurulamaz.” Böylece soruşturma aşamasında, denetimle sorumlu bakanlık personelinin sorumsuzluğuna ve illiyet bağının kurulamayacağına karar verildi.

Bu arada Altın Madencileri Derneği Başkanı’ndan bir açıklama geldi, “Kanada’da olsa bu şirket iflas ederdi, ağır yaptırımlar vardır.” Yani Türkiye’de bu alanda faaliyet gösteren insanların bile itiraz ettiği bir durumdan bahsediyoruz.

Tırnak içinde ‘kan parası’ ile başlayan süreçte ailelere teklifler yapıldı ve ne yazık ki Türkiye’deki adaletsizliğin en net göstergelerinden biri şu oldu: Aileler, “Buradan bir sonuç çıkmaz, bunlar zaten yargılanamaz” ön kabulüyle hareket etti çünkü kimsenin evladı parayla ölçülecek bir değer değildir ama adalete duyulan güvensizlik sonucu birçok aile, “En azından tazminatı alalım” dedi.

Duruşmalar yalnızca iki ailenin omuzlarında ilerliyor. Bir aile tazminat almasına rağmen süreci takip etmişti ama bugün müdahil tarafta yalnızca iki aile kaldı. İstanbul Barosu’nun, Türkiye Barolar Birliği’nin, DİSK’in ve siyasi partilerin tüm müdahillik talepleri reddedildi. Dosyada 43 sanık var; 12’si asli, 31’i tali kusurlu olarak belirtiliyor. 6’sı firari ve yalnızca 3 kişi tutuklu.

T.T.: Bu noktada şunu sormak istiyorum; kamu görevlileri devre dışı bırakıldı diyelim, peki şirketin üst düzey yöneticileri yargılanıyor mu, mahkemeye geliyorlar mı, sanık sandalyesine oturdular mı? Kısaca bundan da bahsedebilir misin?

Ü.A.: Keşke tersini söyleyebilme ihtimalimiz olsa ama o durum daha da trajik aslında.

Birincisi, şirket patronları… Hani bir yerde bir kaza varsa, normalde ilk akla gelen işveren sorumluluğudur ve yargılanmaları beklenir. Burada ise şirket sanık sandalyesinde değil. Mahkeme, şirkete yalnızca ricada bulunarak bazı evrakları göndermesini istiyor. İkincisi, şirketin Türkiye müdürü olan yani en tepedeki isimlerden biri olan Cengiz Demirci… İddianamede bir numaralı asli kusurlu sanık olarak belirtilmiş olmasına rağmen, avukatların tüm taleplerine karşın bugüne kadar Erzincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmadı, ifadesi mahkeme huzurunda alınmadı, avukatlara soru sorma imkânı verilmedi. Ve tahmin edin, Cengiz Demirci hakkında bir önceki duruşmada ne karar verildi - zaten tutuksuz yargılanıyordu, bir de yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı. Kendisi bu arada ABD’de ikamet ediyor, ikamet adresi ABD. Yurt dışı yasağı kaldırıldıktan bir iki hafta sonra yaptığı açıklama da sosyal medyaya ve basına yansıdı, “Ülkemize güveniyoruz. Biz her türlü hazırlığımızı yaptık. Altın madeni açılmaya hazırdır, umarım yakın zamanda faaliyete başlayacağız.” İddianamenin bir numaralı asli kusurlu sanığından bahsediyoruz.

Ö.M.: Pardon, ‘komik’ dedin ama küçük bir ilavede bulunmak istiyorum. Galiba ‘trajikomik’ demek daha doğru olur.

Ü.A.: Kesinlikle.



T.T.: Burada Doğu’ya tekrar dönelim. Ailelerin neden şikâyetçi olmadığı, ailelerle şirket arasındaki ilişki, köylerin bugünkü durumu… Bize biraz bunlardan bahsedebilir misin?

D.E.: İliç’te ailelerin şikâyetçi olması, dertlerini ve sıkıntılarını bütün açıklığıyla ifade etmesi artık oldukça zor. 2010 yılında değiliz yani 2010’dan bu yana İliç’te çok şey değişti.

Aslında İliç bizim için çok ilginç bir örnek. Bu tür değişimleri genelde birkaç nesil içinde görürüz. Ben uzun yıllardır çevre gazeteciliği yapıyorum ve yereldeki dönüşümleri hep anlatılar üzerinden takip etmişimdir. Yerel siyaseti ve ekonomik ilişkileri şekillendiren güçlü bir şirket ortaya çıktığında, birkaç nesil içinde o şirket bütün ilişkilere egemen olur ama İliç’te bu süreç çok hızlı yaşandı.

2010’da faaliyetlerin başlamasından sonra bazı köyler taşındı, yeni yaşam alanları oluşturuldu. Daha sonra maden havzasında bulunan Sabırlı Köyü’nün yaşam alanları daraltıldı. Bunları şu yüzden söylüyorum; maden, çok kısa bir sürede İliç halkının tamamını ve özellikle madenin hinterlandındaki köyleri kendine bağımlı hâle getirdi, geri dönüşü olmayan bir zarar verdi. Artık madenden önceki ekonomik yaşantıya, geçimlik işlere dönmek mümkün değil. Madenin etrafa kurulu olduğu bölgede yarattığı hasar yüzünden bu imkânsızlaştı. Maden artık oradaki temel ekonomik belirleyici. Dolayısıyla madensiz bir yaşam, yerel halk için tahayyül edilebilir değil.

Bunun somut sebepleri var: Hayvancılığa dönüş artık çok zor; nesiller arası aktarıma dayalı o yaşam biçimi ortadan kalkmış durumda; meralar daralmış; köylüler hayvanlarını yazın meralarda besleyemiyor. Madenin büyümesi yüzünden.

Dolayısıyla madensiz bir yaşam kurmak güç olduğu için madenin kapanmasını da yerel topluluklar çok istemiyor. Biraz önce ‘trajikomik’ demiştik - burada da çok acı bir tablo var. Maden, dokuz işçinin hayatını kaybetmesine yol açtı, ekonomik yaşamı kökten dönüştürdü ama şimdi yerel halk madensiz bir hayatı hayal edemediği için madenin bir an önce açılmasını talep eden geniş bir toplumsal istek oluşmuş durumda. Bunun nedeni, son 15 yılda çok hızlı gerçekleşen bu toplumsal dönüşüm.

Biz iki yıldır, özellikle facianın ardından çok daha yoğun saha çalışması yapıyoruz. Daha öncesinde de orayla temasımız vardı. Şu durumlarla sıkça karşılaşıyoruz: Hayvancılığa dönmek için varını yoğunu satıp yeniden hayvan alan ama koşullar uygun olmadığı için hayvancılık yapamayan; sonra hayvanlarını tekrar satıp esnaflaşmak zorunda kalan; ailesini bu yaşama geri ikna edemeyen pek çok insan var. Belirsizlik yüzünden sağlık sorunları yaşayan, işten çıkarılıp ekonomik hayatını yeniden kurmakta zorlanan, hayvancılık yapamayınca dolandırılan, batan, iflas eden, kaygı bozukluğu yaşayan ve hatta bu kaygılar nedeniyle çok genç yaşta hayatını kaybeden insanlar var. Yani şu anda İliç, farklı travmalar yaşamış birçok topluluğun bir arada bulunduğu bir alan ve Ümit Bey’in de söylediği gibi, pek çok kişi artık, “Ne olacaksa olsun, bir an önce hayatımıza geri dönelim” gibi tuhaf ama anlaşılır bir noktaya gelmiş durumda.

Ö.M.: Evet, buna dair ilginç bir haber vardı. Dün Açık Gazete’de de kısaca değinme fırsatı bulduk; ihaleye çıkarılan yeni maden alanları, altın, bakır, kurşun, çinko ve gümüş gibi metalik madenleri kapsıyor. Bu yeni alanlarla birlikte Türkiye genelinde madencilik faaliyetlerine yönelik ruhsat ve ihale süreçlerinin genişletildiği görülüyor.

MAPEG diye kısaltılan Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, ülke genelinde yaklaşık 485 yeni maden sahasını ihaleye çıkardı. Bunların arasında İliç’in de bulunduğu, Çöpler Altın Madeni’ne yaklaşık 5 kilometre mesafede yer alan yeni bir maden sahasının da ihale edileceği bildirildi.

D.E.: Ben bir ek yapmak isterim. Zaten Çöpler Kompleks Altın Madeni’ndeki temel plan başından beri buydu. Orası bölgesel bir rezervin merkezinde konumlanmış bir alan. Çöpler’deki rezervin bitmesi hâlinde, çevredeki havzalardan buraya cevher taşınarak üretimin sürdürülmesi temel hedefti. Nitekim facia yaşandığında da Çöpler’e, yerleşkenin dışındaki rezerv kaynaklarından cevher geliyordu.

Ö.M.: Evet, Gazete Oksijen’de de çok kapsamlı ve ciddi bir haber olarak yer aldı.

T.T.: Evet, görünen o ki kurdukları kusursuz ilişkilerle en baştaki planlarını o dev toprak kaymasına rağmen, dokuz işçinin ölümüne rağmen sürdürmeye çalışıyorlar. Ama her ne kadar ‘kusursuz’ desek de bir yandan arıza çıkaran gazeteciler var, avukatlar var, dava açan, şikâyetçi olan aileler var yani bir yandan arıza çıkarılıyor ve biz de arıza çıkarmaya devam edeceğiz, bu konuyu takip etmeyi sürdüreceğiz diyerek programı bitireyim. Çok teşekkür ederim Doğu Eroğlu ve Ümit Altaş.

D.E.: Biz teşekkür ediyoruz.

Ü.A.: Çok sağolun.

Ö.M.: Görüşmek üzere.

T.T.: Hoşçakalın.