Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Türkiye’de aydınlatılmayan siyasi cinayetler üzerinden hafıza ve cezasızlık politikalarını tartışıyor; ardından ABD’nin Afganistan’dan Irak’a uzanan müdahale sicilini hatırlatarak İran gerilimini, Hürmüz Boğazı riskini ve küresel sonuçlarını değerlendiriyor, otoriter rejimlerde muhalefete yönelik şiddetin tarihsel köklerine de dikkat çekiyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş, iyi haftalar hepinize.
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Teşekkür ederiz, bizim de yeni yayın dönemindeki ilk yayının Apaçık Radyo olarak sunuşunu yaptık. 63. yayın dönemi, 31 Mayıs 2026’ya kadar devam edecek.
A.B.: Hayırlı olsun, kutlarım yeni yayın dönemimizi!
Ö.M.: Teşekkür ederiz. Hafta sonu itibariyle iki önemli anma vardı, onlardan da birer cümleyle bahsederek başlayalım mı?
A.B.: Tabii.

Ö.M.: Abdi İpekçi’nin katledilmesinin yıl dönümüydü.
A.B.: 19 Ocak Hrant Dink’in, 24 Ocak Uğur Mumcu’nun katledilmelerinin yıl dönümüydü. 1 Şubat 1979’da da Abdi İpekçi katledilmişti. Ocak ayı bu nedenle anmalar ayıdır. Aslında Türkiye’de siyasi cinayetler, suikastlar her ay dilimine çokça düşer, biz böyle bir ülkeyiz, gerçek anlamda aydınlatılmayan siyasi katliamlar zincirine sahibiz. Geçen hafta Uğur Mumcu etkinlikleri haftası vardı, izlemeye çalıştım. Dün T24’te Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi ile suikastın 47. yıl dönümü nedeniyle Gökçer Tahincioğlu’nun yaptığı bir röportaj vardı.
Ö.M.: Evet, Nükhet İpekçi ile esas itibariyle bir de Çatlı filminden de bahsetmişler, inanılmaz bir şey yani!
A.B.: Çatlı filmi ile ilişkin olarak birkaç ay önce medyada Çatlı’yı yücelten anonslar başlamıştı. Anmalarda dikkatimi çeken katılımın ve ilginin çok düşük olması. Tarihimizdeki aydınlatılmayan siyasi cinayetler, genel bir iktidar perspektifi, devlet perspektifi üzerinden gölgelendiriliyor. Mağdur olanlar unutturulmaya çalışılıyor, medya da bunun çok önemli bir aracı haline geldi.
Dün Milliyet gazetesinde dijital sayfalarında bir haber yorum göremedim, sadece basılı sayfasında ‘mezarı başında anılacak’ diye bir yazı bulunduğunu arkadaşlar söyledi. Türkiye’deki basın ve medya kuruluşları bu katliamları görmezden geliyor, aksine kahramanlaştırılan katiller oluyor. Çatlı filmi de aynı şekilde takdim ediliyor. Birincisi katillerin kahramanlaştırılması! İkincisi katliamları sıradanlaştırma! Bu siyasi cinayetlerin Türkiye’nin tarihinde çok önemli yerleri var. Tarihimizin siyasi cinayetlerini, katliamlarını saymakla bitiremiyoruz, saymaya kalksak program biter.
Ö.M.: Şunu da eklemek isterim; Abdi İpekçi’nin kim olduğunu belki yeni nesiller çok da iyi bilmiyorlardır, Milliyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydi ve oldukça önemli bir rol oynamıştır medyanın yükselişinde. Ayrıca önemli kitaplar kaleme almış çok önemli bir gazeteciydi İpekçi.
A.B.: Abdi İpekçi, Türkiye basınının mihenk taşlarından biridir, gazetecilik yöntemiyle ve gazeteciliğe bakışıyla çok önemlidir. Düşünün öldürüldüğü gün hem başbakanı ziyaret ediyor, hem de ana muhalefet lideriyle telefonla görüşüyor – böyle bir gazeteciydi. Öldürülmeden önceki 3-4 saatte iletişimi bu kişilerleydi. İşte bu derece önemli bir gazeteciydi, köşe taşıydı, yüzük taşıydı. Öldürüldüğünde 50 yaşındaydı.
Ö.M.: 47 sene önce 1 Şubat 1979 yılıydı.
A.B.: Evet, belirtmemiz gereken husus gerçek anlamda aydınlatılmamış katliamların bilinçli bir şekilde unutturulmaya çalışılması; mağdurların aileleriyle, çevreleriyle birlikte görmezden gelinmesi, katliam katillerinin de kahramanlaştırılmasıdır. Bu konuda söylenecek çok söz var, başlı başına sivil toplumun ele alması gereken bir konu. Nükhet İpekçi söyleşide bunları anlatmış. Basın yok denecek kadar yer ayırıyor. Ayrıca insanların, bilhassa gençlerin toplantılara ilgisi de çok düşük, gençlerin bu tarihi bilmediklerini de görüyorsunuz. Anma etkinliklerini parmakla sayabileceğiniz azlıkta izleyen bulunuyor.
Ö.M.: Nükhet İpekçe, “Bizler türküler söyleyip tabutlara, mezarlara karanfiller serperken, ‘Kurbanlarımız ne kadar yiğit ve aydınlık kişilerdi’ derken, o korunaklı failler cezasızlık zırhları altında görevlerini yerine getirmiş gladyatörler gibi sakindiler, kendilerinden memnun ve emindiler. Onca yılın yaşanmışlığıyla bu bilgiyi adeta görmüşüm gibi hep zihnimde canlandırırdım ve şimdi de filmini görmek gerekecekmiş,” diyor ve Çatlı filmi ile cinayeti anlatıyor Gökçer Tahincioğlu’na.
A.B.: İsterseniz bu konuyu şimdilik burada noktalayalım ve İran sorununa geçelim.
Kaç gündür dünya İran’la yatıp kalkıyor; müdahale olacak mı? Hürmüz kapatılacak mı? Amerikan askeri filosu ilerliyor, nükleer ile işleyen uçak gemileri tatbikat yapıyorlar. İran karşılığında bir tatbikat yapacağını söyledi ama bu sabah itibariyle sanıyorum vazgeçmiş.

İsterseniz içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda ABD’nin askeri müdahalelerine ve sonuçlarına biraz bakalım. 11 Eylül 2001’den sonra yapılan askeri müdahale ve savaşların sonuçları ne oldu? Kısa bir özet verelim ve sonra İran’a geçelim.
Ö.M.: Lütfen.
A.B.: 11 Eylül’den hemen sonra ABD’nin Afganistan’a askeri müdahalesi oldu. 20 yıl Afganistan’da kaldı, Taliban Rejimi’yle savaştı. Bu savaşta sivil ve askeri insan kayıplar 250 bine ulaştı. Aynı ABD 2021’de Afganistan’dan çekildi ve ülkeyi yeniden Taliban’a bıraktı! Taliban ve El Kadide’nin 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirmesi nedeniyle Afganistan’a giren, savaşan, ülkede belli ölçüde bir nizam kuran ABD, 20 yıl kaldıktan sonra bir başarısızlık timsali olarak geri çekildi. Joe Biden yönetiminde dünya buna tanık oldu.
Savaşın gerekçesi olan Taliban’a ülkeyi bıraktı; makine parkını, silah parkını, her şeyi bıraktı ve çekildi. Afgan savaşı, Amerikan tarihinin en uzun savaşlarından biri olarak nitelendiriliyor. Büyük savaş büyük bir başarısızlığa dönüştü.
Gelelim daha öncesindeki Irak’a; ABD 2003’ten itibaren Irak’a girdi, Saddam’ı devirdi, idam etti ve Irak’ta iç savaş başladı. Irak devleti çöktü, mezhep savaşları oldu, daha neler oldu? IŞİD gibi bir canavar, peydah oldu ve Irak hiç durulmadı...
Ö.M.: 1 milyona yakın insan da hayatını kaybetti.
A.B.: Evet ve burada da başarısızlık hakimdi. ABD ne yaptı? Irak civarındaki devletlere yerleşti, üslerini kurdu, askeri harekatlar yaptı ve devam ediyor. Irak içindeki aşırı sorunlarla boğuşmaya devam ediyor, yeni yeni ayağa kalkmaya çalışıyor. ABD‘nin Irak müdahalesi, Irak’taki Şii, İran gücünün de artmasına neden oldu. Aynı zamanda Çin, orada bir güç/etki alanı oluşturdu.
Gelelim Suriye’ye; Suriye’de olan biteni her gün konuşuyoruz. Suriye’de rejimi kimlere bıraktı? Büyük babası El Kaide olanlara, HTŞ’ye bıraktı ülkeyi. HTŞ ile ittifak kurarak Esed’i devirdi. Kürtleri de yalın ayak bırakmış oldu. Bugün Suriye’yi soru işaretleriyle birlikte yaşıyoruz.
ABD, Yemen’e müdahale etti; direkt müdahalelerle, diğerlerinde olduğu gibi işgal ederek değil ama hava gücü ile bombalıyor. Yemen’i saysız bombaladı, Suudi Arabistan’ı destekledi. Peki ne oldu başarılı mı? Hayır, burada da başarısız.
Yemen’e müdahale ettiğinde “İran’ın etki alanını sınırlayacağım” dedi ama ne Suudi Arabistan, ne de ABD başarılı olamadı, aksine büyük bir insani felaket yaşandı, hâlâ da devam ediyor.
Sadece Yemen değil; ABD, Somali, Nijer, Mali... Buralara da El Kaide, El Şebab örgütlerine yönelik harekatları oldu, onlar da başarısız. Pakistan’ın ve Afganistan sınırındaki İHA müdahalelerini de eklemek lazım. Tüm bunlara baktığınızda savaşlar, harekatlar, saldırılar ne oldu? Ne elde etti ABD? Müdahalede trilyonlarca dolar para harcanıyor, milyonları aşan insan ölümleri gerçekleşiyor.
Müdahalelerdeki amaç neydi?
Elimde 2002 Mart ayındaki Le Monde diplomatique bulunuyor. Dönemin ABD başkanı Bush, “Şer mihverinden” bahsediyor ve bu şeytan ülkelere “demokrasi” getireceklerini söylüyor. Tam bir başarısızlık; demokrasi bu ülkelerin hiçbirine gelmedi! Şer mihveri neydi? İran’dı, Irak’tı, Suriye’ydi, Kuzey Kore’ydi. ABD‘nin yaptığı askeri müdahalelerin gerekçeleri de boş çıktı; nükleer silahların, kitle imha silahlarının olmadığını gördük.
ABD, 21. yüzyılda müthiş bir askeri güç kullandı ancak girdiği bu ülkelerde kalıcı bir siyasal düzen ve demokrasiyi oluşturması gibi bir şeyi olmadı. Aksine hem müttefikleriyle, hem de dünyanın kalanı nezdinde itibarı kayboldu. ABD, NATO’yu da olumsuz etkiledi; NATO likide oldu, müttefiklerini peşine taktı ama girdiği yerlerde kaos üretmesi arkasında milyonlarca ceset bırakması hem para, hem de itibar kaybetmesine neden oldu.

İşte böyle bir sicille ABD, İran’a bir müdahale aşamasında bulunuyor. Trump, askeri müdahaleden çok hava gücüyle müdahale ediyor. ABD‘nin İran’a Haziran 2025’te İsrail ile birlikte 12 gün süren bir müdahalesi oldu. 12 gün süren saldırılar sonucunda İran teslim olmadı.
ABD’nin İran sicilinde bulunan gözümüze batan bir olayı da hatırlatmadan geçmeyelim; 80’li yıllarda ABD, Lübnan'da Hizbullah militanları tarafından rehin tutulan Amerikalıların serbest bırakılması karşılığında İran'a gizlice silah sattı.Elde edilen gelir ise yasadışı yollarla Nikaragua'daki yönetimi devirmeye çalışan ABD destekli isyancılara aktarıldı.ABD tarihinde o kadar oyun var ki! Musaddık’ın devrilmesine kadar gidersek, sicilin kötülüğünün büyüklüğüne ulaşırız. ABD’nin İran’da atağa kalkmasının sonuçlarına katlanmak pek mümkün gözükmüyor.

Paris’te yapılan bir toplantıda da bu dile getirildi. İran polisi tarafından göstericilerin kalplerine, vücutlarına ateş edildiyor, direkt gözlerine de ateş ediliyor - İran polisi muhaliflerinin gözlerini hedef alıyor. Son gösterilerde saptanan bir durum. Muazzam miktarda göstericinin gözlerine atılan mermilerle yaralanmalara maruz kaldığı tespit edildi. Göze nişan almanın, gözleri kör etmenin tarihsel kökleri, sembolik kökleri üzerinde duruluyor.
Eğer iktidara meydan okuyorsan önce gözlerine saldırılıyor, iktidara meydan okuyanın gözünü köreltmek bir cezalandırma biçimi. İran Pers geleneğinde de olan bir cezalandırma biçimi... Göz yaralamalarının, göz köreltmelerinin kökleri eski. Görme yetilerini kaybettikçe muhalif gücünün azalacağı anlayışı ile yapılıyor. Bu bağlamda İran rejiminin son müdahalelerde gözleri hedef alan bir tutum izlediği kayda geçmiş durumda.
Üstelik öncelikle kadınların gözlerine ve yüzlerine vuruluyor, kör ediliyor. Gözlere nişan almak İran geleneği ama aynı zamanda çok eski bir gelenek; Bizans’a ve öncesine de dayanıyor ki Osmanlı’da da var. Göze mil çekmek, muhalifi engellemek, ortadan kaldırmanın bir yöntemi. Tarihsel bir geçmişi var.
Kadın gözlerine saldırı nedeni çok açık çünkü İran’da yıllardır muhalefet hareketinin öncüsü kadınlar! İktidarın değişimine göz diken kadınların öncelikle hedef alması da bu nedenle; “İktidarın değişimi istemeyeceksin”! Tarih boyunca gözlerle iktidar arasında bir ilişki kurulmuş, iktidarın değişimiyle de gözler arasında bir ilişki kurulmuş. Siyasi muhalefet ve mücadelenin engellenmesi isteniyor ise isteyenlerin önce gözlerinin yaralanması, kör olması isteniyor. Gözler, iktidar değişimi için çok önemli bir silah haline geliyor.
Çocukluğumda Şahnameden Masallar kitabını okumuştum. Masalda Zaloğlu Rüstem, devlerin gözlerini oyuyordu. İktidarın baskısını ve kendisini istemeyenlerin, değişim isteyenlerin “gözleri oyulmalı, kör edilmeli”... çünkü kör etmek, yenilgi anlamına geliyor. Bedensel bütünlüğün bozulması, siyasi mücadeleyi yapamaz hale getiriyor. Gözlere saldırı, bilhassa da kadınların ve gençlerin gözlerine saldırılması İran İslam rejiminin, iktidarın uyguladığı bir yöntem olarak karşımıza çıktı.
Ö.Ö.: Burada minik bir araya gireyim; bu aslında kitle gösterilerinde de çok sık yaşanan bir şey.
A.B.: Tarihsel kökleri var, onu söylemek istiyorum. Baskıcı tüm iktidarlar, muhaliflerinin öncelikle gözlerini hedef alıyorlar.
Ö.Ö.: Ama bu bahsettiğiniz daha çok şey değil mi? Gözaltına alınan yani işkenceyle gözün hedef alınması.
A.B.: Yok. Polis gözü, yüzü vuruyor önce.
Ö.Ö.: Mesela Şili’den hatırlıyorum; neoliberalizme karşı öğrenci isyanını hatırlarsınız ve sembolü göz bandanasıydı çünkü on binlerce kişi bir olunca polis tabii havaya ateş açaca ve kitleye ateş açtığında ise başından vuruyor, gözler çok hedef oluyor. Gezi’de de böyle olmuştu. Şimdi en son ICE protestolarında yaşanıyor; ABD’de gözü kör olan göstericiler var. Bu artık kitle gösterilerinde devletlerin genel bir şeyi gibi oluyor.
A.B.: Tarihsel kökleri var. Bizans’tan daha geriye gittiğinizde de gözlerle iktidar ilişkisini görüyoruz. Sadece İran’da değil; İran’da son gösterilerde gözlerinden dolayı yaralanıp hastaneye gidenlerin sayısı had safhaya varınca konu tekrar gündeme geldi ki özellikle de kadınların gözlerinin hedef alınması.
Hatta şunlarda ifade ediliyor; gözlerinden yaralananlar hastaneye gitmiyor, kör olmayı göze alıyor çünkü hastaneye gittiğinizde tutuklanıyorsunuz. Hatta hastaneye gidildiğinde cesedinizi bile ailenize vermiyorlar. İran rejimin polisleri, ölenin bedenini teslim etmek için 7 bin dolar ödenmesini ya da” öldürülenin bir güvenlik görevlisi olduğunu, rejim muhaliflerine karşı savaşırken öldüğünü beyan edin o zaman cesedi size verelim” diyorlar.
Tarih boyunca göz ve yüz iktidar ilişkisi bağlamında ele alınan bir husus ve İran’daki son gösterilerde de çok göze çarpan bir husus olduğu için anlattım. Bizans’ta da bir dönem idam etmek yerine kör bırakmak tercih ediliyor, kör etmek o insanı pasifize etmek anlamına geliyor. Benzer durum Osmanlı’da da vardır ve ayrıca Osmanlı’da, Bizans’tan aldıkları kardeş katliamı vardır - neyse bunlara fazla girmeyelim.

Kadınları tarih boyunca İran’da değişim süreçlerinde çok önemli katkısı olduğunu yeni okudum. Kadınların İran tarihinde önemli etkisi ve yeri bulunuyor. Pers, Fars geleneğinde kadınların yeri hem siyasal hayatta, hem de günlük hayatta çok önemli. Humeyni bile devrimin ilk günlerindeki konuşmalarında İran İslam devrimi için, “Kadınların omzunda yükseldi,” demiş. Dolaysıyla son değişim talebinde de kadınların rolü büyük.
Ö.M.: Pardon sözünüzü keserek söyleyeyim; Humeyni öncesinde de, daha önceki devrimde, anayasasında İran’ın 1979’dan öncesinde, resmen kadınların ülkede başrolü oynamakta olduğunu anayasaya da geçmiş bir ifadeydi. Humeyni onu benimsemek zorunda kaldı, sonradan değiştirdi.
A.B.: Şahı deviren Humeyni’nin de yaklaşımı böyle. Aynı kadınların çocukları ve torunları tarihsel fonksiyonlarına uygun bir şekilde 79 rejimini devirmeye, değişime zorluyorlar. Dolayııyla Rejim’in öncelikli hedefleri oluyorlar. Gözler bir silah gibi algılanmıştır. Sultanın gözüne bakmamak bir kuraldır, gözünü sultanın gözüne değdirmeyeceksin. Öyle değil mi Ömer Bey? Başın önde olacak, iktidarla göz arasında böyle bir ilişki söz konusu.
Ö.M.: Evet, öyle bir söz de var.
A.B.: Bu sabah itibariyle beklenen olmadı, görüşmeler devam ediyor İran, Katar ve ABD arasında. Türkiye de arabulucu rol oynamaya, rol kapmaya çalışıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ya da Hürmüz Boğazı’nın mayınlanması çok ciddi sonuçları olabilecek bir durum. Hürmüz Boğazı’ndan bildiğim kadarıyla dünya petrolünün %20-25’i geçiyor. İran’a saldırmak ve savaş ilan etmek, dünya ve bölge için çok ciddi sonuçları olabilecek gelişmeler. Trump, dünyanın imparatoru rolüne devam ediyor, “Şu kadar vakit verdim, şu talimatları verdim” diyor ama bu gerilime dünya ne kadar dayanacak önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Ö.M.: Evet, Trump’ın son derece kendine özgü bir açıklaması daha oldu, “İran’a saldırı konusunda bir şeyler yapıp yapamayacağımıza bakacağız, aksi takdirde neler olacağını göreceğiz,” diyor. Bunu da herhalde ‘günün sözü’ sayabiliriz.
A.B.: Evet, bir yanda kendisinin de içinde bulunduğu 3 milyon Epstein belgeleri açıklanırken, bir yandan da dünyaya kafa tutan - sıfat bulmakta zorlanmayacağımız ama her türlü sıfatı tanımlayacağımız - bir insanla karşı karşıyayız, garip bir durum var. İran dosyası güçlü bir dosya ama galiba vaktimiz bitti, sonra devam ederiz.
Ö.M.: Çok teşekkürler Ali Bey. Evet, bitirdik.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
A.B.: Hoşçakalın!


