"Suyu hâlâ sınırsızmış gibi mi konuşacağız?"

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, küresel su krizinin artık geçici bir durum değil, 'su iflası' olarak tanımlanan geri dönülmez bir eşiğe ulaştığını ele alıyor; iklim kriziyle derinleşen su kayıplarını, Akdeniz havzası ve Türkiye örnekleri üzerinden tartışıyor.

""
"Suyu hâlâ sınırsızmış gibi mi konuşacağız?"
 

"Suyu hâlâ sınırsızmış gibi mi konuşacağız?"

podcast servisi: iTunes / RSS

Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri; İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz. Bugün konumuz su… Dünya uzun zamandır bir su krizi yaşıyor demek alışkanlık haline geldi ama bugün gelinen noktada, yaşananları yalnızca “kriz” kelimesiyle tarif etmek bile artık yetersiz kalıyor. Birleşmiş Milletler Üniversitesi’nin yayınladığı son bilimsel değerlendirmeler, insanlığın gezegenin su kaynaklarını geçici olarak zorlamadığını, aksine geri döndürülemez bir eşiği aşmış olabileceğini söylüyor. Uzmanlar bu durumu artık “küresel su iflası” olarak tanımlıyor.



Su iflası, susuzlukla ya da yağış azlığı ile sınırlı bir mesele değil. Asıl mesele, doğanın her yıl yağmur ve kar yoluyla sunduğu yenilenebilir su miktarından fazlasını, sistemli ve kalıcı biçimde tüketiyor olmamız. Üstelik bununla da yetinmiyoruz; binlerce yılda birikmiş yeraltı sularını, buzulları, gölleri ve sulak alanları da hızla harcıyoruz. Yani yalnızca gelirimizle yaşamıyoruz, bir daha geri gelmeyecek birikimlerimizi de tüketiyoruz.

Bu nedenle “kriz” kavramı yanıltıcı. Kriz dediğimiz şey geçicidir, atlatılabilir. Oysa su iflası, artık eski koşullara dönmenin mümkün olmadığı, daha sınırlı bir gerçekliğe uyum sağlamak zorunda kaldığımız anlamına geliyor. Bazı nehirler, bazı göller, bazı akiferler için bu dönüş çoktan başladı bile.



Bilimsel veriler tabloyu açıkça ortaya koyuyor. Dünyadaki büyük göllerin yarısından fazlası son birkaç on yılda ciddi biçimde küçüldü. Yeraltı suyu rezervlerinin büyük bölümü uzun vadeli bir düşüş içinde. Son yarım yüzyılda, Avrupa Birliği büyüklüğüne yakın bir alanı kaplayan doğal sulak alanlar yok oldu. Buzullar hızla eriyor ve milyarlarca insan, yılın en az bir ayında suya güvenli biçimde erişemiyor.

Bu kayıplar yalnızca doğayla ilgili değil. Su sistemleri çöktükçe tarım zayıflıyor, gıda fiyatları dalgalanıyor, kentler fiziksel olarak çöküyor, göç artıyor ve toplumsal gerilimler derinleşiyor. Büyük kuraklıkların küresel ekonomiye her yıl yüz milyarlarca dolara mal olduğu hesaplanıyor. Ama bu bedelin en ağır kısmını, her zaman olduğu gibi, en kırılgan topluluklar ödüyor.



Bu noktada önemli bir şeyin altını çizmek gerekiyor: Bu tablo bir doğa felaketi değil; büyük ölçüde insan faaliyetlerinin sonucu. Aşırı su kullanımı, plansız tarım, suya bağımlı üretim modelleri, kontrolsüz kentleşme, kirlilik ve tüm bunları daha da ağırlaştıran iklim krizi, birbirini besleyen bir döngü yaratmış durumda. 

Özellikle tarım, küresel tatlı su kullanımının en büyük payına sahip. Ancak birçok bölgede tarım, ekosistemlerin taşıma kapasitesi dikkate alınmadan sürdürülüyor. Yeraltı sularına dayalı üretim kısa vadede verim sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede su sistemlerini çökertiyor. Kentlerde ise, suyun zaten sınırlı olduğu yerlerde bile büyüme ve nüfus artışı teşvik ediliyor. Her şey yolundaymış gibi davranılıyor, ta ki artık hiçbir şey yolunda gitmeyene kadar.



İklim krizi bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Artan sıcaklıklar, uzayan kuraklıklar, azalan kar örtüsü ve düzensiz yağışlar, zaten aşırı kullanılan su kaynaklarını daha da baskı altına alıyor. Yani sorun yalnızca daha az su olması değil; var olan suyun hem miktar hem kalite olarak hızla kaybedilmesi.

Üstelik bu sorunlar yerel değil. Bir bölgede suyun tükenmesi, yalnızca orayı etkilemiyor. Gıda ticareti, fiyatlar, göç ve siyasi istikrar üzerinden etkiler küresel ölçekte yayılıyor. Bu yüzden su iflası, birbirinden kopuk yerel krizler dizisi değil; ortak bir küresel risk olarak karşımıza çıkıyor.



Bu tabloyu anlatırken Türkiye’yi ve içinde bulunduğumuz Akdeniz havzasını ayrı bir parantezle düşünmek gerekiyor. Çünkü bilim insanları uzun süredir Akdeniz’i, iklim krizinden en hızlı ve en sert etkilenen bölgelerden biri olarak tanımlıyor. Artan sıcaklıklar, azalan yağışlar ve uzayan kuraklıklar, bu coğrafyada suyu zaten sınırlı olan bir kaynağı daha da kırılgan hale getiriyor.

Türkiye, kâğıt üzerinde “su fakiri” sayılmayan ülkeler arasında yer alsa da, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı her yıl azalıyor. Nüfus artışı, kentleşme, tarımda yüksek su tüketimi ve plansız kullanım, Türkiye’yi hızla su stresi yaşayan ülkeler kategorisine yaklaştırıyor. Üstelik iklim değişikliği bu gidişatı daha da hızlandırıyor.

Son yıllarda neredeyse her bölgede bunu somut olarak görüyoruz. İç Anadolu’da yeraltı sularının aşırı çekimi obruklara yol açıyor. Konya Havzasında tarım, artık doğanın yenileyebileceğinden çok daha fazla suya dayanıyor. Ege ve Akdeniz’de baraj doluluk oranları düşüyor, sulama sezonları kısalıyor. Marmara’da ise su miktarı kadar, suyun kalitesi de büyük bir sorun haline gelmiş durumda.



Kuraklık artık yalnızca yağışsız geçen bir yıl meselesi değil; kalıcı bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Nehirler denize ulaşamıyor, göller küçülüyor, sulak alanlar yok oluyor. Bu yalnızca ekosistemlerin kaybı anlamına gelmiyor; tarımın zayıflaması, gıda fiyatlarının artması ve kırsal geçim kaynaklarının giderek kırılganlaşması anlamına geliyor.

Türkiye’de suyun en büyük kullanıcısı tarım. Ancak sulama yöntemlerinin büyük bölümü hâlâ yüksek su tüketimine dayanıyor. Yeraltı suları, çoğu zaman yenilenme hızları dikkate alınmadan çekiliyor. Bu da su iflasının en net göstergelerinden birini oluşturuyor: bugün ayakta kalan üretim, yarının suyunu tüketerek ayakta kalıyor.

Akdeniz havzasında yaşanan bu tablo, küresel “su iflası” anlatısının soyut bir kavram olmadığını gösteriyor. Bu, burada, bu topraklarda yaşanan bir gerçek. Ve eğer suyu hâlâ sınırsız bir kaynak gibi planlamaya devam edersek, bugün istisna gibi görünen durumlar, yarının normali haline gelecek.



Bugüne kadar küresel su politikaları büyük ölçüde içme suyu, sanitasyon ve verimlilik artışı gibi başlıklara odaklandı. Bunlar elbette önemli, ama artık yeterli değil. Bilim insanları, suyun iklim politikalarının merkezine yerleştirilmesi gerektiğini söylüyor. Suyu yalnızca bir kaynak olarak değil, kalkınmanın sınırlarını belirleyen temel bir gerçeklik olarak ele almak zorundayız.

Bu, tarımın dönüştürülmesini, kirliliğin kaynağında önlenmesini, sulak alanların ve yeraltı sularının güçlü biçimde korunmasını, suya bağlı geçim kaynakları dönüşmek zorunda kalan toplulukların adil biçimde desteklenmesini gerektiriyor. Aksi halde su iflasının bedeli, küçük çiftçilere, yoksul kentlilere, yerli topluluklara, kadınlara ve gençlere orantısız biçimde ödetilecek.



“Su iflası” kavramı rahatsız edici olabilir. Ama belki de tam olarak bu yüzden gerekli. Çünkü yaşananları hâlâ geçici bir kriz gibi anlatmaya devam ettiğimiz sürece, zor ama gerekli kararları ertelemeye devam ediyoruz. Oysa artık soru, eski normale dönüp dönemeyeceğimiz değil; soru, daha az suyla yaşayacağımız bir geleceğe ne kadar adil, ne kadar bilinçli ve ne kadar hızlı uyum sağlayabileceğimiz. Ve iklim krizinin tüm kesişimsel konularında olduğu gibi yine en önemli soru şu: Suyu hâlâ sınırsızmış gibi mi konuşacağız, yoksa nihayet onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirmeye cesaret edebilecek miyiz?

Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor programını dinlediniz. Gelecek hafta Cuma günü tekrar Apaçık Radyo’da buluşana dek, kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.