22 Nisan’da Pennsylvania Eyaleti’nde yapılan önseçim Demokratları rahatlatamadı. Obama-Clinton arasındaki adaylık yarışı son sürat devam ediyor. Kalesi Pennsylvania’da Hillary Clinton beklediği büyük atağı gerçekleştiremedi (yüzde 55’e karşı yüzde 45) ama rakibini on puan geride bıkarak biraz soluk aldı. Böylece Clinton’un yarıştan çekilmesini isteyenlerin şimdilik sesi kesilmiş oldu.
Önümüzdeki günlerde ne olacak? Şu sırada Hillary Clinton, “Pennsylvania dahil bütün büyük eyaletleri kazandım. Büyük eyaletleri kazanan başkanlık yarışında güçlü olur” diyerek kampanyasını canlandırmaya çalışıyor. Clinton’un Pennsylvania’nın yanısıra New York, Californiya, Ohio, Florida, Teksas gibi büyük eyaletleri kazandığı bir gerçek. Yani “Büyük eyaletler benden sorulur” mesajını vermekte haksız değil. Zaten bu da tutunacağı tek dal. Nitekim Pennsylvania’nın sonuçları açıklanınca, Hillary Clinton “Pennsylvania’yı kazanamayan bir Demokrat nasıl Beyaz Saray’ı kazanabilir?” diyerek rakibi Obama’ya saldırmaya başladı. “Büyük eyaletleri kazandığım için Kasım seçimlerinde şansım yüksek” diyen New York senatörünün esas amacı son sözü söyleyecek süper delegeleri etkilemek. Parti’nin önde gelenleri, Kongre üyeleri ve valilerden oluşan 720 süper delege adaylık yarışının kaderini belirleyecek. Süper delege sistemi, Obama-Clinton yarışı gibi başabaş giden mücadelede akil adamlara hakemlik yaptırmayı böylece süreci sekteye uğratmamayı hedefliyor. Oysa iş, parti içi demokrasiye kalmış olsaydı bugüne kadar yapılan önseçimlerde en fazla delegeyi alan Obama’nın (Obama 1719, Clinton 1586) adaylığı garantilemiş olması gerekirdi. Aslında adaylık sürecinin uzamış olması demokratları son derece tedirgin ediyor.
BEN MERKEZLİ SİYASİ MESAJ
On beş gün sonra Indiana ve Kuzey Carolina’da ön seçimler yapılacak. Pennsylvania seçimlerinin sonucu açıklanır açıklanmaz eski First Lady elde ettiği on puanlık avantajı “adaylığı ben hak ediyorum” diye satmaya başladı. Adeta zafer ilan etti. Zaten son haftalarda yaptığı ‘egosu şişik’ açıklama ve reklam spotlarıyla “başkanlık benim hakkım” temasını işleyip duruyordu. Birinci tekil şahısla başlayan ve devam eden ilginç bir söylemdi bu: “En iyi başkomutan BEN olurum, dış politikayı en iyi BEN yönetirim, terörle en iyi BEN mücadele ederim, İran’ı BEN bombalarım, McCain’e karşı en iyi aday BENİM” vs…Kuşkusuz ki birinci tekil şahıslı bu mesajları, “O başkomutan olamaz, O dış politikayı yönetemez, O Mc.Cain’e karşı seçim kazanamaz” vs. diye okumak gerekli.
Pennsylvania’nın seçim sonuçlarını aralarında Cumhuriyetçi, Hillary’ci ve Obama’cıların olduğu bir grupla birlikte izledim. Yüksek öğrenimli, kentli, beyaz Amerikalılardan oluşan bir gruptu bu. Ekrana yansıyan sonuçları aşağılayıcı bir tebessümle izleyen Cumhuriyetçi avukata göre, ‘Demokratlar çoluk çocuktu. Amerikan halkı Obama-Clinton müsameresiyle vakit kaybediyordu. Ülkeyi onlara teslim etmek ateşle oynamaktı. Bu kökten Cumhuriyetçiye göre biri kadın, diğeri siyah olan iki adayın da ciddiye alınması mümkün değildi. “Boşuna uğraşmasınlar nasıl olsa McCain kazanacak” diyordu, sonra “hele Clinton’un hiç şansı yok” diye konuşmasını noktaladı. Kendisine “bir kadın adayın bir siyah erkekten daha mı az şansı var?” diye sordum. “Evet” dercesine güldü ve sorumu “esas sorun Clintonlar, aile şirketi gibi çalışan Clintonlar” diye yanıtladı. Oyunu Hillary Clinton’dan yana kullanmış olan Philadelphialı bir mimar ise “Obama’nın söylemi hoşuma gidiyor ama o kadar deneyimsiz ki son anda oyumu istemeyerek Clinton’a verdim” dedi. Coşkusuzdu, “Clinton kazanırsa başkanlığı alır mı?” diye sorduğumda pek umutlu görünmüyordu. Obama’yı destekleyen 60 yaşlarındaki öğretmen ise yerinde duramıyordu. Aslında yaşı, cinsiyeti itibariyle bir Hillary seçmeni tiplemesine uyuyordu, ama Obama’cı kadınlar kafilesine katılmıştı. 60 yaşın üstündeki bu beyaz feminist öğretmene göre, Hillary kendisini partinin sahibi sanıyordu. Astığım astık, kestiğim kestik üslubuyla son derece iticiydi. Ve de Amerika, baba Bush-oğul Bush tecrübesinden sonra, Clinton hanedanına teslim olmamalıydı. Amerika’da siyasi kültür imparatorluk karakterine bürünmekteydi ve bu da demokrasiyi zedeliyordu.
Amerikan medyasının starları, Demokratların ileri gelenleri ve de bütün siyasi kudret simsarları artık Pennsyvania’yı terk ettiler. Pennsylvania’nın en büyük kenti olan Philadelphia alışılagelmiş sükunetine ve birinci vitesine geri döndü. Ancak Pennsylvania’da yapılan önseçimler 21. Yüzyıl Amerikası’nın ekonomik ve sosyal fotoğrafını gözler önüne serdi. Siyahı beyazı, zengini fakiri, genci ihtiyarı, dindarı laik olanı vs… ABD, içinde bulunduğumuz global sürecin liderliğini yapıyor, ancak bunu icra ederken zorlanıyor. Şirketleri güçlü ve bu şirketler global sürecin aktörleri durumundalar, ancak toplum bu sürece ayak uydurmakta yetersiz kalıyor. Amerikan okullarında orta öğretim düzeyi Asya’nın ve Avrupa’nın çok gerisinde. Liseyi terk edenlerin sayısı günden güne artıyor. ABD, halkın sağlık sorunlarını çözememiş olan gelişmiş bir ülke. İmalat sanayinin çöktüğü yerlerde yoksul kesim Hillary Clinton’a oy veriyor, ama karşılığında ne alacağını bilemiyor. Bir takım muhafazakâr güdülerle, kilise müdavimleri de Hillary Clinton’u destekliyorlar ama Clinton’un başkan olması halinde ne gibi avantajlara sahip olacaklarından bihaberler. Katolikler de blok halinde Hillary Clinton’u destekliyorlar. “Amerikan futbolu babaları” denen ve 2004 seçimlerinde George W.Bush’u desteklemiş olan işçi sınıfına mensup beyaz erkekler de Clinton’a sempati duymaktalar. Muhafazakâr reflekslere sahip olan bu kesim, Irak Savaşı hezimetinden ve ekonomik gidişattan memnun olmadığı için ibreyi Demokratlar’a doğru çeviriyor ve “Bush’tan sonra bari Clinton olsun” diyorlar. Evinde silah bulunduran Demokratlar da Hillary Clinton’u destekliyorlar.
Peki geriye ne kalıyor? Geriye 30 yaşın altındakiler, siyahlar, gelir düzeyi görece yüksek olanlar ve Amerika’nın 21.yüzyılda yeni bir çehreye kavuşmasını isteyenler kalıyor. Bu, sanki soyut bir kavram! Zaten Barak Obama’ya karşı olanlar, “karizma ve duygusallıkla devlet işlerinin yürümeyeceğini” söyleyip duruyorlar.
Amerika’da başkanlık seçimlerinde ülke mavi ve kırmızı eyaletler diye ikiye ayrılırdı. Mavi eyaletler Demokratlar’ı, kırmızılar ise Cumhuriyetçiler’i desteklerdi. Bugün Amerikan siyasi tablosu çok daha karmaşık. Ve de bu tablo 21. Yüzyıl Amerikası’nın problemlerini yansıtmak açısından çok daha gerçekçi. ABD ırk temelinde ayrışıyor, kuşak temelinde farklılaşıyor, gelir dağılımındaki sorunlar siyasete yansıyor. Hispanikler gibi etnik gruplar artık blok halinde oy vermeye başlıyorlar. Küçük ve büyük yerleşim bölgelerinin dinamikleri artık taban tabana zıt. Kısaca çelişkiler ortak paydalardan çok daha fazla. Bu yapıyı Clinton kampanyasının yaptığı gibi, sadece korkuya, terörist saldırı tehdidine yatırım yaparak yönetmek mümkün değil.
Barak Obama, ‘bölük pörçük olmuş Amerika’yı birleştirmek istiyorum’ derken yeni bir mesaj veriyor. Bir çok Demokrat için bunun adı “deneyimsizlik”. Galiba esas sorun, değişimi “deneyimsizlik” diye nitelemekte!
