"Yanıyoruz sayın dinleyiciler!"

-
Aa
+
a
a
a

3 ve 4 Temmuz günleri peş peşe kırılan “ortalama sıcaklık rekorlarını" konuşuyoruz.

"Yanıyoruz sayın dinleyiciler!"
 

"Yanıyoruz sayın dinleyiciler!"

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.) 

Atlas Sarrafoğlu: Bu haftanın bence en önemli olan haberi ile başlamak istiyorum. 

En önemli haberi derken aslında tüm manşetlerde görmemiz gereken ama maalesef ana akım medyada küçücük bir köşede bile görmediğimiz bir haber bu. 3 ve 4 Temmuz günleri peş peşe kırılan “ortalama sıcaklık rekorlarından” bahsetmek istiyorum.

ABD Ulusal Çevresel Tahmin Merkezleri’nden alınan verilere göre 3 Temmuz Salı günü, küresel ortalama sıcaklığın 17.01 santigrat dereceye ulaşmasıyla, en azından 1979'dan beri Dünya üzerindeki en sıcak gündü.

Washington Post’tan Leo Sands’in haberinde sonuç olarak, bazı bilim insanları, küresel sıcaklıkların yükselmesine neden olan tehlikeli bir iklim değişikliği kombinasyonu olan El Niño modelinin geri dönüşü ve yazın başlaması nedeniyle 4 Temmuz'un yaklaşık 125.000 yıldan bu yana 17.18 derece ile Dünya üzerindeki en sıcak günlerden biri olabileceğine inanıyor.

The Washington Post'un “aşırı ısı izleme” kayıtlarına göre, Salı günü Amerika Birleşik Devletleri'nde 57 milyon insan tehlikeli sıcaklığa maruz kaldı. Reuters'in bildirdiğine göre, aynı zamanda Çin yakıcı bir sıcak hava dalgasının etkisi altına girdi, Antarktika kış aylarında normalden daha sıcak ve Afrika'nın kuzeyindeki sıcaklıklar 50 C'ye ulaştı.

Londra Grantham Enstitüsü'nden iklim bilimci Paulo Ceppi, Salı gününün küresel ortalama sıcaklığının hava istasyonları, gemiler, okyanus şamandıraları ve uydulardan alınan verileri kullanan bir model tarafından hesaplandığını söyledi. Bu modelleme sistemi, 1979'dan başlayarak günlük ortalama sıcaklıkları tahmin etmek için kullanılıyor.

"Bu, 4 Temmuz’da dünya üzerinde birçok noktada yaşanan yüzey sıcaklığına dair 'en iyi tahminimiz'" dedi.

Araç tabanlı küresel sıcaklık kayıtları 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanıyor, ancak bundan önce sıcaklık ölçümleri için bilim insanları, ağaç halkaları ve buz çekirdeklerine ait kanıtlardan toplanan verilere dayalı çalışabiliyorlardı. Ceppi, iki buzul çağı arasındaki olağandışı bu sıcaklık dönemine atıfta bulunarak, "Bu veriler bize, önceki buzul çağlar arasına denk gelen, en az 125.000 yıl öncesinden beri bu kadar sıcak olmadığını söylüyor." dedi.

Küresel ortalama sıcaklık, hem deniz yüzeylerindeki hem de kara üzerindeki hava sıcaklıklarının ortalaması anlamına geliyor. Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) verilerine göre 2022 yılında Temmuz ayı küresel ortalama sıcaklığı 15,8 derece olarak hesaplanmıştı. 2022’nin yıllık küresel ortalama sıcaklığı ise 13,9 derece olarak ölçülmüştü.

Aynı verilere göre, rekor geçtiğimiz Pazartesi günü ortalama sıcaklığın 17.01 derece olduğu gün kırılmıştı. Bundan önce, tarihte kaydedilen en yüksek ortalama sıcaklık, önceki El Niño döngüsü sırasında 14 Ağustos 2016'da ölçüldüğü üzere 18 dereceydi.

Uzmanlar, karbon emisyonları ile mücadele için önlem alınmadığı takdirde, sıcaklıkların muhtemelen daha da artacağı konusunda hemfikir.

Oxford Üniversitesi'nde jeosistem bilimi profesörü Myles Allen Çarşamba günü bir telefon görüşmesinde “En sıcak gün; Küresel ısınma, El Niño ve yıllık döngü bir araya geldiğinde, önümüzdeki birkaç ay içinde gerçekleşecek. Yani bu üç bileşenli bir sorun” dedi.

Salı günkü rekor kıran sıcaklığın kısmen dünyanın ısınmasına neden olan iklim değişikliğiyle açıklandığını söyleyen Allen, küresel sıcaklıkların şimdiden sanayi öncesi ortalamanın 1,25 santigrat derece üzerinde olduğunu da sözlerine ekledi. “On yılda 0,25 santigrat derece ısınıyor” dedi. "Bu yüzden rekorların bir defaya mahsus olmak yerine sürekli olarak kırıldığını görüyoruz."

Geçen yıl, 278 üst düzey iklim uzmanından oluşan Birleşmiş Milletler panelinde yayınlanan bir rapor, gezegenin küresel ısınmayı 1,5 santigrat derecede tutma açısından küresel olarak kabul edilen hedefi aşma yolunda olduğu konusunda uyarıda bulundu. Bilim insanları, bu eşiğin ötesinde, insanların sıcak hava dalgaları, kıtlıklar ve bulaşıcı hastalıklar gibi iklim kaynaklı felaketlere uyum sağlayamayacaklarından korkuyorlar. Allen, "Dünya hükümetlerinin amacı olan ısınmayı 1,5 derece ile sınırlamak istiyorsak, bunu durdurmak için çok az zamanımız var" dedi. "Bunu bilmek için bir iklim modeline ihtiyacınız yok - bu sadece ‘fren mesafesi’ meselesi."

The Washington Post tarafından iklim değişikliği için 1.200'den fazla senaryonun analizi, 21. yüzyılın sonunda Dünya'yı 1,5 santigrat derecenin altında bırakacak yaklaşık 230 farklı yol gösteriyor. Bununla birlikte, en iyi senaryolar, dünyanın fosil yakıt emisyonları için herhangi bir "net sıfır" hedefinin çok ötesine geçmesini ve atmosferden, verdiğinden daha fazla karbondioksit çıkarmaya başlamasını gerektiriyor.

Allen, "Sorunun çözümü aslında oldukça basit. Karbondioksiti ya üretildiği yerde yakalamak ya da atmosferden geri alıp yer altına atmak. Bunu yapsaydık kesinlikle çok daha az fosil yakıt kullanırdık.” dedi.

Önümüzdeki aylarda bilim insanları, El Niño'nun dört yıllık bir aradan sonra geri dönmesi nedeniyle daha fazla rekor seviyede sıcak günler bekliyorlar. Haziran ayında bilim insanları, atmosferi daha fazla ısı tutmasına sebep olan fenomenin geri döndüğünü açıklamışlardı.

Ceppi, "Küresel sıcaklık rekoru, iklimdeki doğal varyasyonun ve altta yatan küresel ısınma eğiliminin bir birleşimidir ve doğal varyasyon büyük ölçüde El Niño tarafından açıklanabiliyor.” dedi. Ceppi, modelin okyanusun birkaç yılda bir ısının nasıl nefes gibi alınıp verilme döngüsü oluşturduğunu açıkladığını söyledi. "Şu anda okyanusun atmosfere ısı saldığı bir aşamadayız." diye ekledi. Ceppi, "Geleceğe baktığımızda, sera gazı emisyonlarını net sıfıra indirmek için hızlı bir şekilde harekete geçmezsek, küresel ısınmanın devam etmesini ve dolayısıyla sıcaklık rekorlarının giderek daha sık kırılmasını bekleyebiliriz" uyarısında bulundu.

Gelecek 5 yıldan en az birinin, dünyadaki en sıcak yıl ve 2023-2027’nin bir bütün olarak en sıcak yıllar olma ihtimali yüzde 98 iken, bu yıllar arasında 1,5 derece limitini aşma olasılığı da yüzde 66 olarak hesaplanıyor. Fosil yakıt kullanımı başta olmak üzere insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizi, küresel ortalama sıcaklıkların artmasına neden olmanın yanı sıra, bu artışın ivme kazanmasına da yol açarak yıl boyunca sıcaklık rekorları kırılmasında önemli bir rol oynuyor. Ama insan sağlığı üzerindeki etkileri de oldukça büyük.

Dünya Sağlık Örgütü, kısa adıyla DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, El Niño hava fenomeninin neden olacağı iklimsel koşullarla bağlantılı olarak dang humması, Zika ve chikungunya gibi viral hastalıkların hızlı bir şekilde yayılabileceğini söylerken, örgütün buna karşı hazırlandığını söyledi.

El Niño’nun dönüşü, muhtemelen bu yılın ilerleyen zamanlarında, savunmasız Pasifik adalarına doğru dönen tropik siklonlardan Güney Amerika’daki yoğun yağışlara, Avustralya’daki ve Asya’nın bazı bölgelerindeki kuraklığa kadar aşırı hava olaylarına neden olacak.

Ghebreyesus, “DSÖ, 2023 ve 2024’e, dang humması ve Zika ve chikungunya gibi arbovirüslerin bulaşmasını artırabilecek bir El Nino olayının damgasını vuracağı çok yüksek bir olasılık için hazırlanıyor” dedi. DSÖ Genel Direktörü ayrıca, iklim değişikliğinin sivrisinek üremesini körüklediği ve dang humması vakalarının son yıllarda, özellikle ABD’de keskin bir şekilde arttığı konusunda da uyardı.

Peru bu yıl çoğu bölgede olağanüstü hâl ilan etti ve ülkenin sağlık bakanı Rosa Gutierrez geçen hafta dang humması vakalarındaki artışın ardından istifa etti. Ateş, göz, baş, kas ve eklem ağrıları, mide bulantısı, kusma ve halsizlik gibi belirtilerle seyreden hastalık, aedes aegypti sivrisineklerinin ısırmasıyla bulaşıyor.

Yine insan sağlığı ve iklim krizi bağlantısına ek olarak yeni bir araştırmaya göre holosen dönemde yaşanan ısınmada modern insanların beyin boyutunda yüzde 10'dan fazla bir küçülme gerçekleşti.

Brain, Behavour, and Evolution‘da yayınlanan yeni bir makale, iklim değişikliğini beyin boyutunun evrimini etkileyen potansiyel bir faktör olarak ele alıyor. Araştırma beyin boyutunda gözlemlenen küçülmelerin, yaklaşık 15 bin yıl önce başlayan çevresel strese tepki olarak doğal seçilimden kaynaklanmış olabileceğini ortaya koyuyor.

Doğa Tarihi Müzesi‘nin yönetim kurulu üyesi ve araştırmanın yazarı olan Jeff Morgan Stibel, “Bilişsel bir bilim insanı olarak, homininlerde (hominini grubundan olan primatlarda) beynin zaman içinde nasıl değiştiğini anlamak, kritik öneme sahip ancak bu konuda çok az çalışma yapıldı” diyor ve ekliyor:

“Beynin son birkaç milyon yılda türler arasında büyüdüğünü biliyoruz, ancak diğer makroevrimsel eğilimler hakkında çok az şey biliyoruz. Son kitabım Breakpoint‘te beyin boyutundaki azalmalardan bahsetmiştim, dolayısıyla bu araştırma, bu değişikliklerin nedenlerini keşfetmenin doğal bir uzantısıydı.”

Çalışmada 298 insandan kalıntı örneğinin kullanıldığı; vücut büyüklüğü tahminlerinin, beyin büyümesi farklılıklarını kontrol etmek üzere enlem ve cinsiyetten elde edildiği bildirildi. Ayrıca araştırmadaki fosillerin, son 50 bin yılla sınırlı tutulduğu belirtildi. Söz konusu zamansal sınırlamanın iki dramatik sıcaklık döneminin (son buzullar arası dönemden önce ve sonra) analizinin yapılmasına olanak sağladığı bildirildi.

Fosiller araştırma kapsamında 100 yıllık, 5 bin yıllık, 10 bin yıllık ve 15 bin yıllık gruplara ayrıldı. Çalışmada beyin boyutu verileri, dört iklim kaydıyla karşılaştırıldı.

PsyPost’un aktardığına göre; Stibel, “Anlaşılması gereken en önemli şey, insan beyninin gelişmeye devam ettiğidir. Burada beyin boyutunda 5-17 bin yıl gibi kısa bir sürede meydana gelen makro-evrimsel eğilimler bulduk” diyor. Stibel, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Holosen ısınma dönemi (yaklaşık olarak son 10 bin yılı kapsayan jeolojik evre), modern insanlarda beyin boyutunda yüzde 10’dan fazla bir küçülmeye yol açtı. Küresel sıcaklıklar artmaya devam ederse bu insan beyni üzerinde artan evrimsel baskı oluşturabilir.”

Araştırmacı ayrıca nem ve yağış seviyelerinin de beyin boyutu üzerinde etkili değişkenler olduğunu, yağmurun az olduğu veya hiç olmadığı dönemlerin daha büyük beyin boyutu ile ilişkilendirildiğini kaydetti. Bununla birlikte, bu faktörlerin tahminler üzerinde daha düşük bir etkisi bulunuyor. Son olarak araştırmacı, “Oldukça önemli bir organ olmasına rağmen insan beyni hakkında bu kadar az şey bilmemiz şaşırtıcı” diye de ekliyor.

Sadece insanları değil, diğer canlıları da etkilediğine dair başka bir haberi de İklim Masası’nın duyurduğu yeni bir araştırmada okudum. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin yeni araştırmasında, istilacı türlerin Avrupa Birliği’ne ekonomik maliyeti, hesaplanandan yüzde 501 daha yüksek çıkarken, Türkiye'ye maliyeti ise 100 milyar dolardan fazla. Gelecek projeksiyonlarına göre de bu maliyet 2040’ta 148 milyar dolara ulaşacak.

Çalışmaya göre, istilacı türlerin gözlemlenen maliyeti 28 milyar dolar seviyesindeyken, önümüzdeki yıllarda hem bu türlerin popülasyonlarının hem de sebep olacakları zararın katlanarak artacağı öngörülüyor. Araştırmada bu türlerin maliyetinin 2040 yılına kadar 148,2 milyar dolara ulaşacağı hesaplanmış. 

Doğal olarak bulunmadıkları bölgelere ulaşıp buralarda ekolojik, çevresel ya da ekonomik zarara neden olan istilacı türler, küresel biyoçeşitlilik kaybının da önde gelen sebepleri arasında yer alıyor. İklim değişikliği ise bu zararlı türlerin yayılışını kolaylaştırıyor: Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’ne göre istilacı türler, ekstrem hava olayları nedeniyle yeni bölgelere taşınabiliyor. Üstelik iklim değişikliği, bu habitatların istilalara olan direncini de zayıflatabiliyor.

Artan sıcaklıklar, istilacı türlerin daha yüksek enlemlerde ve rakımlarda yayılabilmesini ve yerli türleri olumsuz yönde etkileyecek ekolojik etkileşimlere girmesini de mümkün kılıyor. Olumsuz ekolojik, sağlık ve ekonomik etkileri olan bu türlerin ekonomik maliyetine dair hesaplamalar ise henüz resmin tamamını görmeye yetecek ölçüde kapsamlı değil. Kıtalararası geçiş noktasında yer alan ve uzun sınırlara sahip olan Türkiye, bu eşsiz coğrafi yapısının yanı sıra büyük bir nüfusa sahip olması ve ticari faaliyetlerinin yüksek olması nedeniyle de istilacı türlerden fazlaca etkilenecek ülkeler arasında.

Son olarak da çok önemli olduğunu düşündüğüm bir makale var. Yeşil Gazete’de Cemre Nayir’in çevirisi ile Timoth Naish’in yazısının mevcut emisyon gidişatımızı değiştirmediğimiz sürece Antarktika açısından bizi neler bekliyor kısmındanalıntı bir bölüm okumak istiyorum:

“2070 yılına kadar Antarktika üzerindeki iklim, endüstri öncesi sıcaklıkların 3 derece üzerine çıkacak. Güney Okyanusu da 2 derece daha sıcak olacak.

Sonuç olarak, yaz mevsiminde deniz buzunun yüzde 45’inden fazlası kaybolacak ve Antarktika üzerindeki yüzey okyanusu ve atmosfer, beyaz deniz buzunun yerini koyu renkli okyanusun alması, daha fazla güneş ışığını emmesi ve ısı olarak yeniden yayması nedeniyle daha da hızlı ısınacak. Bu da tropik bölgelerden gelen atmosferik nehirlerdeki sıcak ve nemli havanın daha güneye nüfuz etmesine neden olacak.

Antarktika iklimindeki bu hızlandırılmış ısınma, kutupsal amplifikasyon olarak bilinen bir olgu. Bu durum, halihazırda 1,2 derecelik küresel ortalamadan iki ila üç kat daha hızlı ısınan Kuzey Kutbu‘nda yaşanırken, deniz buzunun kalıcı kaybı ve Grönland‘ın buz tabakasının erimesi gibi dramatik sonuçlar doğuruyor.

Isınan sular, Antarktika buz tabakasını dengeleyen yüzen buz uzantıları olan buz sahanlıklarını eriterek buzun okyanusa akışını yavaşlatıyor. Buz sahanlıkları, yerel okyanus sıcaklığı eşikleri aşıldığında bir kritik eşiği geçebilir ve öncesinde deniz tabanına temas ederek sabit kalmalarını sağlayan kısımlarda incelerek yüzer hâle gelebilir. Yüzeydeki erime de buz tabakalarını zayıflatır. Bazı durumlarda, yüzeydeki su buzdaki çatlakları doldurarak daha sonra geniş alanlara uzanan feci parçalanmalara neden olabilir.

2070 yılına gelindiğinde, okyanus ve atmosferdeki ısı, birçok buz sahanlığının eriyerek buzdağlarına dönüşmesine ve hacimlerinin dörtte birini tatlı su olarak okyanusa bırakmasına neden olacak. 2100 yılına kadar buz sahanlıklarının yüzde 50′si yok olacak. 2150 yılına kadar ise tamamı erimiş olacak.

Doğu Antarktika buz tabakasının büyük bir kısmı ve Batı Antarktika buz tabakasının neredeyse tamamı deniz seviyesinin altındaki derin çukurlarda kayaların üzerine oturuyor. Buz tabakasını tutan buz sahanlıkları olmadan, buzullar yerçekiminin etkisiyle daha da hızlı bir şekilde çökerek okyanus sularına karışacak.

Söz konusu buz kütleleri, deniz buz tabakası istikrarsızlığı (MISI) adı verilen geri dönüşü olmayan bir sürece karşı savunmasız. Buzun kenarları, sıcak okyanus sularının devam eden taşkınıyla derin havzalara doğru çekildikçe, buz kaybı, hepsi yok olana kadar hızlanan bir oranda kendi kendini devam ettiren bir hale gelir.

Deniz buzu uçurum istikrarsızlığı (MICI) olarak adlandırılan bir başka pozitif geri besleme, geri çekilen buz tabakasının kenarlarındaki uçurumların dengesiz hale gelmesi ve devrilmesi, domino taşları gibi sürekli olarak kendi ağırlıkları altında çöken daha uzun uçurumları ortaya çıkarması anlamına gelir.

Buz tabakası modelleri, küresel ısınmanın 2°C’nin altında sınırlanamadığı bir durumda, küresel deniz seviyelerinin artan bir ivmeyle yüzyılda 3 metre kadar yükseleceğini gösteriyor. Gelecek nesiller, Grönland ve Antarktika buz tabakalarının deniz bölümlerinin durdurulamaz bir şekilde geri çekilmesine ve küresel deniz seviyesinin 24 metre kadar yükselmesine maruz kalacak.”

Raporlar, makaleler, haberler… hepsi söylüyor. Yanıyoruz sayın dinleyiciler. Sadece şu anda yazı yaşayan kuzey küre değil, tüm dünyada rekorlar kırılıyor. Gazetelerin manşetinde, televizyonda haberlerin ana konusu olarak görmemiz gereken bu haberler bir şekilde hepimizden saklanıyor. Bence hepimizin görevi iklim krizi hakkında bilgi edinip bu bilgileri çevremize yaymak olmalı.