12 Eylül darbesinin 40. yılı: "Şimdi kendinden menkul bir otokrasi ile boğuşuyoruz"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'nin köşelerinden Ekonomi Politik'in 14 Eylül 2020 tarihli nüshasında Ali Bilge 12 Eylül darbesinin 40. yılında darbeye giden yolu anlattı.

Ekonomi Politik
 

Ekonomi Politik

podcast servisi: iTunes / RSS

(14 Eylül 2020 günü Açık Radyo’da yapılmıştır) 

Özdeş Özbay: Merhabalar Ali Bey, günaydın!

Ali Bilge: Günaydın Özdeş, günaydın Can. Merhabalar, iyi yayınlar. 

Can Tonbil: Günaydın efendim, merhaba. 

AB: Merhaba.

ÖÖ: Evet bu hafta ne konuşalım?

AB: 12 Eylül’ün 40. yılı, onu geçmememiz lazım. Bu nedenle, bu programda 12 Eylül’e değinmek istiyorum. 

ÖÖ: Tabi.

AB: Daha önceki yıllarda Açık Radyo’da çok kez 12 Eylül’ü değerlendirdik. 40. yılında da pek çok değerlendirme yapılıyor ama ben başka bir veçheden yaklaşmak istiyorum. Başka bir çerçeveden yaklaşmak istiyorum. Hemen hemen herkes, tank sesi ile top sesi ile uyandığını anlatıyor, yaşanılan 12 Eylül felaketini dile getiren yazılar yayınlıyor, anılar gündeme geliyor, çoğu da her yıl tekrarlanıyor ama “tank sesi ile neden uyandık, tank sesini duymamak için neler yaptık, yapmadık, yanlışlarımız nerelerdeydi” diye sormuyor. Hemen hemen herkes, tank sesinin, palet sesinin, top sesinin geleceğini görüyor ama gerekeni neden yapmadığını sorgulamıyor, 40 yılda çoğunlukla böyle geçiyor. İşte bugün bu çerçeveden değerlendirmede bulunmak istiyorum. Biraz 1973 ile 80 döneminden bahsedelim, “tıkanıklık nasıl aşılabilirdi ve neler yapılmadı” meselesine değinmek istiyorum. 

1973-80 dönemi Türkiye’de emekçiler için, işçi sınıfı için, CHP için bugünden çok farklı bir ortamdı. CHP bu kesimler için geniş halk kitleleri için önemli bir umuttu. Bugünkünden de daha farklı, daha solda bir partiydi. O dönem aynı zamanda genel olarak Türkiye’de sol hareketin kitleselleştiği, büyük hacimlere ulaştığı bir dönemdi. 12 Eylül öncesinde solun kitleselleştiği böyle bir dönemde, aynı zamanda bir iç savaş ortamı yaşanıyordu. Unutmayalım, iç savaş ortamında- yuvarlayarak verilen rakamlarla 1974-1983 arasında- beş bine yakın, çoğunluğu kentlerde olmak üzere ve çoğunluğu da genç olmak üzere çatışmalarda insanlar hayatlarını kaybetti. Ayrıca siyasal suikastları, toplu katliamları ve Alevi toplumuna yönelik katliamlarını da unutmamak gerekiyor. 

Şimdi o döneme ilişkin vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri, gelişen bu sol hareketin karşı milliyetçi cephe hükümetleri kurulmasıdır. 1973 -80 dönemimde 3 kez milliyetçi cephe hükümeti kuruldu, milliyetçi koalisyonlar dönemi olarak tarihe geçen bir dönemdi. Bu duruma ek olarak şunun da vurgulanması gerekiyor. Yaşanan siyasal ve iktisadi buhranın aşılmasına ilişkin özellikle iki merkez partisinin bir araya gelemediğini, buhranın aşılmasını sağlayamadığını, darbeyi engelleyemediklerini, önüne geçemediklerini, Adalet Partisi ve CHP büyük koalisyonunun kurulamadığının altını çizelim ve devam edelim. Bu büyük koalisyon, o zamanki hem milliyetçi sağ, hem de sosyalistler -devrimciler tarafından istenmedi. Adalet Partisi, CHP’nin birçok kez yaptığı büyük koalisyon teklifine hiç yanaşmadı. Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi ile milliyetçi cepheyi kurmayı tercih etti. Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi; zaman zaman bu denkleme, Ferruh Bozbeyli’nin liderliğini yaptığı Demokratik Parti ve Turhan Feyzioğlu’nun başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisinin katarak, anti komünist ve sosyalist ile de milliyetçi cepheyi tercih etti. 

CT: Evet, evet

AB: Ayrıca, AP ve CHP koalisyonunu sosyalistler de istemediler ve reddettiler, böyle bir koalisyonu emperyalizmin, büyük burjuvazinin kötü niyetleri olarak değerlendirdiler, bu şekilde okumalarda bulundular. Büyük koalisyon emperyalizmin ve tekelci Türkiye burjuvazisinin büyük bir oyunuydu, meseleye bakış bu şekildeydi.

Bu tespite ilaveten yaşanan büyük buhranın toplumsal, siyasal mutabakatla, ittifakla aşılamadığını, aşılama formülünün geliştirilemediğini, solda da sağda da bu şekilde bir çıkış yolunun benimsenmediğini, değerli yaklaşımlar sergilenmediğinin de altını çizelim. Bulunduğumuz ortamı da özetleyelim; soğuk savaşın en keskin günleri, yıllarıydı bu yıllar.

CT: Evet

AB: Bahsettiğim geniş tabanlı mutabakatı “mış” gibi isteyenler vardı, “mış” gibi isteyenler, o zamanki burjuvazinin az bir kesimiydi. Askerlerin de “geniş tabanlı hükümeti” dile getirdiği söylenmesine karşın, katiyen böyle bir durum söz konusu değildi, aslında askerler tüm alternatiflerin tükenmesini istiyorlardı. Çünkü Türkiye’de yaşanan istikrarsızlık üzerine yapılacak bir askeri darbe, soğuk savaş sürecinde ABD ve NATO’ye üye ülkeler için tercihe şayan bir durumdu, sağcılar, milliyetçiler ve dinciler nihayetinde kadim dost olan askerler, soğuk savaş aktörleri için çok önemliydi, çünkü Türkiye sola açılmıştı. Türkiye’nin sola açılması, emek hareketinin gelişmesi, 60’lardan beri devam eden sosyalistleşme ve sola açılma işçi ve emekçi hareketlerin ve partilerin gelişmesi, istenmeyen bir durumdu. Ülke içinde sağ çevrelerde, aynı zamanda ABD başta olmak üzere anti sosyalist dış dünyada, sosyal demokrasi bile, komünist hareket gibi algılanıyordu. Sosyal demokrasiye, CHP’ye ve Ecevit’e bile tahammülleri yoktu. 

Dolayısıyla, dış çevrelerde aynı zamanda TSK’nın büyük bir bölümünde milliyetçi cephe unsurlarının tercih edilmesi yerinde bir durumdu. Çünkü anti-komünist bir yapılanmaydı, anti-sosyalist, sola karşı ilerici ve devrimci hareketin karşısında yer alıyordu. Ülkede ABD ve NATO yanlısı güçlerle de kenetlenmiş bir güvenlik bürokrasisi -TSK bulunuyordu. Dolayısıyla CHP’ye Ecevit’e dahi, tahammül edemiyorlardı, sosyal demokrasiye dahi tahammül edemiyorlardı. Bunları da, 12 Eylül için yaptığımız tespit sepetine yerleştirelim. 

Değinmemiz gereken bir diğer unsur da şu: 1952’den itibaren Türkiye’de ABD ve NATO güçlerinin, sola karşı, solu kontrol etmek üzere geliştirdiği paramiliter hareketler ve kontr- gerilla faaliyetleridir. Türkiye’de kontrgerilla faaliyetinin 26 yıl sonra ilk defa bir başbakan tarafından öğrenildiğinin de altını çizelim ve bir taraftan sola karşı...

ÖÖ: Ecevit’i mi kastediyorsunuz.

AB: Evet. Ecevit’i kastediyorum. İlk bilgilenen odur. Süleyman Demirel’in bilgisi olup olmadığını bilmiyoruz. Gerçi, Süleyman Demirel daha sonraki yıllarda “derin devlet askerdir” cümlesini de kullanmıştı ama…

ÖÖ: Ecevit kamuoyuna herhalde açıklayan ilk başbakandı bu anlamda.

AA: Evet, evet evet. Çünkü para istemişler. Ambargo nedeniyle ABD’den para gelmemiş. Genelkurmayın içerisinde bir dairedir bu seferberlik tetkik dairesi, Amerikalılar kurmuş yönetmiş ve parasını onlar veriyormuş. Daha sonra adı Özel Harp Dairesi olan kontrgerilla faaliyetleri için Genelkurmay para isteyince ortaya çıktı. Orgeneral Semih Sancar Genelkurmay Başkanı, Başbakan Bülent Ecevit’ten kaynak isteğinde ortaya çıktı. Bütçede görünmeyen bir harcama, çünkü yasal değil, gizli faaliyet. O dönemde CHP ve Ecevit, Şili’nin seçimle iş başına gelmiş Salvador Allende ve partisi gibi görülüyordu. 12 Mart sonrası 1973 çıkışında Bülent Ecevit, çok önemli değerlendirmelerde bulunuyordu, örneğin 12 Mart’tan hesap soracağını söylüyordu, emek ve köylü sınıfı için sol söylemler ifade ediyordu. 

Ecevit CHP’sinin ABD’nin ayağına basan uygulamalardan biri haşhaş ekiminin serbest bırakılmasıydı, bu nedenle ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargolar bulunuyordu. Daha sonra gelen Kıbrıs Harekâtı sonrasında ağır silah ambargosu da eklendi. Peki silah ambargosu en çok kimleri rahatsız ediyordu Türkiye’de? NATO ile bütünleşmiş, ABD ile bütünleşmiş, Türk Silahlı Kuvvetlerini rahatsız ediyordu. Bu tespiti de ekleyelim, 12 Eylül analizimizin altını döşemeye devam edelim.

Türkiye’de kontrgerilla faaliyetlerini sürdüren güçler; sağ iktidarları öncelikle destekliyordu, özellikle de milliyetçilik üzerine, milliyetçi örgütler üzerine yatırım yapıyordu, dinci örgütler üzerine yatırım yapıyordu. Ülkücü hareket destekleniyordu, 60’ların sonunda komünizm ile mücadele dernekleri kurulmuştu. Komünizm ile mücadele derneklerinin parasını Birleşik Devletler veriyordu, derneğin başkanı otomatikman genelkurmay başkanı oluyordu, komünizm ile mücadele eden derneğin Erzurum şubesi başkanı da Fetullah Gülen’di. 

Tespitlerimizi, siyasal manzarayı tam oturtalım: 70’lerde ciddi gelişen bir sol hareket söz konusuydu, sosyal demokrasi gelişiyordu, bununla birlikte iç savaş ortamını da yaşamaya başlamıştık. Geniş tabanlı bir hükümet yerine milliyetçi cephe tercihlerinin yapılmasının arkasında yatan etmenler bunlardı. Çünkü; ABD, NATO, milliyetçi- faşist partiler, TSK ve istihbarat örgütlerinin, ülkede sol, sosyal demokrat hareketlere tahammülleri yoktu. Bunların önünün kesilmesi gerekiyordu. 

Sovyetler Birliği ile en büyük sınıra sahip ülkeydi soğuk savaşta Türkiye. 1973-80 döneminde Cumhuriyet Halk Partisi en yüksek oy oranına ulaşmıştı, 1977’de %41’lere ulaşmıştı ve muazzam bir sol gelişme söz konusuydu. Ancak bununla birlikte, müttefikleriyle dış ilişkilerinde yaşanan buhran devam ediyordu, ABD ile üsler meselesi devam ediyordu, bu dönemde ABD üstleri kapandı ama NATO faaliyetlerine kapanmadı! Ama ne hikmetse kontrgerilla faaliyetleri de devam ediyordu! 

“ABD sever darbeci güçlerin” bu ambargodan hoşlanmadığının altını çizmiştik. Dolayısıyla genel olarak darbeye giden yolda istikrarsızlık, bu çevrelerin adeta istediği bir ortamdı. Bununla birlikte, AP, CHP koalisyonu geniş tabanlı hükümet alternatifi, CHP dışında destek bulmadı, devrimciler ve sosyalistler tarafından iyi analiz edilemedi, karşı çıkıldı. Askeri cunta ve kesintiye uğramış bir demokrasi tercihi, içeride ve dışarıda belli güçlerin ana istemiydi. Bunu da 12 Eylül tespit sepetimize koyuyoruz. İttifaklar mevzusuna, merkez siyasette ittifaklar mevzusuna sonra da sol siyasetteki ittifaklar mevzusuna sonra geleceğim. 

Şimdi başka bir konuya, iktisat politikasına ve döviz kuru sistemine gelelim. Türkiye 1950’lerin sonlarında 60’lardan itibaren ağırlıklı olarak ithal ikameci bir ekonomik politika sergiliyordu. Dışa kapalıydı ekonomi. 1930’dan sonra zaten dışa kapalı bir ekonomi olduk. Pek çok gelişme yolunda adım atmak isteyen ülke, mesela Güney Kore, 1960’ların başında, 50’lerin sonunda ihracata dayalı bir kapitalist gelişme modeli tercih etmişti. Buna karşın Türkiye, gelişmekte olan az gelişmiş bir ülke olarak, ithal ikameciliği tercih etmişti. İşte 70’lerde uygulanan ithal ikameci modelin sonuna doğru yaklaşılmıştı, sistem tıkanıyordu. Bir de, üstüne üstük, 73-80 döneminde dünyada iki büyük petrol bunalımı oldu, 1973-77 petrol bunalımları. Bu iki petrol bunalımı, dünyada petrol fiyatlarını anormal arttırdı. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı, dövizi kıt bir ülkede büyük açmazlar da beraberinde geldi, üstelik hem de kapalı bir ekonomisiniz. Dolayısıyla bu durum hem Türkiye’nin ekonomik modelinde hem sermaye birikim modelinde hem de döviz kuru sisteminde değişikliklere kendini zorluyordu. Ama Türkiye tarıma dayalı bir ülkeydi, ihraç ürünleri de tarıma dayalı bir ülkeydi. İçeride de rekabetçi olmayan, cılız sanayisi vardı, rekabetçi imkânı olmayan, “know how” üretmeyen, dış pazarlarda sanayi ürünlerini sergilemeyen taklitçi, montajcı bir burjuvazi vardı. Bu burjuvazi, iç pazara işte, “konserve kutusunu araba” diye üretiyor ve satıyordu. Rekabetçi bir pozisyonu yoktu. Türkiye 1929 bunalımından itibaren dışa kapalı bir ülkeydi, sabit döviz kuru politikası izliyordu. Devalüasyon, enflasyon sarmalı içinde dolaşan bir ülkeydi ve tarıma ağırlıklı olarak dayalı bir ekonomiydi. Bu hususun da altını çizelim ve bunu da tespit sepetine atalım.

Döviz kuru rejiminde değişikliğe ihtiyaç vardı. Ülkede, sabit döviz kuru, adeta bir “cumhuriyet umdesi” gibi dokunulmaz olarak algılanıyordu. Ama artık sabit döviz kuruyla, ithal ikameci politikalar yetmiyordu, birbirini dışlıyordu, özellikle petrol şokları ile ekonomi işin içinden çıkılmaz haldeydi. Ama hem sağ iktidarlar hem de sosyal demokrat ve sosyalistler bu modelde ısrarcı bir pozisyonlarını koruyorlardı, esnek kur sistemine geçmekte direniyorlardı. 

İttihat Terakki dönemlerinden bu yana döviz kuru sistemi ile siyaset arasındaki ilişkiyi iyi analiz etmek lazım. Bakın bu birçok önemli bir husustur, altını kalın çizelim, şimdilik geçelim. Ekonomi modelinde ve döviz kuru sisteminde tıkanıklık, tıkanıklıkları aşmak için atılması gereken adımların atılmaması, geniş tabanlı bir hükümet kurulmaması ve milliyetçi cephede ısrar edilmesi, iç savaşın devam etmesine yol açtı… Bunu da koyalım sepete. 

Şimdi bir diğer hususa değinelim. Bugünün Avrupa Birliği dediğimiz konuya geçelim. 1970’li yıllarda; bugünün AB’sine AET diyorduk, yani Avrupa Ekonomik Topluluğu, AET daha sonra AT - Avrupa Topluluğu oldu, daha sonra da Avrupa Birliği adını aldı. Çok daha öncesi kömür ve çelik birliği falandı. Ama benim aklımın erdiği dönemde Avrupa Ekonomik Topluluğu idi, ama biz kısaca “ortak pazar” derdik. Bence ortak pazar meselesine yaklaşım ve AET meselesine doğru tanı konulmaması da, 70’l yıllarda Türkiye’de bunalımın artmasına neden olan hususlardan biridir ve 12 Eylül’e gelen yolu döşemiştir. 

CT: Evet.

AB: Türkiye hem sağcı Demirel hükümetleri hem de solcu Ecevit hükümetleri, AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunmadılar. Özellikle sosyal demokrat iktisatçılar ve sosyalist iktisatçılar, zaten sosyalistler böyle bir entegrasyon içerisinde yer alınmasına kesinlikle karşıydılar. Sosyal demokrat hükümetin içerisinde bulunan teknokratlar bu hamleyi özellikle tıkadılar ve 1976’da 78’de tam üyelik başvuruları yapılmadı, istenmedi, sanki engellendi. Yunanistan’ın tam üyelik için yaptığı başvuru ile birlikte, yapılması gerekenler -ki konsey Türkiye’yi davette etmiştir başvuru için - iki merkez parti tarafından yapılmadı. 

Her türden Türkiye sosyalist hareketleri de AET’ye karşıydı, bugün “tank sesi ile nasıl uyandık” diye anlatanların çoğu, o zaman AET’ye karşıydı. Sosyalistler, sosyal demokratlar ve devrimciler, Türkiye’nin böyle bir entegrasyonda yok olacağını ileri sürüyordu. İşin gerçeği, o günün Avrupa’sındaki gelişen sosyal devlet modeli, sosyal demokrat hareketler, komünist hareketler hiç görülmüyordu, İtalya’da olduğu gibi komünist partilerin iktidara ortak olma süreçleri göz ardı ediliyordu, onlar revizyonistti, hafife alınıp “tukaka” ediliyordu. Genel olarak siyasetin her türlüsü böyle bir entegrasyon içerisinde Türkiye’nin yer almasını istemiyordu. 

Sonrasında 12 Eylül geldi AET ile ilişkiler koptu, bu durum 1987’ye kadar sürdü, 1987’de yeniden başladı sonra yine akamete uğradı. 90’larda nihayet tam üyelik başvurusunda bulunduk. Şimdi AB ilişkileri yine yerlerde sürünüyor. AB meselesinde yapılan hatalar ve yapılmayanlar, 12 Eylül’e tank sesi ile uyanmaya giden yolda önemli hususlardandır. Başvuruda bulunan bir ülkede, 12 Eylül darbesini yapmak pek ihtimal dahilinde değildi. Sesimde bir problem yaşandı mı, geliyor mu? 

CT: Evet efendim. Gayet iyi geliyor. 

AB: ‘İktisadi ve siyasal istikrarsızlıkla 12 Eylül’e gelen süreçte, AET üzerine yapılan hataların da payı vardır’ tespitini de kenara koyalım. Ama bu konuda unutmadan şunu da söyleyeyim, Avrupa Ekonomik Topluluğu üzerine o zamanki işveren-sermaye kuruluşları, burjuvazinin sermaye örgütleri “-mış” gibi taraftar gözükmesine karşın, kendilerinin bu süreç içerisinde yok olacağını, etkileneceğini, olumsuzlanacağını varsayarak, aslında AET’ye onlar da direnmişlerdir. 

CT: Evet

AB: Çünkü rekabet etme şanslarının olamayacağını düşünüyorlardı, çünkü hep korumacılıkla var oldular, çünkü Türkiye burjuvazisi, sermayesi koruma ile devlet kaynakları ile büyümüştür. İthal ikameci dönemde devlete nüfuz edersiniz, kotalarınızı alırsınız, ithal müsaadelerinizi alırsınız, işçiye para ödemezsiniz, teknolojiye para ödemek falan hak getirire, bu şekilde zenginliğinize zenginlik katarsınız. Öbür türlüsü yani rekabete dayalı büyümek bayağı ciddi bir üretimi gerekli kılmaktadır. Al ABD’yi, askeri yanına, sağ iktidarlara güç ver, sola düşman ol, demokrasi umurunda olmasın, devlet kaynaklarını yut, vergi verme ve zengin ol, rekabet edecek üretime ne gerek var. Devlet imkanları ile biriken bir sermaye oldu hep…

CT: Evet

AB: Sonuç olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’na karşı çıkmakta, ayak diretmekte Türkiye burjuvazisi ile sosyalistlerin istemleri, talepleri çakışmıştır. AET’yi siyasi partiler ve siyasi hareketler iyi analiz edememiştir. 12 Eylül’e giden yolda tıkanıklığın temel unsurlarından birisi de budur. 70’lerde Türkiye’nin AET’ye başvuruda bulunması sonucu etkileyecekti. Olumsuzluğa ve darbeye giden süreci önemli ölçüde etkileyecekti. Bunun da altını çizelim bu tespiti de sepete koyalım. 

CT: Evet efendim. 

AB: Yani 12 Eylül’e giden yolda bugün dikkat çekilmeyen hususlardan önemlisi, geniş tabanlı ittifaktı- ki ben iki liderle bunları konuşma fırsatı buldum. Hayatıma gazetecilik, yayıncılık girdiğinde iki liderle de (Demirel ve Ecevit) çeşitli vesilelerle temaslarım oldu. Bunları da sordum, hem AP, CHP koalisyonu meselesini sordum, hem Avrupa Birliği meselesini sordum. Aslında şunu söyleyeyim; bu iki lider, beğenin beğenmeyin, cumhuriyet tarihinde çok önemli bir döneme imzasını atmış iki lider, Maalesef doyurucu hatıratlar yazmadılar. Yani hatıratları da yok ortada. Genelde başka kişilerin yazdıkları kitapların içinde ya da anlatılarda geçiyor yaşananlar. 

CT: Evet.

AB: Bu konularda bayağı konuştuğumu hatırlıyorum, yanlış olduklarının farkında olduklarını söyleyebilirim. Şimdi sonuç olarak şunu söyleyebilirim, boşuna tank sesi ile uyanmadık.

CT: Evet

AB: Boşuna top sesiyle uyanmadık. Çünkü AET’ye olumlu bakmadık, geniş tabanlı hükümete olumlu bakmadık, iktisadi modeldeki tıkanıklıkları göremedik, esnek kur sistemine geçemedik. Mesela ben bu esnek kur meselesini rahmetli Bülent Ecevit’le konuştuğumu hatırlıyorum Oran’daki eve bir dönem giderdim, sohbet ederdik. Bana bir gün “Özal modeli denilen şeyi anlat” dedi. Özal modelinin Dünya Bankası’nın ve IMF’nin o zaman bütün bizim gibi ülkelere önerdiği bir model olduğunu söyledim. Sabit kur ve esnek kur modellerini anlattığımda “ya dedi, bu anlattıklarınız bana OECD genel sekreteri tarafından söylenen sistemdi, çekmecemdeydi” dedi ve ilave etti, “bunu bana planlama teşkilatı ve ekonomiden sorumlu arkadaşlar uygulatmadı” dedi. 

Son olarak, 12 Eylül sürecine gelirken, sosyalistler ve devrimciler arasındaki ilişkilere, aynı zamanda sosyal demokrasi ile sosyalistler ilişkilere bakmamız lazım. Sol genel olarak çok güçleniyordu. 1 Mayıs mitingleri beş yüz bin kişilere ulaşıyordu. Üç yüz, dört yüz, beş yüz bin lafları dolaşıyordu. Bütün her yerde direniş komiteleri kurulmuştu, çok güçlüydük ama bölünmüştük.Solun bin bir çeşidi adeta işporta pazarında gibiydi. Pazar alanı büyük ama işporta çoktu. Herkes tezgâhta kendinden menkul bir sol sergiliyordu. 

Şimdi böyle bir ortamda iç savaş senaryosu işliyordu, her gün çatışmalarda onlarca insanın öldürülüyordu. ABD destekli silahlı kuvvetlerin içinde kontrgerilla yönlendiriciliğinde iç savaşın ve darbenin yolları döşenmeye başlamıştı. Bunları da herkes görüyordu, herkes diyordu ki faşizm geliyor, anti-faşizm mücadele olmalı ama onun gereklerini yerine getirmiyordu. Anti faşist demokrasi cephesi “mış” gibi isteniyordu. Sosyalist birliğin ve antifaşist birliğin herkes kendi çatısı altında olmasını istiyordu. Sosyalistler ve devrimciler, sosyal demokrasiyi ve demokrasiyi küçümsüyordu

Kuvvetler birliği olduğunda, küçümsenen burjuva demokrasisi denen şeyin ne kadar kıymetli bir durum olduğu anlaşılmıyordu. Herkes bir histeri içinde, devrime beş kaldı pozisyonundaydı. Yanılıyorlardı.Dolayısıyla ittifaklar meselesini, birlik meselelerini çözemiyorlardı. Sosyalist siyasetin mesela TİP, TİSP, TKP birbiri ile hemen hemen aynı şeyleri söyleyen üç hareket, yıllar sonra darbeden yıllar sonra bir araya geldiler ama o günkü koşullarda rekabet içindeydiler, birbirlerine dokunmuyorlar, hoşlanmıyorlardı. 12 Eylül öncesinde de bugün de olduğu gibi anti-faşist, anti otoriter bir demokrasi cephesi kurulamadı. Ve göstere göstere, adım adım geldi 12 Eylül. Mutabakat, uzlaşma, ittifak kavramları zaten Türkiye siyasetinin özellikle solunda da sağında da, doğru dürüst kitaplarında yazmaz. 

Dolayısıyla 12 Eylül’e gelirken o kırk yıl önceki durumu, 1973-80 sürecini iyi ortaya koymamız gerekiyor. Şimdi öyle pozisyonlar, açıklamalar oluyor ki, “12 Eylül bana/bize yapıldı” diyen, o dönemin önemli kitleselliğe ulaşmış liderlerine de tanık oluyoruz. 12 Eylül’ün sorgulamasını yapmayan, kalemşörlere rastlıyoruz. Yıllardır hep neler yaşadığımızı, acılarımızı anlatıyoruz ama neden bu sürece geldiğimizi, neden tank sesi ile uyandığımızı, neden top sesi ile neden palet sesi ile uyandığımızı sorgulamıyoruz. 1973-80 döneminde, 12 Eylül darbesine kadar olan dönemde, solun başka bir dönem görmediğimiz bir kitleselleşme süreci yaşandığının, buna rağmen darbenin önlenemediğini de belirtelim. 

Şimdi bugüne geldik ve yeniden otokrasi ile karşı karşıyayız. Otokrasiye girerken de aynı açmaza ve aymazlığa düştük. Adım adım otokrasiye gelinirken; birlik, ittifak, mutabakat kavramlarından çok uzak hareket ettik, en sonunda da sistem değişti, şimdi kendinden menkul bir otokrasi ile boğuşuyoruz. Demokrasi cephesi hala kurulamadı. 40 yıl öncesinin, eskinin bu önemli isimleri, yazarları, siyasal liderleri zaman içerisinde çek çeşitli evrimler geçirdiler, kırk yıl onları değişik yerlere uçurdu, ancak otokrasiye gidilen süreci de yine doğru analiz edemediler, bugün yine yeni bir otokrasi mücadelesi içerisindeyiz. Peki neler yapıyoruz; bildiriler yayınlıyoruz, neler yapıyoruz çağrılar yayınlıyoruz, imzalar topluyoruz, ak saçlılar diyoruz, ak sakallılar diyoruz, ak tolgalılar diyoruz, ancak imza toplamanın ötesine geçemiyoruz. Bu yapılanlar,ne Osman’a yarıyor, ne Ahmet’e yarıyor, ne Selahattin’e, ne de hapishanelerde yatan binlerce insana yarıyor. 12 Eylül’e girerken meseleleri iyi görmek durumundaydık. Neden geldik 12 Eylül’e ve 40 yıldır doğru dürüst neden sorgulamadık. 

Program boyunca, tespit ettiklerimin altını çizdim, 40 yıl öncesinin hataları ortaya koymaya çalıştım. Zaten 50. yılında çoğumuz olmayacağız. İşaret ettiklerimi son olarak sıralarsak, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilgili yaklaşımı, geniş tabanlı hükümet yaklaşımını, solda birlik meselelerini, sosyal demokrasi ve sosyalistler arasındaki ilişkileri ve tıkanan ekonomik ve döviz kuru sistemini konuştuk. O dönemAvrupa Birliği ile bütünleşmeyi istemeyenler hiç özeleştiri yapmadı bu ülkede. Bu konuda sermaye ile adeta solculuk burda birleşti. 

Bugün ben bunların altını çizmek istedim. Aslında 12 Eylül’ün 40. yılında bugün ben kendimi dövdüm, onu söyleyeyim sizlere arkadaşlar, çoğu insanın da kendini dövdüğünü görmüyorum. Mesele bunları çok iyi analiz etmektir, ortaya koymaktır. 1973-80 sürecinde iç savaşı elbette çok kanlıydı. Orada bir öğrenciydim, lise ve üniversite öğrenciliğimin bir bölümünü o dönemde yaşadım. Geçen yıllar çuvaldızı doğru dürüst kendimize batırmadan geçen yıllardır. Sonuçta 40 yıl sonra, yine yeni bir otokrasi ile boğuşuyoruz. Bunları söylemek ile yetineyim, başka konulara geçecek zamanımız kalmadı. Bugünkü programda” ben kendimi dövdüm” diye tamamlayayım. 

CT: Çok teşekkürler efendim. 

ÖÖ: Peki, peki. Çok teşekkür ederiz Ali Bey. Böylelikle 12 Eylül dönemini sizinle birlikte konuşmuş olduk. Çok teşekkürler.

AB: Hoşçakalın.

CT: Görüşmek üzere.