Ütopya mühendisliğinin getirdiği felaket

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Son ütopik proje, neoliberalizm, dünyadaki tüm zenginliğin birkaç kişinin elinde toplanmasını sağlayarak geriye kalan çoğunluğu da köleliğe mahkûm ediyor

(Truthdig'in internet sitesinde Chris Hedges imzasıyla yayınlanan bu yazı Semra Somersan tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)

(Truthdig internet gazetesinde yayımlanan bu notları Chris Hedges, Toronto Üniversitesi Küresel Sorunlar ve Kamu Politikaları Munk Okulu'nda, 28 Ocak 2019 günü yapılan bir münazaraya hazırlık olarak yazdı. Münazaraya Princeton New Jersey'den katılan Hedges şu tezi savunuyordu: “İşbu esaslar çerçevesinde, siyasetin artık eski usul çalışmadığına karar verilmeli. Devrim zamanı gelmiştir.” NewYork Times gazetesi düşünenlerin düşünceleri sütunu yazarlarından David Brooks münazaraya Washington DC'den katılarak karşı tezi savundu.)

Açık Toplum ve Düşmanları(The Open Society and Its Enemies) adlı eserinde1 Karl Popper2 ütopya mühendisliğine, yani vahiy edilmiş hakikati bulduğuna inananların başını çektiği büyük toplumsal dönüşümlere karşı herkesi uyarmıştı. Bu ütopyacı mühendisler, nafile çabaları ile kendi tasavvurlarını gerçekleştirmek üzere sistemleri, kurumları, sosyal ve kültürel yapıları toptan yokederler. Süreç içinde, küçük adımlarla ve yavaş yavaş gelişen reformlarla kendi kendine düzelecek mekanizmaları, projelerine engel olacağı için darmadağın ederler. Tarih, felaket distopyacıları ile lebalep doludur – işte size Jakobenler3, Marxistler, faşistler ve şimdi kendi çağımızda da küreselciler veya neoliberal emperyalistler.

Ekonomik açıdan tamamen anlamsız olan, toplumsal ve ekonomik tarihin kasıtlı bir şekilde gözardı edilmesini zorunlu kılan neoliberalizm ideolojisi, tekrar tekrar ısıtılıp sofraya sürülen ütopik projelerin sonuncusudur. Bireysel girişimcilerin eylemleri hükümet kısıtlamalarından serbest kaldığında toplumun zirveye ulaştığını varsayar. Toplum ve kültürü mülkiyet haklarının, –imalat sanayiindeki istihdamı Çin'e ve küresel güneydeki terhanelere (sweatshops) yollayan, sınırötesine para akışına izin veren– serbest ticaretin ve dizginlenmemiş küresel pazarların önceliği belirler. Emek ve ürün pazarları, hükümet gözetiminden tamamen özgür kılınmalı, hiçbir denetime tabii olmamalıdır. Ulus devletlerin ekonomileri, küresel finansörlerin denetimine bırakılmalıdır. Devletin rolü ise iç ve dış güvenliği sağlamanın yanı sıra paranın kalitesini ve bütünlüğünü garantilemek; toprağın, suyun, kamu araç ve gereçlerinin, eğitimin ve istihbarat gibi devlet hizmetlerinin, hatta, sıklıkla askeriye, cezaevleri, sağlık hizmetleri ve doğal kaynakların yönetimini özelleştirmekten ibaret olmalıdır. Neoliberalizm, kapitalizmi dinî bir tapınma nesnesine dönüştürür.

Piyasaya bu ütopyacı bakışın piyasanın gerçekliği ile hiçbir ilişkisi yoktur tabii. Kapitalistler serbest piyasalardan nefret ederler. Şirket evlilikleri, şirket satın almalar ve re’sen satışlar yoluyla piyasaları kontrol altında tutmaya çalışırlar. Halkın zevklerini ve tüketim alışkanlıklarını manipüle etmek için toplumun kültürünü silme reklama boğarlar. Anlaşmalı olarak fiyat sabitlemeye girişirler. Su götürmez tekeller inşa ederler. Denetimsiz-gözetimsiz bir şekilde vahşi spekülasyona dayanan iflas, tasfiye, rakiplerini yeme, sahtecilik ve hırsızlık işlerine girişirler. Piyasada kendilerine ait hisse senetlerini satın alarak zenginliklerine zenginlik katarlar. Ponzi dalavereleri4, yapılandırılmış mal varlıklarını enflasyon yoluyla yok etme, birleşme sonrası varlık satışları (“varlık sıyırma”) yoluyla ve borçları nedeniyle halkın belini bükecek kölelikleri empoze ederek servetlerine servet katarlar. ABD'de seçim sürecini paraya boğar, iki iktidar partisinden seçilmiş hükümet yetkililerinin sadakatini satın alarak vergi boykotlarını yasalaştırır, mevzuat ve yönetmelikleri yok eder ve böylelikle servetlerine servet ve kudretlerine kudret katarlar.

Bu şirket kapitalistleri, Business Rountable5, Ticaret Odası gibi örgütlerle Heritage Foundation6 gibi düşünce kuruluşlarını fonlayarak, kendi ideolojilerini halka satmak için yüz milyonlarca dolar harcarlar. Hakim ideolojiye sadakat yemini ile bağlı kaldıkları sürece üniversiteleri bol keseden bağışlarıyla paraya boğarlar. Basını sahibinin sesi haline getirmek için, medya patronluklarının yanı sıra nüfuz ve servetlerini kullanırlar. Kâfirleri sustururlar veya onların iş bulmalarını zorlaştırırlar. Ekonominin yeni kıstası, üretim değil, hisse senetlerinin değerinin yükselmesidir. Her şey parasallaştırılır7 ve metalaştırılır.

Bu ütopyacılar endüstrisizleştirme yolu ile toplumsal dokunun kolunu bacağını keserek onu sakatlar, bir zamanların önemli imalat merkezlerini çürümüş çorak alanlara dönüştürürken, her demokrasinin temel dayanağı ve ortadireği olan işçi sınıfını ve orta sınıfları hüsrana boğulmuş, öfkeli prekaryalar8 haline getirirler. İşleri yurtdışına gönderir, insanları kitleler halinde işten çıkarır, ücretleri düşürürler. Sendikaları yok ederler. Neoliberalizm – ki her daim sınıfsal bir projeydi ve amacı da buydu zaten – serveti yukarı doğru iteleyerek üst sınıflara dağıtır. Karl Polanyi Büyük Dönüşüm(The Great Transformation)9 kitabında “Kültürel kurumların koruyucu zırhı çalınmış olduğu için insanlar, toplumsal teşhirin etkisinden yıkılır, açıkta kalmaktan helak, akut toplumsal yersizleştirmenin kurbanı olarak ölüp giderler” diye yazmıştı.

Sınıfsal bir proje olarak neoliberalizm muhteşem bir başarı hikâyesi. Bugün, sadece sekiz ailenin elindeki servet, tüm dünya nüfusunun yüzde 50’sinin sahip olduğu varlığa eşit. 2019 yılında dünyanın en zengin 500 kişisi varlıklarına 12 trilyon dolar eklerken, Amerikalıların neredeyse yarısının hiç birikmiş parası yok. Ve Amerikalıların yüzde 70’i, acil bir durumda, borca girmeden 1000 dolar bile bulamaz durumda. David Harvey10 buna “mülksüzleştirme yoluyla birikim” ismini veriyor. Sermaye birikimine kısıtlamalar getiren her türlü sosyal dayanışma biçimine düşman olan bu neoliberal saldırı, bir zamanlar küçük ve parçalı reformu mümkün kılan, kendi kendini düzelten demokratik mekanizmaları tümden imha etti. İnsanları da doğal dünyayı da turşusu çıkana ya da çöküp gidene kadar suiistimal edilecek birer meta haline getirdi. Yönetici elitlerin şirket kârları ve küresel oligarşinin servet birikimi önünde kul köle olmaları, onların, insan türünün yüz yüze olduğu belki de en büyük varoluş krizi –yani iklim acil durumu– karşısında bir şeyler yapma konusunda ya isteksiz ya da kifayetsiz oldukları anlamına geliyor.

Hükümetler de dahil, birbirleriyle rekabet halinde olan bütün güç merkezleri, şimdi, şirketlerin iktidarı tarafından ele geçirilmiş, yozlaştırılmış veya imha edilmiş durumda. John Ralston Saul’un11“yavaş çekimli devlet darbesi” dediği şeyi yaşadık işte. Her şey oldu bitti. Onlar kazandı.

Bu ütopyacılar, aynı zamanda, Amerikan gücünü ve ABD’nin küresel egemenliğini yayma çabasıyla bütün Orta Doğu’da boylu boyunca istila ve işgale girişti ve bu bölgelerin hepsi de nafile bataklıklara dönüşerek ABD’ye toplamda 5 ila 7 trilyon dolar civarında bir paraya mâl oldu. Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve –vekaleten– Yemen’de yürütülen bu ütopyacı proje yüzbinlerce kişiyi öldürdü, milyonları yersiz yurtsuzlaştırdı ya da mülteciye dönüştürdü; şehirleri, ulusları mahvetti; sonunda, radikal cihatçı gruplara kuluçkalık yapan ve ABD’nin gücünü ölümcül biçimde zayıflatan batık devletler yarattı. Gerçekten de kimi 18’inci yılını sürdüren bu savaşlar Amerikan tarihinin en büyük stratejik falsosunu oluşturmaktalar. İşgal ettikleri ülkelerin kültüründen, dilinden ve tarihinden büsbütün bihaber olan bu ütopyacılar, olanca saflıkları ile Bağdat gibi yerlere demokrasi fidelerini dikebileceklerini ve bu fideleri oradan başlayarak bütün Orta Doğu’da yeşerteceklerine inandılar. Buralarda özgürlük kahramanları ve kurtarıcılar olarak hoş karşılanacağımıza, petrol gelirlerinin ülkelerin yeniden imarının maliyetini karşılayacağına, İran’ın da sindirilip dişlerinin söküleceğine dair garanti verdiler bize. Bu ütopik plan, piyasayı tamamen serbest bırakmak suretiyle, dünya çapında refah ve özgürlük sağlanacağı yolundaki ütopyacı kurgudan daha erişilebilir veya daha gerçeğe dayalı değildi.

Küçük bir entrikacı grup –ister kralcı ister komünist ister faşist, isterse neoliberal olsun– bir kere iktidarı ele geçirip, reform yapmayı mümkün kılan mekanizmaları söküp atınca, açık toplum arayışı içinde olanlara sistemi yıkmaktan başka bir seçenek kalmaz. Şirket devletleri, eskiden üzerlerine yıllarca haber yaptığım Doğu Avrupa komünist rejimleri gibidirler – içerden düzeltilemezler. ABD’de başımızın belası olan asıl başarısızlıklar, iki büyük partinin çift başlı başarısızlıklarıdır. Savaş ve ekonomi de dahil olmak üzere, belli başlı tüm yapısal meselelerde ABD’nin yönetici iki siyasi partisi arasında görüş ayrılığı ya pek azdır ya da hiç yoktur. Servet ve kudretin oligarşik bir elit elinde toplanması, Aristoteles’in de bizleri uyardığı gibi, geriye yalnızca iki seçenek bırakır – ya istibdat ya devrim. Ve biz de hızla istibdat yolunda koşturmaktayız.

Neoliberal ütopyacılık örgütlenme, ortak varlığı ve müşterekleri düzenleme ve koruma özgürlüklerini bastırdığı ve sömürme, servet ve kudreti birkaç elde biriktirme özgürlüğünü de güçlendirdiği için, daima otoriter ve hatta düpedüz faşist rejimlerle sonuçlanır, diye yazmıştı Polanyi. İyi özgürlükler kaybolur gider. Kötüleri onların yerini alır.

Neoliberalizm, en berbat tekelci kapitalizm biçimine ve Amerikan tarihindeki en büyük gelir eşitsizliğine yol açtı. Bir zamanlar tekellerini engelleyen düzenlemeleri yok eden bankalar, ziraat, gıda, silah ve iletişim endüstrileri, fiyatları belirleme, ücretleri düşürme, kârları garantileme, çevre denetlemelerini yürürlükten kaldırma ve işçilerini sömürme imkânına kavuştular. Serbest pazar rekabetini toptan imha ettiler.

Karl Marx’ın işaret ettiği gibi dizginlenmemiş kapitalizm, serbest pazar denen şeyi yok eder. O, kapitalist demokrasinin değerlerine ve geleneklerine düşmandır. Marx'ın yazdığı gibi, kapitalizmin son aşaması, onu mümkün kılan sistem ve yapıların yağmalanması anlamına gelir. Bunun kapitalizmle alakası yoktur. Örneğin, resmen 612 milyar dolarlık savunma harcama yetkisi bulunan silah endüstrisi – ki bu rakama her yıl ulusal güvenlik için diğer bütçelerin içinde bir yerlerde saklı çeşitli askeri masraflar dahil değildir ve ulusal güvenlik harcamalarımızın yılda toplam 1 trilyon doları aştığını gizlerler– hükümeti, gelecek on yılda, nükleer silahlarımızı modernize etmek ve her biri yaklaşık 8 milyar dolar fiyatı olduğu tahmin edilen Ohio sınıfı12 nükleer denizaltı için 348 milyar dolarlık bir harcama yapma taahhüdünde bulunmaya mecbur etti. Her yıl istihbarat –bunu “gözetim” olarak okuyun– için 100 milyar dolar harcıyoruz ve bu paranın yüzde 70’i Booz Allen Hamilton gibi özel yüklenici şirketlere gidiyor. Öte yandan, bu şirket, kazancının yüzde 99’unu Amerikan hükümetinden elde ediyor. Dünyada en çok silah ihraç eden ülke biziz.

Uluslararası Para Fonu’na (IMF) göre, fosil yakıt endüstrisi fosil yakıtları yakmaya devam etmemiz için her yıl dünya çapında gizli masraflar adı altında 5,3 trilyon dolar yutuyor. IMF şuna dikkat çekiyor: sözü edilen bu miktar, dünyanın dört bir yanında hükümetlerin endüstri için yaptığı 492 milyar dolarlık doğrudan sübvansiyonu (desteği), sildiği veya başka hesaplara devrettiği borçları ve arazi kullanımına ilişkin yasal boşlukları13 hesaba katmıyor.

JPMorgan Chase, Bank of America, Citigroup, Wells Fargo ve Goldman Sachs gibi büyük bankalara her yıl verilen sübvansiyonların yılda 64 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor, ki bu miktar, kabaca, adı geçenlerin yıllık kârlarına tekabül ediyor.

1980 yılında yük trenleri üzerindeki devlet denetimleri kaldırıldı. Birinci Sınıf demiryollarının sayısı 40’tan 7’ye düştü. Bunların 4 tanesi tüm sektör kârlarının yüzde 90’ını elde ediyor. Tüm nakliyecilerin üçte biri sadece tek bir demiryoluna erişme imkânına sahip.

Başkan Bill Clinton'ın 1996 tarihli Telekomünikasyon Yasası’nın görünürdeki amacı kablo endüstrisini rekabete açmaktı. Gelin görün ki bunun yerine endüstri müthiş bir temerküz (konsolidasyon) yoluna gitti ve Amerikan halkının yüzde 90'ının ABD yayın araçlarında görüp duyduğu hemen her şeyi kontrol eden yarım düzine medya şirketinin elinde toplanmış oldu.

Devlet denetim ve düzenlemelerinden kurtulan havayolları endüstrisi hızla temerküz etti. Halen iç pazarın yüzde 85’i, 4 havayolu şirketinin kontrolünde. Bunlar da ülkeyi bölgesel merkezlere bölerek kanunsuz ücretler alıyor, fiyatları istedikleri gibi belirliyor, canlarının istediği seferleri iptal ediyor, yolcuları hiç karşılıksız yarı yolda bırakıyor ve şişirme hizmet veriyorlar.

Kâr amaçlı sağlık hizmetleri endüstrimizi yöneten ilaç ve sigorta şirketleri, 2017 yılında Amerikan halkının cebinden 812 milyar dolar söktü. Bu miktar, doktor viziteleri, hastane ziyaretleri, uzun vadeli bakım ve sağlık sigortası masraflarının yaklaşık üçte birini (yüzde 34,2) oluşturuyor. Oysa, kamu sağlığı sistemimiz Kanada'daki gibi olsaydı, Ulusal Sağlık Planı için Doktorlar kuruluşunun (Physicians for a National Health Plan) raporuna14 göre, her yıl maliyetten 600 milyar dolar tasarruf sağlamış olacaktık. Aynı grubun verilerine göre, 2017 yılında ABD’deki kişi başı sağlık idaresinin maliyeti, Kanada’dakinin dört misli (551 dolara karşı 2 bin 479 dolar). Kanada 1962 yılında devlet tarafından ödenen sağlık sistemini (“Medicare for All”) yürürlüğe koydu. 2017 yılında Amerikalılar, sigortacının genel giderleri için kişi başına 844 dolar verirken Kanadalılar sadece 146 dolar ödedi.

Neoliberalizm daha yenilikçi veya daha verimli diye sunulup savunulamaz. Bu proje demokrasinin yaygınlaşmasına yol açmadı; daha önce görülmemiş düzeyde gelir eşitsizliğine ve siyasi kokuşmaya neden oldu ve böylelikle, halka ihanet eden yönetici elitlerden intikam alacağını yalandan vaat eden demagoglar ve otoriter rejimler kustu. Bu saldırı altında demokrasimiz, yerini anlamsız bir politik tiyatroya bıraktı.

Benjamin Page ve Martin Gilens adlı akademisyenlerin, 2017 tarihli Amerika'da Demokrasi(Democracy in America) adlı kapsamlı eserlerinde ayrıntılandırdıkları gibi:

Eldeki en iyi kanıtlara göre federal hükümet politikalarının oluşturulmasında sıradan Amerikalıların taleplerinin etkisi ya pek az veya bu taleplerin hiç katkısı yok. Zengin bireyler, örgütlü menfaat grupları –özellikle de ticari şirketler– çok daha fazla siyasi nüfuz sahibi... Genel halk kitlelerinin... neredeyse hiç gücü yok... Çoğunluk gruplarının iradesi... halk kitlelerinden gelen politika önerilerini bloke edip kendileri için özel siyasa önerilerini yasalaştıran refah içindeki iyi örgütlü gruplar tarafından engelleniyor ... Amerikan halkı içindeki çoğunluk grupları iklim değişikliğiyle, silahlı şiddetle, iler tutar yeri olmayan göçmen kabul sistemleriyle, devlet okullarının yetersizliğiyle, çürüyüp dağılmakta olan köprüler ve yollarla baş etmeye yönelik olarak özel tasarlanmış politikalar istiyor... Büyük çoğunluk, istihdam yaratmaya, ücretlerin artmasına, işsizlere yardım edilmesine, herkesin sağlık sigortasına kavuşturulmasına, düzgün emekli aylıklarının garanti edilmesine ve bütün bu programların finansmanının müterakki vergilerle karşılanmasına yönelik spesifik (özgül) vergi politikalarının geliştirilmesine taraftar. Aynı zamanda Amerikalıların büyük çoğunluğudevlet tarafından kurumlara sağlanan vergi indirimi, düşük faizli destek kredisi gibi yardımlar bütününü içeren “şirket refahına” (“corporate welfare”) son verilmesini istiyor. Ne var ki, zenginler, iş çevreleri ve yapısal çıkmazlar, böylesi yeni politikaların çoğunun önünü tamamen tıkıyor...”

Değişimi nasıl gerçekleştireceğimize dair bir tartışmaya hiç gerek yok. Parçalı ve yavaş yavaş yapılacak reform, iktidar boşluğunun yaratacağı o kaçınılmaz anarşiye daima tercih edilir. Sorun şurada; ütopya mühendislerimiz, ekonomik ve demokratik sistemi baş döndürücü bir hızla yıkarlarken; yürüttükleri denizaşırı savaşlarda devlet kaynaklarının dibine darı ekerken, bizleri kurtarabilecek araçları da dinamitleyip berhava ettiler. Bize de isyandan ve onları iktidardan indirmekten başka hiçbir seçenek bırakmadılar.

Bizler de bu şirket oligarklarını aşağı indirmek için ya sürekli sivil itaatsizlik eylemlerine girişeceğiz, ya da bu Orwellci tiranlık altında yaşayacağız; ta ki iklim krizi insan türünü tamamen yok edene kadar. Yönetmelikler, kanunlar, planlama ve denetim, özgürlüğün düşmanı değildir. Bunlar, kapitalistlerin özgürlüğü ortadan kaldırmalarını, adaleti inkâr ve müşterekleri de imha etmelerini önlerler. Kapitalist sınıfın, insanları ve doğal hayatı hiçbir kısıtlama olmaksızın suiistimal etme ve sömürme özgürlüğü demek, çoğunluk için özgürlüğün, bir avuç insan için özgürlüğe dönüşmesi demektir. Amaç hep, tam da buydu zaten.

Çeviren Semra Somersan

Çeviri Editörü: Ömer Madra

DİPNOTLAR (Semra Somersan)

1The Open Society and its Enemies: Princeton Üniversitesi Yayınevine göre 20. yüzyılın en önemli kitaplarından biri. İlk olarak 1945 yılında iki cilt olarak yayımlandı Liberal demokrasiyi savunurken totaliterliğin entelektüel kökenlerine çok güçlü bir şekilde saldırıyor ve hem Alman, hem de Sovyet totalitarizmine karşı çıkıyordu. (https://press.princeton.edu/books/paperback/9780691158136/the-open-society-and-its-enemies)

2 Karl Popper: (1902-1994) Bilim Felsefesi, metodolojisi, bilgi teorisi (epistemoloji) ve siyaset felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla bilinen filozof. (Mercan Maden, Karl Popper Felsefesinde Bilimsel Doğrular...)

3 Jakobenler: 1789 Fransız Devrimi sırasında bir grup devrimcinin oluşturduğu şiddet yanlısı radikal topluluk. Kral 16. Louis'yi devirip halkın egemen olduğu bir cumhuriyet kurmak istiyorlardı. Bu amaçla 1789-1794 arası başlattıkları Terör Dönemi, sonradan kendilerinin de idamı veya öldürülmesi ile sonuçlandı. Aralarındaki ünlü isimler arasında Maximilien Robespierre (giyotinle idam edildi- 1794), Georges Danton (Daha sonra, “bu kadar terör fazla” diyerek aralarından ayrıldı ama yine de 1794’te idam edildi), Camille Desmoulins (giyotinle idam edildi.) ve Jean-Paul Marat (1793’te öldürüldü) vardı. (muhtelif ansiklopediler)

4 Ponzi schemes (Ponzi dalaveraları):  Hileli yatırım operasyonları ile yeni yatırımcıların ödemeleri eski yatırımcılara “kâr”ları diye sunuluyor. Mucidi (!) Bostonlu işadamı John Ponzi.-1920’ler (wikipedia)

5 Business Roundtable: Washington DC de kurulmuş kâr amacı gütmeyen bir dernek. Üyelerinin hemen hepsi ABD'deki belli başlı şirketlerin yöneticileri (wikipedia)

6 Heritage Foundation: Muhafazakâr politikalar üretmek amacıyla Washington DC de kurulmuş bir eğitim ve araştırma kurumu ve lobi.

7 Parasallaştırma (financialization): malların, ürünlerin, risklerin, hizmetlerin ve herşeyin paraya dönüştürülüp kurumlar ve insanlar arasında hızlıca değiş tokuş edilmesinin mümkün kılınması. Bir ülkedeki finans sektörünün diğer ekonomik sektörlere göre daha fazla büyümesi. Finans sektörünün ABD ekonomisindeki yeri 1950’lerde yüzde 2.8 civarında iken 2012 yüzde 7.9' e çıktı. Amerikan ekonomisinde, özellikle 1980ler sonrası ortaya çıkan bu gelişme, aynı zamanda çok çeşitli düzenbazlığa da yol açtı. Bu kısmen endüstrisizleşme nedeni ile gerçekleşti. (investopedia.com, wikipedia )

8 Precariat: (prekarya) Güvencesiz çalışan, gelecekleri belirsiz insanlar

9Büyük Dönüşüm (The Great Transformation): Macar-Amerikalı siyasi ekonomist Karl Polanyi'nin 1944 yayımlanan kitabı pazar ekonomisinin gelişim sürecinde İngiltere'deki sosyal ve siyasi çalkantılara değinir. Pazar ekonomisi ile ulus devletin, aslında, “Pazar Toplumu” denen tek bir olgu olduğunu iddia eder.

10 David Harvey: İngiltere 1935 doğumlu, halen New York Şehir Üniversitesi'nde coğrafya ve antropoloji profesörü. Kapitalist ekonomide kent ve şehirleşme üzerine çeşitli yayınları var. Kentleşme, sosyal adalet, küreselleşme, çevre gibi bir çok konuya ışık tutan David Harvey; yapıcı yıkım (creative destruction) kavramını şehir üzerine uygulayan coğrafyacıdır. Literatüre, zaman-mekân sıkışması (time-space compression) kavramını katmıştır. (Türkiye Şehircilik portalı)

11 “a coup d’état in slow motion”, bkz.: https://www.truthdig.com/articles/the-imperative-of-revolt/

12 Ohio class nuclear submarines- (Ohio sınıfı nükleer denizaltılar): Amerikan donanmasında her biri nükleer kapasiteye sahip 3 tip denizaltısı var. Ohio sınıfında 14 tane balistik nükleer füze mevcuttur.

13 Arazi kullanımındaki yasal boşluklardan yararlanma: Çok çeşitli biçimleri olabilir; örneğin, yasada öngörülen yeşil alanlar için yer ayırmama gibi. (wikipedia)

14 Ulusal Sağlık Planı için Doktorlar (Physicians for a National Health Plan): ABD'deki bir sivil toplum oluşumu. Bu grubun üyesi yaklaşık 20 bin Amerikalı doktor, tıp fakültesi öğrencisi ve sağlık çalışanı, tek ödeyenli ulusal çapta bir sağlık sistemine taraftar.