Kapitalizmin son aşaması: Ekolojik felaket

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Atmosfer ısınmaya devam ediyor, canlı türleri ve biyolojik çeşitlilik yok oluyor. Okyanuslar ısınıyor, tuzlanıyor, tatlı sular azalıyor, toprak kirleniyor, kutuplardaki buzullar, yüksek dağlardaki karlar eriyor, yangınlar artıyor, çöller genişliyor, fırtınaların, sellerin, su baskınlarının, hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor… 

(Fikret Başkaya’nın bu yazısı Özgür Üniversite’nin internet sitesinden alınmıştır.)

“Bu arada, doğaya karşı zaferlerimizle fazla böbürlenmeyelim. Her birinin öcünü teker teker bizden alıyor. Her bir zafer hiç kuşku yok ki ilk kertede bize beklediğimiz sonuçları getiriyor ama ikinci ve üçüncü kertede çoğunlukla ilk sonuçları tahrip eden tümüyle farklı ve öngörülemeyen etkilere yol açıyor.” F. Engels

Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında, üretim tarzlarında, uygarlıklarda, doğaya verilen zararlar sınırlı ve lokaldi. Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi düşüktü ve kapitalizmde olduğu gibi, üretim ihtiyaçlara yabancılaşmamıştı… Özel Mülkiyet bir doğal hak sayılmıyordu. Bu durum, doğa- toplum- uyumunu korumaya görece daha uygundu. Başka türlü söylersek, doğa-toplum metabolizması sürdürülebilir sınırlar dahilinde kalabiliyordu. 

Kapitalizmin sanayi aşamasına ulaşması, buhar makinasının üretim sürecine sokulması, şeylerin seyrini hızlı bir tempoyla değiştirecekti… Sanayi kapitalizminin sahneye çıkması, doğa-toplum metabolizmasını bozdu. Ve belirli bir eşik aşılınca da bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı. Bu günlerde Avusturalya’da yaşananlar durumun vahametini çok iyi resmediyor… Yangınlar kıtada yaşamı tehdit eder boyutlara ulaşmış durumdu. Yangın 500 milyon hayvanı yok etti, onlarca insan yandı, on binlercesi yerinden oldu, yollara düştü, 5,9 milyon hektar orman yok oldu ki, bu iki Belçika demek! Elbette yangınların yegâne nedeni iklim krizi, atmosferin ısınması değil… Bununla birlikte, orada yaşananlar ki, bir istisna değil, artık kâra endeksi bir işleyişe sahip olan kapitalizmin insan-doğa bütünlüğünü nasıl bozduğunu açıkça ortaya koyuyor…

Buhar makinasının keşfi, üretimde büyük artışları mümkün kıldı. 1700 yılında 300 bin ton olan demir-çelik üretimi, 1850 yılında 12 milyon tona yükseldi. Kömür üretimi de 1880’de 10 milyon ton, 1900 yılında da 760 milyon tondu… Şimdilerde her türlü üretim ve tüketim insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaşmış durumda… Artık dünya da emperyalist kapitalizmin, dokunmadığı, kirletmediği hiçbir şey kalmadı…

En zengin yüzde 10 sera etkisi yaratan karbon gazı emisyonunu yüzde 50’sinden, en zengin yüzde 20 de atıkların yüzde 70’inden sorumlu… Bu oranlar ‘nereye bakmak’, yönümüzü ne tarafa çevirmek gerektiğini göstermiyor mu?  Yoksul yüzde 50 de karbon emisyonunun sadece yüzde 10’undan sorumluyken!

Kapitalizm canlı olan ne varsa ölü metalara, birer kâr aracına dönüştüren, sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip netameli bir sistem. Lâkin dünyamızın, gezegenimizin kaynakları sınırsız değil… Bu akıllara durgunluk veren yağma, talan ve yıkım burjuva ideologları, küresel egemenlerin akıl hocaları tarafından peydahlanıp-dayatılan iki saçma kabule dayanarak meşrulaştırılıyor ve dayatılıyor: 1. Ekonomik büyüme eşittir kalkınma ve 2. Teknik bilim eninde sonunda her sorunu çözer… Oysa, birincisi, kapitalizm dahilindeki “büyüme”, sermayenin büyümesidir… Dolayısıyla bir refah ölçüsü değildir, olamaz ve ikincisi, yegane amacın kârı büyütmek olduğu, üretimin insan ihtiyaçlarına yabancılaştığı koşullarda, bilimsel-teknolojik gelişme de sermaye sahiplerinin, kapitalistlerin hizmetine koşulmuş durumdadır… Kâr etmenin, kârı büyütmenin hizmetindeki bir teknik bilim hangi sorunları çözebilirdi? Artık her şey apaçık ortada ama realiteyle yüzleşmek istemeyenler de az değil… Kapitalizmde sınırsız büyüme, sınırsız genişleme kural ama kapitalistler üretimin insana ve doğaya verdiği zararları dikkate almıyor, yok sayıyor… Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmekle mümkün. Eksilme-aşınma kaçınılmaz… Fakat hepsi o kadar değil, üretirken de tüketirken de kirletmek de kaçınılmaz… Kapitalistler, üretimin ve tüketimin doğaya verdiği zararları dikkate almazlar… Alırlarsa kâr oranı düşer…

1990’lı yıllara gelindiğinde artık kritik eşiğin aşılmakta olduğu anlaşılmıştı… Dört gösterge, tehlike çanlarının çaldığını haber veriyordu: 1. Ozon tabakası inceliyordu, ‘deliniyordu’; 2. Tropik ormanlar hızla yok oluyordu; 3 Doğal olmayan sera etkisi atmosferi ısıtıyor, dengesini bozuyordu; 4. doğal felâketler çığ gibi büyüyordu… 

Artık karşı karşıya olduğumuz durumun ‘ekolojik sorun’ değil, ‘ekolojik felaket” olduğu anlaşılmış olmalıydı… Tabii anlamak istemeyenler hala az değil… Bu yıkımın, bu felaketin asıl failleri hala benden sonra tufan aymazlığı içindeler… Fakat rahatsız edici bir çelişki var: Sorunun çözümü dünyayı bu hale getirenlerden bekleniyor…  Mektup yanlış adrese gidiyor… Bir sorunu yaratanlarda çözüm beklemek abesle iştigal etmektir… Olmayan duaya âmin demektir… Bir şeyi olmadığı yerde aramaktır…

Kyoto Protokolü BM dahilinde 1997 yılında kabul edildi. 2012 yılına kadar karbon gazı emisyonunu yüzde 5,2 oranında azaltmak hedefleniyordu… Beş dev tekel: kimya, çelik, cam, kâğıt, çimento sera gazı emisyonunun yarısından sorumlu… Bu tekellere ve başkalarına dokunmadan sorun nasıl çözülecek? Plastik madde üretimi 1950’de 1,5 milyon tondan 2008’de 250 milyon tona yükselmesi, şeylerin seyri hakkında bir fikir vermiyor mu? Her yıl 35000 canlı türü yok oluyor. Greenpeace, geride kalan 500 yılda canlıların yok olma hızının 8 kat arttığını haber veriyordu… Arılar ölüyor ama arıların kaybı diğer canlı türlerinin kaybından farklı. Vahim sonuçları var…

Paris Anlaşmasının öncelikli amacı, atmosfer ısısının 2 derece [2C] sınırını geçmemesi, mümkünse 1,5 derece düzeyinde tutulmasını öngörüyor. Fakat verilen sözler tutulmuyor… Sürdürülebilir kalkınmadan, yeşil, ekonomiden, yeşil [temiz] enerjiden çok söz ediliyor ama onca tantanaya rağmen “temiz enerji” kullanılan toplam enerjinin sadece %17,5’si… Bu arada biyo-karbüranların neden olduğu yıkım da cabası…

Atmosfer ısınmaya devam ediyor, canlı türleri ve biyolojik çeşitlilik yok oluyor. Okyanuslar ısınıyor, tuzlanıyor, tatlı sular azalıyor, toprak kirleniyor, kutuplardaki buzullar, yüksek dağlardaki karlar eriyor, yangınlar artıyor, çöller genişliyor, fırtınaların, sellerin, su baskınlarının, hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor… Ve bütün bunlara derinleşen sosyal kötülükler [açlık, işsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma ve politik şiddet] eşlik deniyor… Bunun anlamı artık güzel gezegenimizin giderek yaşanamaz bir yer haline gelmesidir… Artık burjuva uygarlığının ‘Büyük İnsanlığa’ teklif edeceği bir şey yok zira potansiyelini tüketti… Bu kabullenilir, sürdürülebilir bir durum mudur? Elbette dünyanın her yerinde insanlar ayakta [Brezilya’da son 25 yılda 1500 ekoloji aktivisti büyük agro-endüstri şirketlerinin paralı katilleri tarafından öldürüldü… Ve Brezilya bir istisna değil…]. Şimdilerde artık çocuklar da sahaya indiler ki, bu umudu büyüten ama ‘büyükleri’ de utandıran bir şey…  Velhasıl, vakitlice duruma müdahale etmek gerekiyor… Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir…