Dünyayı Dinliyorum'dan Zekeriye Şen, Andrea Zanzotto'dan Evliya Çelebi'ye, Yahya Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Orhan Veli'den Cahit Külebi ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'na uzanan izler üzerinden şiir ile seyahatin ortak dilini keşfe çıkıyor.
Bir şairi kırk yıl aynı köyde tutan şey neyse, bir gezgini kırk yıl yollarda tutan şey de o: Manzaranın arkasında bir şey olduğu hissi.

Yazar Domenico Starnone kitabında tanıdığım İtalyan şair Andrea Zanzotto, ömrünün neredeyse tamamını Veneto'daki doğduğu köyde geçirdi. Doksan yıllık hayatına dünyanın en dar coğrafyalarından biri sığdı; ama ilk kitabının adını Manzaranın Arkasında koydu. Aynı tepeye, aynı üzüm bağına binlerce kez baktı ve her bakışta başka bir katman gördü. Hiç gitmedi - ve belki tam bu yüzden herkesten uzağa vardı.
Bizim edebiyatımız ise tam tersinden başlar: Yola çıkarak. Daha şiire bile gelmeden, on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi rüyasında "şefaat ya Resulallah" diyecekken dili sürçüp "seyahat ya Resulallah" demiş ve 50 yılını yollarda geçirmişti. Dil sürçmesinden bir hayat, bir hayattan 10 ciltlik bir seyahatname çıktı. Türkçenin gezi yazısı, bir dua yanlışından doğdu - buna hâlâ hayret ederim; sanki dilin kendisi, bu milletin yola çıkmasını istemiş.
Şairlerimiz de o yolu hiç bırakmadı. Ama ilginçtir, en büyük yolculuk şiirlerimizin çoğu ya gidememek ya dönememek üzerinedir. Ahmet Haşim (1884-1933), hiç var olmamış bir ülkenin - o meşhur hayalî beldenin - hasretini yazdı; "O belde durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde" diyordu, yani o ülke hayalin el değmemiş kıtalarında durur. Gidilemeyecek yer, gidilen her yerden daha çok çekiyordu onu; "Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz" dizesi de aslında bir gezgin ilkesidir - hüznü anlamayan, yolu da anlamaz.
Yahya Kemal (1884 – 1958) ise limandan kalkıp ufukta kaybolan o sessiz gemiyle yolculuğun en büyük metaforunu kurdu: Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan - her kalkış biraz veda, her veda biraz ölüm provası. Ama aynı Yahya Kemal, bir bakıma bizim Zanzotto'muzdur da; ömrünü tek bir şehre, İstanbul'a bakarak geçirdi. Üsküdar'a, Boğaz'a, Kocamustâpaşa'ya kırkar yıl baktı ve her bakışta imparatorluk kadar derin bir katman buldu. Gitmek ile kalmak arasındaki o büyük tartışmada iki tarafta birden durur: gemisi gider, kendisi kalır.

Nâzım'da ise tren vardır. Memleketimden İnsan Manzaraları Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinde başlar: Haydarpaşa garında, 1941 baharında, saat on beş. Merdivenlerin üstünde güneş, yorgunluk ve telaş - bir memleketin bütün yüzleri, üçüncü mevki bir vagonun penceresinden geçit yapar. Nâzım bize şunu öğretti: tren yolculuğu, bir ülkeyi okumanın en dürüst biçimidir, çünkü tren uçak gibi atlamaz, otomobil gibi seçmez; önüne ne çıkarsa onu gösterir. Trans-Sibirya'da, pencerenin önünden geçen dokuz bin küsur kilometre boyunca hep bunu düşünürüm: huş ormanları bir nakarat gibi tekrarlanır, küçük istasyonlar birer kısa dize, Baykal kitabın ortasında ansızın açılan büyük beyaz sayfadır. Raylardaki o ritim - tıngır mıngır - aslında bir ölçüdür.
Kimse bana itiraz edemez: dünyanın en uzun şiiri Moskova ile Vladivostok arasında yazılmıştır ve her yolcu onu kendi dilinde okur. Nâzım bunu bilirdi; sonradan kaderin cilvesiyle kendini o coğrafyada, sürgünde buldu ve yolculuğun öbür yüzünü - dönememeyi - dünya şiirinin en yakıcı memleket dizelerine dönüştürdü. Gezginin bilmesi gereken acı bir ders: yolun tadı, dönüş hakkıyla çıkar.
Orhan Veli (1914-1950) başka bir kapı açar. Üç dizelik o küçücük yol şiiri, bir tabelâ kadar kesin, Japon şiirindeki en kısa ve en ünlü biçimi bir haiku kadar hafiftir: Gemlik'e doğrudenizi göreceksin;sakın şaşırma. Ben o şiiri her hatırladığımda aynı şeyi düşünürüm: iyi bir gezi programı da tam olarak budur. Misafirini sürprize hazırlamak ama sürprizi öldürmemek; "birazdan deniz görünecek" demek ama denizi anlatmamak. Orhan Veli'nin bir de "İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı" diye başlayan o büyük şiiri var ki benim için ayrı bir yerde durur - yıllardır radyoda yaptığım programın adını Dünyayı Dinliyorum koyarken aklımın bir köşesinde hep o vardı. Çünkü seyahatin en az bakmak kadar önemli bir organı da kulaktır: bir pazarın uğultusu, bir dilin müziği, bir trenin sesi. Dünya, dinleyene daha çok anlatır.
Anadolu'ya inince yol şiiri toprağa değer. Cahit Külebi'nin (1917 – 1997) şiirlerinde yollar at arabasıyla, kamyon kasasıyla, tozla ve türküyle aşılır: Gideceksin buralardan gün gelecek, Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren, Eriyen karlar gibi içinden Bütün sıkıntıların akıp gidecek - onun Anadolu'su cilalı bir kartpostal değil, sarsıla sarsıla gidilen bir gerçekliktir. Bedri Rahmi (1911-1975) ise aynı coğrafyayı bir ressam gözüyle katetti; Kirazın derisinin altında kiraz, Narın içinde nar, Benim yüreğimde boylu boyunca Memleketim var diyen oydu - nakışlardan, türkülerden, çarşı renklerinden topladığı Anadolu'yu hem tuvale hem şiire taşıdı. Ve bu yolculukta yalnız değildi: eşi, Romanya doğumlu ressam Eren Eyüboğlu (1913-1988), Paris'te aynı atölyede başlayan beraberliklerini Anadolu yollarında sürdürdü; köy köy gezip aynı toprağa iki ayrı fırçayla baktılar. İki gözün aynı manzarada iki ayrı dünya görmesi - bir çiftin birlikte yolculuğunun bundan güzel tarifi var mıdır, bilmiyorum. İkisinin ortak dersi şu: bir memleketi tanımak istiyorsan asfalttan çık. Bizim kırk yıldır "kimsenin gitmediği yere gitmek" diye özetlediğimiz şey, aslında Külebi ile Eyüboğlu'ların şiirde ve tuvalde yaptığının gezi programına çevrilmiş hâli.

Bütün bu şairleri yan yana koyunca bir harita çıkıyor ortaya. Evliya Çelebi merakı temsil ediyor, Haşim hasreti, Yahya Kemal vedayı ve yerleşik derinliği, Nâzım treni ve dönüş özlemini, Orhan Veli sürprizi ve kulağı, Külebi ile Eyüboğlu çifti toprağı. Seyahatin bütün organları burada: merak olmadan yola çıkılmaz, hasret olmadan yol çekmez, veda olmadan yolculuk başlamaz, sürpriz olmadan gezi tatsız, kulak olmadan eksik, toprak olmadan köksüz kalır.
Ve dil meselesi var. Her yolculuk, biraz da dilin yolculuğu. Biz yıllardır ısrarla "tur" demiyoruz, "gezi" diyoruz - çünkü tur bir çemberdir, başladığı yere döner; gezi ise açık uçludur, insanı başladığı yerden başka bir yere bırakır. Bu bir kelime oyunu değil, bir dünya görüşü. Şairler kelimenin dünyayı kurduğunu bilir; Evliya Çelebi'den beri gezginler de öyle.
Belki de hepsinin özeti şu: seyahat, ayaklarla yazılan şiirdir; şiir, oturduğun yerden çıkılan seyahat. Zanzotto haklıydı - asıl gidilecek yer, manzaranın arkası. Oraya trenle de varılıyor, üç dizelik bir Orhan Veli şiiriyle de. Yeter ki insan pencereden bakmayı, ve Orhan Veli'nin tembihlediği gibi, şaşırmayı bilsin.
Yolumuz açık, dizelerimiz uzun olsun.

