Anadolu'ya ilk gelen doğa bilimci Pierre Belon’nun seyahatnamesi

Botanitopya
-
Aa
+
a
a
a

Anadolu'ya ilk gelen doğa bilimci ve gezgin Fransız Pierre Belon'un adımlarını takip ediyoruz. 

Botanitopya
 

Botanitopya

podcast servisi: iTunes / RSS

Kanuni döneminde Osmanlı toprakları içinde olan Yunanistan, Mısır, Filistin, Batı Suriye, Anadolu ve Trakya’da dolaşan gezgin, sadece bitkileri, balıkları, kuşları, misk kedilerinden armadilloya türlü türlü hayvanları değil; tüm bu coğrafyada her gördüğünü kaydetmiş. Kent surlarını, yolları, insanların nasıl yaşadığını, giyim-kuşamı, örf ve adetlerini anlatmış. Türkiye florasını anlatan ilk basılı yayın olan seyahatname, bu yüzden botanik tarihimiz açısından da son derece değerli. Fransızca yayımlanan kitabın uzun başlığının Türkçe karşılığı şöyle: "Yunanistan, Anadolu, Filistin, Mısır, Arabistan ve diğer yabancı ülkelerde görülen birçok özellikler ve hatırlanmaya değer şeyler hakkında gözlemler" 

Seyahatnameden bitkilerle ilgili neler öğreniyoruz, onunla ilgili notlar aktaracağım size daha çok. Bunun için de harika bir kaynak var elimde, tüm meraklılara da öneririm. Pierre Belon Seyahatnamesi'nin Türkiye coğrafyasıyla ilgili bölümlerini kapsayan sınırlı bir çevirisi yakın bir zamanda çıktı.  İstanbul ve Anadolu Gözlemleri (1546-1549) Antakya, Adana, Konya, Afyon, Kütahya, Bursa alt başlığıyla, Hazal Yalın çevirisiyle, Kitap Yayınevi yayımlamış. 16. yüzyılın Fransızcasıyla yazılmış seyahatnamede bitki adları ya Fransızca ya Latince ya da Grekçe yazılmış aslında ama bu çeviride Türkçe karşılıkları da var. 

1517'de Cérans-Foulletourte yakınlarındaki Souletière mezrasında doğmuş Belon. Ailesi zengin değildir; çocuk yaşlardayken Foulletourte'de bir eczacıda çırak olmuş; daha sonra (yaklaşık 1535) Clermont piskoposu Guillaume Duprat'nın yanına eczacı olarak girmiş. Zoolojiye büyük ilgisi vardır; bu merakının peşinde Flanders ve İngiltere'yi gezer. 1540-1541 yıllarında Wittenberg Üniversitesi'nde botanikçi Valerius Cordus (1515-1544)'tan da ders alır; Dioscorides ve Galen'in tıbbi bitkilerle ilgili gözlemlerini, araştırmalarını inceler. Wittenberg'de eğitim görürken Lutherci olduğu şüphesiyle tutuklanmak üzereyken Clermont Piskoposu Tournon Kardinali François yanında eczacı olarak çalışmaya başlamış. Bundan sonraki kariyerini özellikle siyasi destekçilerine borçlu olan Belon, Kardinal ile birçok diplomatik sefere katılır. Onun himayesinde, oldukça masraflı bilimsel yolculuklar yapma fırsatı da bulur...  

Tipik bir Rönesans insanıdır Belon; zooloji, botanik ve klasik Antik Çağ ile ilgilenir. 1551-1555 yılları arasında, seyahatnamenin yanı sıra oldukça değerli bilimsel eserlere de imza atmış. 

İlk kitabı Histoire naturelle des estranges poissons / Garip balıkların doğa tarihi'nde
(1551) esas olarak yunusları anlatır; kendi çizdiği kimi balıkların gravürleri de vardır kitapta. İkinci kitabı, 110 balık türünün gravürlerle birlikte tanımlandığı De aquatilibus /Deniz Canlıları (Latince, 1553) modern iktiyolojinin temeli sayılıyor. L'Histoire de la nature des oyseaux /Kuşların Doğa Tarihi (1555) adlı eserinde, homolog kemikleri gösteren insan ve kuş iskeletlerinin gravürleri vardır. Karşılaştırmalı anatomi üzerine en eski fikirlerden biri sayılıyor...  Yerli ve yabancı bitkilerin Fransa'da yetiştirilme yöntemleriyle ilgili de kitapları yayımlamış. Bilimsel çalışmaları sayesinde, Kraliyet ailesi tarafından da takdir edilip desteklenen Belon, henüz 47 yaşındayken 1564 yılının Nisan ayında bir akşam, Paris'ten dönüşünde Bois üzerinden gelirken hırsızlar tarafından öldürülmüş. 

Gezinin siyasi amacı

Onun bir doğa bilimci olarak katıldığı bu gezinin siyası amaçları vardır elbette, hep olageldiği gibi...  Fransa Kralı I. François, Gabriel d'Aramon'u büyükelçi tayin etmiş ve onu bir heyetle Osmanlı Devleti'ne, Büyük Senyör dediği Kanuni Sultan Süleyman'ın huzuruna yollama kararı almış. Heyetin amacı da Osmanlı sularında rahatça dolaşıp Doğu Akdeniz'e hükmedebilmelerini sağlayacak ticari imtiyazlar için sultanla bir anlaşmaya imza atmaktır. Doğa bilimiyle ilgili çalışmaları ve birikimi nedeniyle elçilik heyetine dahil edilen Belon'un göreviyse, Osmanlı coğrafyasının doğasını, bitki ve hayvanlarını yerinde incelemek, özellikle Levant'ın daha önce keşfedilmemiş botanik ve zoolojik biyoçeşitliliği üzerine gözlem yapmaktır.

Belon'un seyahatnamesi, 24 sayfalık giriş bölümü ve 468 sayfalık gezi notlarından oluşuyor; gezginin kendi çizdiği, 12 bitki, 21 hayvan gravürü var. İlk 24 sayfada, Belon'un hamisine ithaf yazısı, önsöz, içindekiler, Belon'un bir portresi ve ona ithaf edilmiş Fransızca ve Grekçe bir şiir var. Önsözünde bilime inanan, isimlerini keşfettikleri bitkilere veren kralların ancak ölümsüzlüğe erişebileceğine; kamusal yararlar getiren meselelerden ötürü şöhret kazandıklarına dair görkemli bir giriş yapmış Belon: "Pontus'un ve daha başka pek çok yerin kralı olan Mitridates, sayısız muharebelerde birçok zafer kazanmış olmasına, uyruğundaki bütün ulusların konuştuğu yirmi iki farklı dili konuşup anlayabilmesine rağmen, kendi tasarladığı ve adını verdiği tek bir ilaçla kendi krallığının bereketinden ve azametinden daha da şanlı ve şöhretli kılmış değil midir? Toprak, Askleipos'un öğretmeni Kheiron Centaur'un adını taşıyan kantaron otuna can verdiği müddetçe, onun adı da insanların belleğine kazılı kalacaktır. Gentiyen da Slovanya Kralı Gentius'u, onun bütün zenginlerinden daha şöhretli kılmamış mıdır?" diyor ve isimlerini bitkilere veren diğer kralları da sıralıyor. 

Bir günlük biçiminde yazmamış seyahatnameyi; tarih ve gün belirtmeden sadece gözlemlerini kaydetmiş. Fransa'dan kim veya kimlerle yola çıktığı hakkında bir bilgi vermemiş; Fransız elçiliğiyle sürekli temasta olduğu, saraydan bir Paşa'nın evrağıyla, bir rehber eşliğinde dolaştığı biliniyor. Kahire'den İstanbul'a karayoluyla dönüşünü 20 yeniçeri korumasıyla yaptığını, Fransız elçiliğinden M.de Fumet ve onun erkanının eşliğinde, geceleri çadırda veya kervansaraylarda kalarak kah kervanların arkasına takılıp kah ayrılarak yaptığını yazmış. 

Osmanlı’daki rotası

Şöyle bir rota izler seyahatinde: Venedik, Ragusa, Korfu ve Girit üzerinden 1547'nin mayıs ayında İstanbul'a gelmiş, ağustos ayına kadar burada kaldıktan sonra Mısır'a gitmek üzere gemiyle yola çıkmış. Mısır, Arabistan, Filistin, Suriye üzerinden Anadolu'ya gelen yazar, ilk uğrak yeri olan Antakya'dan sonra İskenderun Körfezi'ni dolaşarak Adana'ya, buradan da Konya, Akşehir ve Afyonkarahisar'a gitmiş. 1548 baharına kadar kış şartları nedeniyle burada kalan Belon, tekrar yola çıkarak Kütahya, Bursa, Mudanya üzerinden İstanbul'a dönmüş. 

Onun güzergahını takip ederek bitkilerle ilgili neler kayda düşmüş, onu aktarayım şimdi... 

İstanbul'a varmadan önce dolaştığı Girit'teyken, portakal, limon ve hünnap ağaçlarından, gölevez ve hintyağı bitkisinden bahsediyor. (Gölevez, kolokas veya taro olarak da biliniyor; potasyum açısından zengin, yılanyastığıgillerden bir bitki. Hintyağı da tohumlarından yağ elde edilen bir bitki, sütleğengillere ait.) Pamuk ve susam tarlalarını kaydetmiş; yerli Akdeniz bitkileri arasında yabani hurmadan (Phoneix) da bahsediyor. Limni adasındayken Athos dağının her dem yeşil ağaç ve ağaççıklarını; Selanik üzerinden doğuya doğru giderken meşe ağaçlarını ve aralarında asılı ökse otlarını (çekem) anlatmış; bu bitkinin meyvelerinden merhem hazırlandığını anlatmış.  

Meriç Nehri’ni geçerken de toprağın bereketinden, köylülerin nehir boyundaki bahçelerde kavunlar, karpuzlar, balkabakları, asmakabakları, hıyarlar ve bunun gibi başka yaz sebze ve meyveleri yetiştirdiklerini anlatıyor. "Bana burada bazı yerlerde gölevez de (Dasheens / Evliya Çelebi'de kürkas) olduğunu söylediler, ancak kendi gözlerimle görmedim" diyor ve devam ediyor: "Artık ovanın kıyısındaki tepelere varmış ve dağlık bölgeye girmiştik. Burada daha önce gördüklerimden tamamen farklı bir akçaağaç türü olduğunu gördüm. Bu, daha önce gördüklerimle sayarsak altıncı türdü. Bu ağaç ufak bir çalı şeklinde büyüyor, ağaçları tarif edeceğim başka bir yerde teferruatıyla bahsedeceğim."

İnecik İstanbul yolu üzerinde kavun, kabak, pamuk ve susam yetiştirildiğini yazmış, kaplumbağaların çokluğundan ve verdikleri zarardan bahsetmiş. Silivri'de yaprakları zakkum yaprağına benzeyen, fakat daha küçük olan sütlü bir bitki tarif etmiş: “Uzaktan bakınca Girit'teki tragium'u andırıyor, ama yaklaşınca bana lysimachia purpurea (mor kargaotu) daha çok benziyormuş gibi geldi" diyor.

Büyükçekmece'de etrafı duvarla çevrili koru içinde bir saraydan ve ağaçlardan bahsediyor: "Silivri'den İstanbul'a sadece bir günlük mesafe var; yol da açık ve ağaçsız bir alandan geçiyor. İstanbul'un bu tarafında üç fersah mesafede iki ahşap köprüden geçiliyor; bunların ilki çok küçük ama ikincisi epeyce uzun, buna Buikchegmegy (Büyükçekmece) diyorlar. Büyükçekmece köyünün ilerisinde bir tepenin üzerinde her çeşit ağaçtan oluşan bir ormanın içinde Türklerin imparatorunun surlarla çevrili pek hoş bir sarayı da var. Bu ormandaki ağaçlar: fındık, meşe, karaağaç, dişbudak, servi, çınar ve yabani hünnap. Nihayet ağustos ayı başında ikinci defa İstanbul'a vardık ve bu yolculuk sona ermiş oldu."

Rodos’un meyve ağaçları

İstanbul'dan Mısır'a giderken uğradığı Rodos adasında yetiştirilen meyve ağaçlarını kaydetmiş: "Nar ağaçlarıyla, portakal ağaçlarıyla, hünnap ağaçlarıyla ve meyvesinden ökse yaptıkları sebesten (cordia sebestane) ağaçlarıyla bezeli çok bakımlı bahçelerini gördük. Ayrıca incir ağaçları, badem ağaçları ve zeytin ağaçları da var." İskenderiye'den ilk olarak Mısır inciri (Ficus sycomorus) ve harnup (Ceratonia siliqua) gibi meyve ağaçlarından; palmiye ormanından ve papirüs ve şekerkamışlarından bahsetmiş. Sina yolunda bol miktarda karaban otu (Hyoscyamus) görmüş, tohumlarından yakmak için yağ elde edildiğini, yazmış. Aynı yolda kaydettiği birçok bitki arasında ebucehil karpuzu, tohumları biber gibi yakıcı bir çeşit kebere (gebre otu, kapari), meyvelerinin içi ipeksi ince bir yün dolu ağaçlar, Jericho gülü de vardır. (Jericho gülü mucizevi bir çöl bitkisi biliyorsunuz, on yıllarca susuz yaşayabilen suyu gördüğünde de birden canlanan, ölümsüz olduğuna inanılan Mısır'a özgü bir bitki.) Kudüs yöresinde yetiştirilen meyve ağaçlarını saymış, nemli yerlerde kolokas (gölevez), lahana, pancar, soğan, sarımsak, muz yetiştirildiğini yazmış. Şam'da dut ağacı çokluğundan, büyük taneli bir üzümden bahsetmiş, daha sonra devesi fıstık meyveleriyle yüklü bir köylüden bu meyvelerin yendiğini ve ağaçlarından bir zamk elde edildiğini öğrenmiş. 

Mısır, Arabistan, Filistin, Suriye'yi dolaştıktan sonra Anadolu'ya Antakya'dan girmiş Belon. Antakya yoluna düştükten o dümdüz ovalardan ayrılarak kayalık bir bölgeye girdiğini, burada küçük tepeleri aşıp kimi zaman da tepelerin sırtlarını takip ettiğini anlatıyor. Bitki örtüsüyle ilgili gözlemleri şöyle: "Bir hisar yıkıntısı gördük, kapısını beyaz sarmaşıklar sarmıştı, bu benim için yeni bir şeydi zira Korfu'dan beri hiç beyaz sarmaşık görmemiştim. Tepelerin sırtlarında andrachnes (sandalağacı) büyüdüğünü de gördüm, olgunlaşmış olduklarından yolda yemek için bunların yemişlerinden birkaç dal aldık. Bunlar öyle güzel bir renkte ki, adeta göreni yemeye çağırıyor. Salkım salkım asılılar, ebat ve renkçe ahududuna benziyorlar ve kocayemiş veya mantar meşesi yemişi kadar yumuşaklar, tatları da mantar meşesi meyvesinin tadına benziyor. Üvez ve atkestanesi ağaçları, menengiç, Latinlerin alaternus (Rhamnus Alaternus, cehri), İtalya'daki Terni ve Narni ahalisinin alaterno dedikleri eleprinos da gördük." 

Antakya'nın büyük ve güzel bir şehir olduğunu, dağlarının pırnallar, nar ağaçları, sandalağaçları, stoechados (samançiçeği, kağıtçiçeği) ve stachys  byzantina (kuzukulakları) ile örtülü olduğunu; kentin girişinde ; -ne Fransa'da ne de İtalya'da gördüğü-  çok yüksek çınar ağaçları olduğunu anlatmış. "Az sayıda şeker kamışı, gölevez ve muz da vardır ki bunlar Antakya'daki bazı bahçelerde büyük bir ustalıkla yetiştirilirler. Buranın sakinleri Suriye'de olduğu gibi Arapça konuşurlar."  

Ertesi gün, Aziz Pavlus Kapısı gibi Antakya'nın kutsal yerlerini görmeye ayırdığından söz ediyor. Şehirde ve yakın dağlarda menengiç ağaçlarından çokça olduğunu, çınarların ve menengiçlerin Antakya'yı sanki bir ormanın içindeymiş gibi gösterdiğini; Asi Nehrinden yukarı doğru yürüdüğünde su kıyısında zakkum, agnus castus (hayıt) ve yüksek çınarlar gördüğünü anlatmış. 

Amanos Dağlarını aşarken, bir kızılçam ormanı bulduğundan bahsediyor: "Burada büyüyen diğer ağaçlar atkestanesi, ilex (ilex colchica/ışılgan; ilex aquifolium/çobanpüskülü), sandalağacı ve oxicedrus (Juniperus oxycedrus L./ katranardıcı) ayrıca acıyavşan, tragancantha (Astragalus tragacantha /geven), kısa mahmudotu ve sakızkeyganası (Carlina gummifera) buna yanlış olarak chameleon da denir. Bu dağ her tür nebat açısından çok zengindir. Kocayemişlerin Athos Dağı'nda Aya Laura Manastırı yakınındakı dağlarda büyüyenlerden pek az uzun olduğunu gördüm. Bazı yüksek cehriler de gördüm ki bunlar başka yerde fundadan büyük olamazlar. Burada kızılçam, sandalağacı ve geniş yapraklı defneler yetişiyor.” 

Toroslardan Konya Ereğlisi’ne

Adana'dan Torosları aşıp Konya Ereğlisi'ne varmak için izlediği yolda, ısınmak için çınar, sandal, zakkum, kocayemiş, kurumuş harnup dalları yaktıklarını kaydetmiş. "Ertesi sabah gün doğmadan epey önce sarp ve çıkması zor dağı tırmanmaya başladık. Zirveye gelince, servi kadar uzun, fındık büyüklüğünde neredeyse mazıya benzeyen tatlı yemişleri olan ardıç ağaçları gördüm. Buraların halkı bunları yiyor; yol boyunca topladığım, bu yemişlerden yiyenlerin attıkları çekirdeklerden bunları görebiliyordum. Çekirdekler öyle sert ki ancak çekiçle vurunca kırılıyor. Bu, sedir ağacından sonra Toros Dağlarında görülebilecek en kendine has şey; üstelik hiç solmuyor. Ayrıca styax (ayıfındığı) ağaçlarıyla kızılçam da gördüm. Dağın zirvesine varmamız yarım gün sürdü, çıkınca buranın karla kaplı olduğunu gördük. Burada ayrıca, Dioskorides'in tarif ettiği bir tür olan savin juniper de (karardıç) bulduk; ama bu belki Theophrastus ve Homeros'un mazı ağacı da olabilir."

Ereğli'de her tür meyve ağacı yetiştiğini, sumak meyvelerine sarımsak ve tuz karıştırarak et yemeklerini lezzetlendirmek için bir çeşit baharat hazırlandığını yazmış. Ereğli'den Konya'ya giderken yakacak odunu olarak yararlanılan ağaçlardan söz ediyor.

Konya'dan sonra Afyonkarahisar'a gelmiş, kışı ve ilkbaharın bir kısmını burada geçirdikten sonra Kütahya'ya, oradan da Bursa'ya geçiyor. Kütahya-Mudanya yolu üzerinde Uludağ'ı aşarken buradaki bitki örtüsüyle ilgili şunları yazmış: " Kütahya'dan ayrılıp dağdan geçen İstanbul yolunu tuttuktan sonra, Uludağ'da vadiler arasında bir köye ulaştık. Bu dağ çok büyüktür. Çok miktarda gevene rastladık, buranın ahalisi bundan bizim kullandığımız sakızı yaparlar" diyor ve zirvelerin kar örtüsünü anlattıktan sonra devam ediyor: "Burada bizim bahçelerimizdekine benzer, ama çok büyümüş karaardıçlar gördük. Karaardıç bu dağda çok yaygındır, dağın yamaçlarında bundan daha bol bir ağaç yoktur. Köknarlar da burada devasa büyürler, ama reçineleri daha az olur. 

Sarıçam ve köknar ormanlarından yola devam ettiklerini, geceyi geçirdikleri dağ köyünde Latinlerin larices dedikleri cinsten melez olup olmadığını dikkatlice incelediğini, ama dağlarda hiçbir yerde göremediğini, zaten Theophrastos ve Dioskorides'in de hiç bu bitkilerden bahsetmediğini söylüyor. Ertesi gün dağdan aşağı indiklerinde "kozalakları serçe parmağımızdan azıcık daha geniş" dediği bir tür ladin, Picea orientalis ve fundalıklar gördüğünü anlatmış. 

Bursa’da pirinç tarlaları ve pilav

Bursa ovasında pirinç tarlalarını görmüş ve Türk pilavını övmüş. Bursa'nın ipek dokumacılığını methetmiş, burada kitre zamkının ve Pistacia üzerinde oluşan mazıların çok kullanıldığını yazmış. Mudanya'dan deniz yoluyla İstanbul'a geldiğinde Belon bahçecilik ve süs bitkileriyle ilgili gözlemlerini aktarmış. Türklerin çiçekleri demetler halinde değil de tek tek görmek istediklerini, bir karanfil veya kokusuz dahi olsa güzel bir çiçek buldukları zaman onu sarıklarının kıvrımları arasına teker teker yerleştirdiklerini, bahçelerde güzel çiçekli ağaçlara rastlandığını, lalenin her bahçede bulunduğunu, İstanbul'a gelen yabancıların buradan güzel çiçekli bitki kökleri götürdüklerini yabani safranın sadece kokusu için değil hoş göründüğü için de sevildiğini yazmış. 

Türklerin birçok meselede hayret uyandırıcı çareleri olduğunu söylüyor, "Uykusuzluk çeken birinin çabucak uyumasını sağlayan bir eczadan daha fevkalade bir şey olabilir mi? İlaç dükkanları bulunmadığından bir eczacıya gidip ve tatoula (tatula/boruotu/cinotu) tohumu isterler ki bunun için bir akçe öderler. Sonra da bunu uykusuzluk çeken adama verirler. Tatula Arapların nux metel ve Yunanların da solanum somniferum dedikleri şeydir, Eriha Vadisi'nde Elyesa Pınarı'nın yanında bulunur. İmparator (1.) Selim'i yazan Jovius onun insanları mutlu edip onlara melankoli veren, büyük tasaların hatırasını silen bir tohumdan bazen yediğini, insanın bunu yedikten sonra sadece eğlence istediğini ve zihnini meşgul eden şeyleri düşünemediğini söyler. Bu tohumun ne olduğunu bilmez, ancak bu nepenthes'tir.” 

Belon'un Doğu Akdeniz gezisinden topladığı örnekler kaybolmuş ne yazık ki. Seyahatnamesinde de açıklamış; topladığı hayvan deri ve postlarını, bitkileri, tohumları, deniz hayvanlarını büyük bir sandık içine yerleştirip İstanbul'dan İngiltere'ye giden bir gemiye yüklediğini, ama gemi Akdeniz'de korsanların saldırısına uğrayınca hepsinin yok olduğunu anlatıyor.