İttifaklar meclis çoğunluğu için nasıl bir politika izlemeli?

-
Aa
+
a
a
a

2023 Türkiye genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken Bekir Ağırdır, ittifaklar hakkında görüşlerini paylaştı.

İttifaklar meclis çoğunluğu için nasıl bir politika izlemeli?
 

İttifaklar meclis çoğunluğu için nasıl bir politika izlemeli?

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.) 

Ömer Madra: Günaydın Bekir Ağırdır, merhabalar!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Bekir Ağırdır: Günaydın efendim, yağmurlu bir İstanbul sabahından ve İstanbul havaalanından merhabalar!

Ö.M.: Evet, biraz zorlu bir hava şartları var. Bugün özellikle bu ittifakların durumuyla ilgili seçim sath-ı mailine girmişken epey şey var. Yani ittifaklar meclis çoğunluğu için nasıl bir politika izlemeli? Gülten Kışanak’tan da Türkiye İşçi Partisi (TİP) konusunda bir eleştiri gelmişti, “Ortak listede olacaksa bu seçim ittifakı değil, tek oyu bile heba etmeye kimsenin hakkı yok,” diye. Murat Sabuncu da T24’te bir yazı yazdı, “Tam beyaz Türklerin TİP’i olma riski,” diye. Bugün de Oya Baydar yine “Sosyalist sol ‘‘İnce’leşmemeli’ diye, Muharrem İnce’ye de gönderme yaparak yazı yazmış. Yani taktik konusunda bazı sorunlar var. TİP’in seçime kendi listesiyle girme kararı, Emek ve Özgürlük İttifakı içinde de tartışmalara sebep oldu diye şeyler vardı. Genel olarak bir de üslupta bir lümpenleşmeden de söz ediyordun sen. Bunları birazcık konuşalım istersen.

Seçim Erdoğan yandaşlığı ve karşıtlığı ekseninde sıkıştı

B.A.: Bir kere bugün geldiğimiz noktada yani seçime 40 gün kala doğrusu olup olmadığından, bağımsız olarak, artık seçim Erdoğan yandaşlığı ve karşıtlığı ekseninde sıkıştı. Yani keşke böyle olmasaydı. Keşke iki yıldır Türkiye Ali Yaycıoğlu’nun deyimiyle, “Bütün bu seçim süreci bir Türkiye semineri, bir Türkiye tartışması, yeni bir anlam arayışı, yeni bir söz arayışının zemini olsaydı.” Ama ne yazık ki muhalefet henüz iktidarın çizdiği gündemden, iktidarın çizdiği zihni sınırlamalardan çıkamadı. Dolayısıyla artık geldiğimiz noktada seçim kaçınılmaz olarak Erdoğan yandaşlığında ve karşıtlığında sıkıştı. Böyle olunca oluşan ittifaklar veya oluşan ittifakların siyasal stratejilerinin de bu bağlamda ve bu eksene göre yeniden düşünülmesi ve şekillenmesi beklenir. Nedir o? Eğer şunu yapabilseydik, gerçekten cumhurbaşkanı adayında teklik ve 15 partinin birden adayı olsaydı Kılıçdaroğlu ve yeni parlamentoda yeni bir anayasa, yeni bir toplumsal uzlaşma ve yeniden ‘biz’ duygusunu güçlendirmek, inşa etmek hedefiyle maksimum temsiliyet hedeflenseydi, bu mümkündü. Ama bugün geldiğimiz noktada eğer mesele Erdoğan yandaşlığı ve karşıtlığı üzerinden şekillenecekse, şimdi artık en güçleri aynı noktaya yığmak ve maksimum milletvekili sayısına ya da maksimum oya ulaşmak hedef. Artık temsiliyette çeşitlilik değil, iktidar karşıtı milletvekili sayısının da, cumhurbaşkanlığı seçiminin de iktidar karşıtı bloku kazanabilmesi için yeni bir strateji lazım. Bunun da bir parçası elbette milletvekilliği seçimlerindeki listeler. Millet İttifakı da, Emek ve Özgürlük İttifakı da ortak bir ittifakı bildirdikleri için baraj problemi yok hiçbir partinin. Ama milletvekili hesaplaması, iktidarın geçen yıl yaptığı değişiklik nedeniyle her partinin kendi oyu üzerinden, ittifakın toplam oyu üzerinden olmayacak. Bugün baktığımız zaman, bugün kamuoyuna yansıyan anketlere de baktığımız zaman çok büyük olasılıkla Erdoğan da kazansa, Kılıçdaroğlu da kazansa parlamentoda çoğunluğu olmayan bir iktidar olasılığı çok güçlü. Çünkü Türkiye’de siyasi rekabet tam değil. 81 ilde aynı partiler rekabet etmiyor, her ilde farklı iki parti rekabet ediyor ama o iki partinin gerisi hep Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), diğerleri ise coğrafyaya bağlı olarak, kıyılarda, batıda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), doğu ve güneydoğuda Halkların Demokratik Partisi (HDP), orta Anadolu ve Karadeniz’de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ya da İyi Parti gibi şekilleniyor. O zaman tablo buysa yani siyasi rekabetin tam olmadığı, parlamento seçimlerinde cumhurbaşkanının arkasında güçlü bir parlamento desteğinin olmama olasılığı güçlü olduğu ve Erdoğan yandaşlığı, karşıtlığı nasıl konuşuyorsak, bu koşullarda hem Millet İttifakı’nın hem de Emek ve Özgürlük İttifakı’nın tek liste yapmaları ve maksimum milletvekili sayısının peşine düşmeleri gerekir. Bunun için Pazartesi’ye kadar süremiz var biliyorsunuz. Pazartesi Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) listeler verilecek ve artık bütün aktörlerin belli olduğu seçim sürecinin son etabına girmiş olacağız. O nedenle doğal olarak herkes 1000 oyla bir milletvekili kazanma olasılığının ya da kaybetme riskinin ne olduğunun hesabını yapıyor. Şunu söylemek mümkün değil elbette; ‘tek liste her şeyin çözümü değil’ demek mümkün değil. Çünkü bir yandan da partiler üzerinden böyle konuşuyoruz ama partililere oy veren seçmen profilleri üzerinden baktığımız zaman o seçmen profilleri monolitik değil yani TİP veya HDP’ye ya da Yeşil Sol’a oy verecekler de monolitik kümeler değil, CHP’ye ya da İyi Parti’ye oy verecekler de monolitik kümeler değil. O nedenle toplumda eğer seçmen bazında baktığımızda karşıt duygular yani negatif kimliklenme dediğimiz, duygusallaşma dediğimiz ruh hali de baskınsa, her ittifakın içinde doğal olarak bu ittifakın Erdoğan karşıtı pozisyonundan mutlu ve memnun olan ama o ittifaktaki diğer aktörlerden de memnun olmayan milletvekili seçiminde biraz daha özgür davranmak isteyen kümeler de var. Onun için bu tür siyasal mühendislik hesapları yani her partinin oyunu monoblok saymak ve ‘toplayalım çıkaralım şu oluyor’ demek de çok doğru ve mümkün değil. Yine de eğer muhalefet blokundaki iki büyük ittifak, ortak listeler yapar ve asıl önemlisi de sonraki 40 günde daha ortak bir siyasal strateji ve iletişim stratejisi kurgularsa, evet maksimum yarara ulaşma ihtimalleri var. Listeler ortak olsa bile ortak siyasal strateji ve ortak iletişim stratejisi yoksa listenin ortak olmuş olması da çare olmayabilir ya da sayılara yetmeyebilir. Onun için aslında siyasi aktörlerin biraz daha stratejik düşünmeleri, senaryolar çalışmaları ve 81 ilin her birinde o ilin geçmiş üç veya beş seçimine bakarak ana karakteri çözmeye ve o ana karaktere uygun listeler ve adaylar sıralamaya ihtiyaç var. Bunu becerecekler mi, göreceğiz.

Ö.M.: Peki gidişat ne yönde görünüyor sence?

Seçmen kitlesi niçin böyle bir tepki oyu içinde, bunu düşünmek gerekiyor

B.A.: Gidişat her zamanki söylemimle başlayayım; yani toplumun ya da seçmenin, 64 milyon seçmen konuşuyor, seçmenin %58’i %60’ı gidişata ekonomik olarak da siyasi olarak da karşı. Yani Erdoğan karşıtlığı pozisyon %58, %60’lara yakın. Yandaş pozisyon da %40, %42. Seçime kadar elbette bürokrasinin, kamunun gücünün, aracından personeline, Diyanet’in görevlilerinden polisin, bekçinin yapacaklarına kadar tabii ki devasa bir mekanizma iktidar lehine çalışacak. Ramazan nedeniyle her akşam iftardan sonra Cumhurbaşkanı konuşmaları, elli televizyon kanalında birden yayınlanacak. Onun için bugün görünen %40, %42 gibi bir oyu iktidar %45’e doğru tırmandırma şansı var ama muhalefetteki blok yani %58, %60’lar mertebesinde olan blok, monoblok bir kitle değil. Kılıçdaroğlu önde aday görünüyor olsa da bu %58, %60’lık potansiyelde artık Muharrem İnce ve Sinan Oğan da var. Dolayısıyla Sinan Oğan ve Muharrem İnce’nin alacakları oy da bu %58, %60 potansiyelinin içinden geçecek. Böyle bakınca Tayyip Erdoğan’ın hedefi o %42’leri %51’e taşımak. Kılıçdaroğlu’nun hedefi ise o %58, %60 potansiyelden %51’i bir araya getirebilmek. Burada da Sinan Oğan’dan daha çok Muharrem İnce dikkat çekiyor çünkü kamuoyuna yayınlanan anketlere göre, Panorama Türkiye’nin geçen hafta yayınlanan anketine göre bile Memleket Partisi %6, Muharrem İnce de %13 görünüyor. Bu dikkat çekici bir oran ve bu seçimin ikinci tura kalmasına neden olabilecek ya da Kılıçdaroğlu’nun %51’e ulaşmasına engel olacak bir oran, eğer öyle gerçekleşirse. Dolayısıyla Muharrem İnce meselesi, Muharrem İnce’nin veya Memleket Partisi’nin söylemleri veya ne yaptıkları, hedeflerinin ne olduğundan daha çok seçmen kitlesinin niçin böyle bir tepki oyu içinde, böyle bir tepki dürtüsü içinde olduğuna da bakmak ve düşünmek gerekiyor. Çünkü üç ay öncesine kadar anketlerde ne Memleket Partisi ne Muharrem İnce %1, %2’leri aşmış değildi ama şimdi birdenbire ne oldu da %6’ya veya %13’e kadar konuşulan sayılar ortalıkta. Bunu gerçekten muhalefetteki aktörlerin de, bizim gibi ne olduğu anlamaya çalışanların da bir düşünmesi, odaklanması gereken bir durum.

Ö.M.: Oya Baydar T24’teki bugünkü yazısında, Erdoğan’ın siyasi etikle olduğu kadar temel ahlaki normlarla da çelişen, belden aşağı vuruşlarla, eşitsizlik, adaletsizlik ve tehditle yürüttüğü, zaman zaman abukluk ve saçmalık sınırlarını zorlayan seçim stratejisi, sağlıksız bir ruh haline dönüşmüş olan, iktidarda kalma hırsının ürünü. Muharrem İnce’yi bu düzenin daha da kötüleşerek sürmesinin, ülkenin uçuruma yuvarlanmasının ana faili durumuna düşürecek adaylığı, nedeni ise iktidar olma hırsı. Aralarındaki benzerlik insanı hem şaşırtıyor hem de ürkütüyor,” demiş. Yani “İnce oy almaktan başka bir şey düşünmediğini, ilkesizliğini ve programsızlığını ‘seçmen yaşını 15’e düşürürsek ben birinci turda alırım’ diyerek açıkça ortaya koyuyor. Çoluk çocuğun gözünü boyayarak cumhurbaşkanı olmayı kendine yedirebiliyor. İktidar hırsı utanma, sıkılma tanımıyor,” diyor. Senin de belki sözünü ettiğin bu lümpenleşmenin de bir örneği sayılabilir belki değil mi?

B.A.: Evet, yani Muharrem İnce vakasının hem siyasal hem toplumsal sonuçları ve nedenleri var. Şimdi sonuçları, siyasal sonucu eğer böyle devam ederse yani bu tepkisel durum ya da bu oy oranları, sözü edilen kamuoyuna yansıyan oy oranları devam ederse, en önemli siyasal sonuç, seçimin ikinci tura kalması olur ama seçimin ikinci tura kalması ise son derece riskli. Niçin riskli? Çünkü parlamento seçimleri oluşmuş olacak, bitmiş olacak ve çok büyük olasılıkla da seçmenin karşısında parlamentoda herhangi bir ittifakın ya da muhalefetin cumhurbaşkanı adayının arkasında 301 milletvekilini geçen bir siyasal desteğinin olmadığı tablo karşımızda olacak. Dolayısıyla, iktidarın ikinci tura giderken bu dağınıklığa karşı istikrar söylemi, güvenlik söylemi, bir yandan da bütün kamusal mekanizmaları devreye sokarak, Diyanet’in tüm mekanizmalarını devreye sokarak, Oya Baydar’ın da sözünü ettiği gibi bütün dini, ahlaki, siyasi, hukuki sınırları zorlayarak yüklenmesinin üreteceği ciddi bir risk var. O nedenle seçimin birinci turda bitmesi gerekir diye düşünüyorum ben. Toplumsal sonucu ise Muharrem İnce vakasının ya da nedeni ise gerçekten ayrıca seçimin sonucu ne olursa olsun seçimden sonra da dikkate almamız gereken bir durumu işaret ediyor bence. Nedir o? İşte sizin de işaret ettiğiniz gibi lümpenleşme. Bu lümpenleşme meselesini gerçekten konuşmamız gerekiyor. Sadece seçim bağlamında değil, genel olarak. Çünkü birkaç temel dinamik var. Birincisi bir kere son derece hızlı bir gündelik hayat anlayışı var artık karşımızda. Zaman ve mekandan kurtulmuş bir hayatın doğal esası da hız elbette. Ama bu hız, zamandan ve mekandan bağımsız çalışan bu hız ve teknolojik yaşamın ürettiği bu hız, aynı zamanda başka şeyler de üretiyor. Her şeyden önce bu hızlı hayat ve çok boyutlu, çok katmanlı, çok aktörlü hayat yani Trump’ın bir tweet’i ya da Putin’in bir kararıyla bile ülkenin hayatının altüst olabilmesi. Ama ekonomi de siyaset gibi karmaşıklık, dünyası belirsizlik ve öngörülemezlik üretiyor bir yandan.

Kot taşlama işçilerinin silikozis mikrobu nedeniyle ortaya çıkan bir kanser türü var biliyorsunuz. Her gün çok küçük miligramlar halinde o mikrobu alan o kot taşlama işçilerinin, o işlem süreci sırasında soludukları havayla aldıkları o mikrop belli bir dereceye geldiği zaman önlenemez bir kansere dönüşüyor. Bu örneği şunun için söylüyorum; bugünün bu hızlı hayatı, belirsizlik ve karmaşıklık esaslı hayatı endişe üretiyor, her bireyde endişe üretiyor. Sizde iklim değişikliği diye, bende başka nedenlerle ama her birimizde farklı dürtülerle farklı endişeler üretiyor. Bir yandan da gerçek hayatın gerçek sorunları endişe üretiyor, iklim değişikliğinden güvenlik arayışına, asayiş problemlerine, işsizliğe, hayat pahalılığına kadar. Dolayısıyla, hepimizin beyni pelte gibi olmuş endişe mikrobuyla. Medya ile siyaset özellikle bize, o endişe nedeniyle pelte gibi olmuş beyinlerimize bir korku politikası, yeniden bu endişelerin hedefini gösteren, bu endişeleri ve korkuyu bir öfkeye ve kızgınlığa çeviren, ötekileştiren, öcüler gösteren, rakipleri gösteren ve ‘şu nedenle bütün bunları sen yaşıyorsun arkadaş’ diyen bir söylem hakim siyasette. İşin bir yanı bu ve bütün dünyada da böyle bu. Dolayısıyla, hem hız hem bu endişe ve korku duygusu nedeniyle bir lümpenleşme, sertleşme, kızgınlık ve öfke temelli popülist söylemlere yönelme, nelere karşı olduğun duygusundan çok güçlü tepkiler üretme ama neye karşı, neden yana olduğunu bilmeme hali. Siyaset ve medyanın da neden yana olmamız gerektiğini değil korkuların kaynağını gösteren, ötekileştiren, öcüleştiren dili problemin bir yanı. İkinci yanı tüm dünyada ve özellikle Türkiye’de hızla iç göç devam ediyor, metropolleşiyoruz. Monolitik kültürün hakim olduğu kasabalarda, köylerde yaşarken, kendimizi emniyette hissederken, sokakta ya da herhangi bir dertte, tasada yardımlaşma imkanının olduğunu varsaydığımız cemaatler halinde yaşarken, şimdi metropollerde 160 daireli apartmanlarda asansöre binerken ‘günaydın’ ya da ‘iyi akşamlar’ demediğimiz insanlarla yan yana yaşıyoruz. Metroya, metrobüslere bindiğimizde hayat pahalılığının, işsizliğin bana da bize de öcü gibi bakan ötekilerin kızgınlığı, öfkesi ve asık suratlarıyla karşılaşıyoruz. Oysa yan yana kalabalıklar halinde ama birbirine değmeyen, birbirinin duygusuna, yüreğine, umuduna, korkusuna dertlenmeyen ayrı hayatlara dönüşmüş halde. Şimdi böyle bir noktada siyaset ve özellikle de metropollerin varoşlarındaki gençlerde, gençler çünkü bu meselenin üçüncü boyutu da gençler, geleceksiz, umutsuz ve çaresizler onun için de öfkeliler. Şimdi bu üç dinamik bir araya geldiği zaman biri çıkıp diyor ki, “Yahu bütün bunların sebebi bu Suriyeliler,” ya da başka biri çıkıp diyor ki, “Bütün bunların sebebi Kürtler,”, başka biri diyor ki, “Bütün bunların sebebi kadın hakları meselesi ya da özgürlükler meselesi yahut solcular.” Şimdi bu iklim, tepkiye dayalı ve popülist söylem, popülist siyasi hareketler de buradan besleniyor sonuç olarak. Bugün Muharrem İnce vakasında, Muharrem Bey’in söylemlerinde ‘böyledir/değildir’i tartışmıyorum, “Memleket Partisi’nin meselesi budur,” deyip, “Amacı başkadır,” bunu da tartışmıyorum ama Memleket Partisi ya da Muharrem İnce’ye oy vereceğini söyleyen insanlar üzerinden baktığımız zaman yine kamuoyuna yansıyan araştırmalardan gördüğümüz bir şey var. Birincisi bu seçmenlerin yarısı ilk kez oy kullanacak seçmenler, yani yeni 18-22 yaş aralığındaki seçmenler. Hepsi çok öfkeli, umutları yok, hayalleri yok, neredeyse hepsinin idolleri ve örnek aldıkları insanlar da yok ama bir tepkileri var Suriyelilere, varsıllara, iş sahibi olanlara ya da refahı yüksek olan insanlara ama bir biçimde tepkileri ve kızgınlıkları var. İkincisi, bu insanlar aynı zamanda siyasi olarak ana akım siyasi aktörlere karşı en az iktidara karşıtlıkları kadar güçlü bir duygu besliyorlar. Evet AKP ve MHP ortaklığı ya da bu iktidara çok karşılar ama aynı zamanda CHP ve İyi Parti gibi Millet İttifakı gibi ya da Yeşil Sol Parti yahut HDP gibi ana akımlara da karşılar. Daha radikalleşmeye, daha kızgınlıklarına cevap bulacakları tepkisel odaklara doğru kaymaya, bakmaya daha yakınlar. Dolayısıyla, iktidar karşıtlığına dönüşmüş, iktidar yandaşlığı karşıtlığına dönüşmüş seçim ekseninde karşıtlık pozisyonundan ya da Kılıçdaroğlu’nun potansiyelinden oy alıyorlar belki ama en az Tayyip Erdoğan kadar Kılıçdaroğlu’na karşı da bir tepkililer. Baktıkları zaman da karşılarında altılı masanın git-gelleri ya da şimdi ne anlama geldiği belli olmayan yedi başkan yardımcılığı seçim kampanyası ya da yeni mutabakat gibi bir sürü duygu, milliyetçiler için ya da kendilerinin o gençler içinde milliyetçiyim diye tanımlayanlar için HDP’nin olası desteği yok, Atatürkçüler için CHP’nin Saadet Partisi (SAADET), Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) ve Gelecek Partisi gibi sağcı partilerle işbirliği yapıyor olmasına olan kızgınlıklar sonuçta Muharrem İnce’nin etrafında vücut buluyor. Bu dalga böyle devam eder mi? Aynen, bu oranlarda çok büyük ihtimalle devam etmeyecek. Bu bir kızgınlık, tepki ve duygu hali. Bu duygu hali bir süre sonra ya da seçim yaklaştıkça sönümlenmesi beklenebilir. Şunun da altını çizmem gerekir ki %6’yı aşan her oy, Muharrem İnce’nin potansiyel her oyu seçimi ikinci tura taşıyacaktır. Bu da Erdoğan yandaşlığının kazanma ihtimalini güçlendirecektir.

Ö.M.: Evet. Peki iki şey daha sorayım. Bir tanesi, bu vatandaşlık hakkı kazananlar ve seçimde ne kadar yabancı oy kullanıyor? Bunlar belli olmuş durumda yani Independent Türkçe’den Ali Kemal Erdem’in haberinde görmüştük. AKP’nin Suriyeli ve Arap seçmenlere yönelik yoğun bir kampanya yürüttüğünü, bu sebeple de seçime katılımın artacağını söylemişti. Bu nasıl bir sonuç verebilir? Araştırmalar ne gösteriyor?

Gençlerde de artık katılım arzusu% 90’ları aşmış durumda

B.A.: Burada seçime katılım meselesinde tabii önemli bir değişim var, bundan da söz etmemiz lazım. Hatırlayacaksınız ilk programlardan itibaren bu seçimin sonucunu belirleyecek en önemli unsurlardan birisinin seçime katılım oranı ve özellikle gençlerin katılımının olacağının altını çiziyordum. Şimdi araştırmalarda gördüğümüz, diyelim sonbaharda ilk kez oy kullanacak seçmenlerin, 1/3’ü genç dediğimiz, 30 yaş altı seçmenlerin 1/4’ü seçime katılmayacağını söylerken şimdi bu oran %90’ları aşmış durumda. Bunu sağlayan şey ne? Biraz önce altını çizdiğimiz o duygusal tepkiler kadar aynı zamanda iktidarın Hür Dava Partisi’yle (HÜDA PAR) kadın özgürlüğü meselesini ya da kadının gündelik hayatta varoluşunu masaya bir pazarlık unsuru olarak koyması ya da deprem sürecinde ayrımcı ve nefret söylemine yaslanan siyasi söylemler, politikalar kızgınlığı ya da Erdoğan karşıtı pozisyonu güçlendirdiği için şu anda gençlerde de artık katılım arzusu% 90’ları aşmış durumda. Biraz önce de işaret ettiğim gibi o katılım arzusu ya da iktidar karşıtlığı pozisyon doğrudan Kılıçdaroğlu’na yaramıyor, Muharrem İnce unsuru burada devreye giriyor. İkincisi yabancı göçmenler ya da sonradan yurttaş olmuş seçmenler meselesi. O seçmenler, sayısal sonuçları çok büyük bir oranda etkileyecek güçte, büyüklükte olduğunu sanmıyorum. Onların ya da onların da kategorik olarak iktidardan oy kullanacaklarını varsaymak doğru değil çünkü o yurttaşlık hakkını alan insanların önemli bir kısmı İran’dan, Arabistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Afganistan’dan gelen varsıllar. Yani ücretlerini yani gayrimenkul fiyatlarını ödeyebilen, işini buraya taşımış insanlar ve o insanlar kendi ülkelerinden kaçarlarken muasır medeniyet diye bir dünyevi hayatı hedeflemişler. Ama bir yandan da Müslüman kimlikleri, dini inançları nedeniyle de Fransa’yı, Hollanda’yı değil Türkiye’yi tercih etmiş insanlar. Dolayısıyla, Türkiye’nin İran’a, Irak’a ya da Afganistan’a benzemesi onların da arzulayacağı bir şey değil her şeyden önce. Ama tabii ki biz, bu kümenin yani bu sayıların içinde ne kadarı böyle varsıl göçmen, ne kadarı Suriye savaşından ya da Afgan savaşından kaçmış yoksullar ve sadece AKP’nin onlara kapıları açan politikası ve destek politikaları nedeniyle AKP’ye minnet duyuyorlar? Bu sayıları bilmiyoruz, elimizde böyle bir araştırma yok. Çünkü Suriyelilere dair ya da bu tür sonradan yurttaş olmuş seçmenlere dair bir örnekleme yapabilecek sağlam ve güvenilir veriler yok elimizde, kamu da bunları doğru dürüst açıklamıyor.

Ö.M.: Zafer Partisi genel başkanı Ümit Özdağ’ın geçen sene Haziran’da yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de sadece Suriyelilere verilen vatandaşlık sayısının 900 bini aştığına dair bir iddiası vardı. Bunun pek doğru olmadığı anlaşılıyor yani yaklaşık milyona yakın denirken 240 bin yabancı seçmen olduğu açıklanmış durumda, Ali Kemal Erdem’in yazısından bu çıkıyordu.

Ö.Ö.: Özdağ’ın açıklamalarında genelde doğrulanan pek olmadı zaten.

Ö.M.: Evet.

B.A.: Evet, kaldı ki şunu da söylememiz lazım; şu anda seçmen listeleri kesinleşiyor olduğu için partilerin bu seçmen yani seçime girebilir partilerin seçmen listelerini alabilme yetkileri var şu anda. Dolayısıyla CHP örneğin ya da İyi Parti o listelerden doğum yeri bilgisini ayıklayarak gerçekten Türkiye dışı doğumlu olan kaç seçmen olduğunu hemen bugün, bir saat sonra bile kamuoyuna açıklayabilirler. Dolayısıyla, ben sayılarının o kadar büyük olduğu kanaatinde değilim çünkü elimizdeki ölçülere göre, 2018 seçimlerine göre 58 milyon civarında seçmenimiz vardı. Bunun yurt dışını düşününce 56 milyonu yurt içi seçmendi. Şu anda 60,9 milyon seçmen ilan etti YSK toplam sayı olarak. Halbuki benim Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) normal yaş istatistiklerinden hesaplamalarımda 62 milyona kadar çıkabilirdi. Demek bu şunu gösteriyor; yani o sözü edilen kadar büyük sayılarda, sonradan yurttaş olmuş yabancı seçmenimiz yok aslında. Ama o seçmenlerin varlığı ve bu seçmenlerin etrafında oluşturulan paranoya ve vesvese bir korku iklimi ve biraz önce sözünü ettiğim lümpenliği besliyor.

Ö.M.: Evet.

B.A.: O lümpenlik de muhalefette Kılıçdaroğlu’na ya da Millet İttifakı’na değil daha radikal, daha popülist söylemleri olan Muharrem İnce gibi, Ümit Özdağ gibi liderleri öne çıkarıyor.

Ö.M.: Bunu konuşmaya tabii ki devam ederiz önümüzdeki haftalarda. Çok açıklayıcı oldu, bu bulanık ortama ilişkin söylediklerin. Peki süreyi de bitirdik, çok teşekkür ederiz.

B.A.: İyi yayınlar efendim.

Ö.M.: Görüşmek üzere.

B.A.: Aydınlık ve mutlu güzel günlere ulaşmak dileğiyle.

Ö.M.: Bulutların dağılması umuduyla çok teşekkürler.

B.A.: Hoşçakalın!