Sattas’ın kurucusu ve vokalisti Orçun Sünear (Leo) İlksen Mavituna'nın konuğu. Müziğinin köklerini, sahne adabını ve "aile" olmanın sorumluluğunu; Neşet Ertaş’ın sahnedeki o eşsiz sabrından ve nezaketinden aldığı ilhamla "derleyip toplayanı" olduğu Sattas ailesinin 17 yıllık serüvenini, "Aslan Adam"a evrilen hikayesini ve Kadıköy sokaklarıyla barışma sürecini anlatıyor.
İ. M: Hepiniz hoş geldiniz. Apaçık Radyo’nun YouTube kanalında bir başka bölümle karşınızdayız. Bugün Orçun Süner ile birlikteyiz. Hoş geldin Orçun.
O. S: Merhabalar, merhabalar.
İ. M: Çok teşekkürler. Burada olmak ne güzel.
O. S: Ben teşekkür ederim. Burada olmak muhteşem.
İ. M: Evet, aynı havayı solumak hep birlikte... Sattas grubunun çok kıymetli ismi; yıllardır en önde gördüğümüz siması diyelim. Çok teşekkür ederim. Galiba müstear isim ama "Leo" geçiyor ya isminde; Orçun "Leo" Süner diye.
O. S: Nickname, lakap. "Aslan Adam"dan oraya doğru kendi kendine evrildi. Zamanında saçlarım uzundu, gerçekten "Aslan Adam" diyorlardı. Benim yaş grubum (48-49) hatırlar; Güzel ve Çirkin diye bir dizi vardı, orada Aslan Adam Vincent’ı oynuyordu. Oradan evrilen acayip bir şey. Sonra işte reggae müzikte de "kükrüyorsun" falan dediler, ben de sevdim onu. Ne bileyim, "Fare Adam" deseler hemen tribe bağlar mıydım bilmiyorum ama böyle kaldı işte.
İ. M: Ama sahne mevcudiyetine, prezansına bence tam oturuyor.
O. S: Öyle mi diyorsun?
İ. M: Bence öyle.
O. S: Zaten "Leo" dediler mi bakıyorum; eskiden hiç demiyordum, devam ediyordum.
İ. M: Sattas, bilmeyenler için, ki çoğu Apaçık Radyo dinleyicisi biliyordur ama, Türkiye’nin ilk kayıtlı reggae grubu. Böyle diyeceğiz, değil mi?
O. S: Harikasın, evet. Doğru, çok doğru. İlk reggae grubu değiliz ama ilk kayıtlı reggae albümünü biz yaptık. O keyifli, güzel bir şeydi. Hatta ben kendi elimle yazdım; hanımefendi albüm girişini yaparken "Reggae nasıl yazılıyor, Türkçe mi yazsak?" dedi. Orijinalini yazın dediler, ben de büyük harflerle yazdım. Bilerek yapmadım ama meslek birliğine baktığınız zaman; pop, rock yazarken orada kocaman bir "REGGAE" yazıyor.
İ. M: Ama dilimize de güzelce "reggae" olarak yerleşti. Peki, kaç yıl oldu Sattas?
O. S: Esasında 2007 bizim Naya hikayesi falan ama 2008’i resmi başlangıç kabul ediyoruz. Babylon ve Ghetto’da yer almaya başladığımız, "Sattas diye bir grup var" denilen dönem... 17 yıl oldu yani.
İ. M: 17 yıl... 20 yıla gidiyor bir yandan.
O. S: Gidiyor valla.
İ. M: Peki bu da ilginç; bir ekip kendine ne zaman "grup" demeye başlıyor? Albümü olduğunda mı, çok konser verdiğinde mi? Sizde o "hadi olduk" dediğiniz eşik nasıldı?
O. S: Çok mesnevi ağzıyla konuşmak istemiyorum ama ben hâlâ "olduk" kelimesini kullanmayı sevmiyorum. İnsanların "Siz oldunuz" demesi işime geliyor tabii, hoşuma gidiyor. Ama belli bir konser sayısından sonra "müzik grubuyuz" diyebiliyoruz, öyle bir gerçeklik var. Üretim konusunda biraz tembellik yaptığımız bir dönem oldu. Çok fazla konsere odaklandık. Eski ekipte de bunu çok yatırıyorduk. Ama yurt dışı festivalleri falan başlayınca "ne oluyoruz" dedik. Üretimle beraber konserler de artınca "Biz bir müzik grubuyuz" diyebiliyoruz açıkçası.
İ. M: Hakikaten sahnede çok aktifsiniz. Apaçık Radyo’da sunduğum Açık Dergi’de sık sık adınız geçiyor. Çok yorucu olsa gerek ama canlı performanslarınızın kuvvetini düşününce "live band" hali daha bir Sattas gibi geliyor.
O. S: Her zamanki gibi çok doğru söylüyorsun. En çok aldığım ve beni mutlu eden geri dönüş bu. Kayıt üretimi tabii ki önemli ama sahnedeki hali bize geri döndürüyor. Özellikle bizim yaptığımız şarkılar seyirciden dönünce daha iyi hissettiriyor. Sahnede çok farklı hissediyoruz, bütün grup üyelerinde aynı hissiyat var. Bu yüzden manevi ve maddi sırayla söyleyeyim; sahnede olmak iyi hissettirdiği için çok konsere çıkıyoruz.
İ. M: Manevi ve maddi diyerek güzel sıraladın. Sen "aile" kelimesini çok kullanıyorsun. Hem Sattas için hem de reggae topluluğu için... Senin için "aile" nedir?
O. S: Ben şanslı bir çocuktum. Asker bir babanın ve öğretmen bir annenin çocuğuyum. Klasik bir çekirdek aileydik ama küçük yaşta beni masaya oturtup benimle konuşmayı seçtiler. Babam askeri disiplinli biri, 73 yaşında, helikopter pilotu, hâlâ uçuyor, ama o elbiseyi eve girmeden dışarıda bırakabilen biriydi. Aile hikayesi benim için zor anlardaki destek demek; bu sadece maddi bir şey değil. Daha sonra bu kavramı arkadaş çevremde de kullanmaya başladım. Birbirini kollama hikayesi... Ekip olma, aile olma... Son dönemde grup içinde de bu arttı. Birbirimizi dinliyoruz. Yurt dışı festivallerinde, mesela İspanya’daki Rototom Reggae Festivali'nde şunu gördüm: Kimse kimsenin ülkesine bakmıyor, ekipçe oradalar.
İ. M: Tayfa gibi mi?
O. S: Tayfa gibi, aynen öyle. Jamaika İngilizcesinde "massive" diyoruz ya; kitle, tayfa... Hep beraber gitmeyi çok isterim; Bosphorus, Gorilla, Özgür Hürer, Sifaya, Raspemo... Keşke Osman Ozman da buralarda olsa. Sudanlıdır kendisi, canımın içidir. Babylon’a ismini veren, bize "artık sahneye çıkma zamanınız gelmiş" diyen kişidir. Maalesef Sudan’ın durumu şu an iyi değil. İşte o aile kavramını toplulukta da oturtmaya başladık. Artık bana "Orçun hadi, kol kanat ger, bize yön ver" demeye başladılar. O sorumluluğu biraz daha fazla taşıyorum. Bir ara kendimi çok kapatmıştım, sadece konser kaygılarının peşinden koşmuştum ama şimdi o birleştirici gücü hissediyorum. Reggae tayfası yavaş yavaş ama sürekli büyüyor.
İ. M: Ve çok sıkı bir topluluk. Naya zamanlarında şahit olmuştum, hiç suni durmuyor, organik bir bütün halindeler.
O. S: Naya konserlerine gelen insanlar şimdi büyüdü. Bir ara biz Sattas olarak o konserlerde pek gözükmemeye başlamıştık, Kadıköy bize üstü kapalı küstü. "Biz geliyoruz, siz yoksunuz" dediler. Beşiktaş grubuyuz ama Kadıköy tayfası serttir biliyorsun. Şimdi tekrar geri döndük, "Affettiniz mi?" dedik, "Affettik" dediler. Şimdi ister "selekta" yani reggae DJ'i olsun ister müzik grubu, tüm konserlerde bir arada olmaya çalışıyoruz.
İ. M: "Alt kültür" demeyeceğim ama o kültürde orada olmak neden önemli?
O. S: Çok teşekkürler, ince bir bakış açısı. Bir kere bir aidiyet yaratıyorsun. Her zaman dinlediğin şey çok iyi olmayabilir ama "orada olmak" önemli. Bana en çok söylenen şey; "Seni veya Sattas üyelerini gördüğümüz zaman kendimizi daha güvende hissediyoruz." Güvende hissettirebilmek muhteşem bir şeymiş, bunu yeni öğreniyorum. İri yarı bir adam olduğum için fiziksel bir güven değil bu; o iletişim anı, kelimelerin ötesinde bir şey.
İ. M: Türkçe reggae tartışmaları 2026 yılında bitmiştir herhalde. Şu an topluluğun derdi nedir?
O. S: Ben biraz "huysuz ihtiyar"lık yapıyor olabilirim ama bazı vokallerin rap'leşmesiyle ilgili bir argümanım var. Rap müzikle aram iyidir, ama reggae söylerken bunu rap'e çevirmeye başladıklarında... Mesela Sercan Ezel, nefis reggae söylerdi, sonra tarz değiştirdi. "Berbat" dedim ama yepyeni bir şey yaptı ve patladı gitti. Reggae'de birinin taklidi olmaya gerek yok; her sesin kendine has bir karakteri var. Bazen biz de Sattas olarak "reggae dışına çıkmakla" eleştiriliyoruz, haklılar. Bazı yeni şarkılarda pop-rock tarzına kaydığımız oluyor, bazen pişmanlık duyuyorum ama denemekten zarar gelmez. Tekrar "çocuklar biz reggae grubuyuz, özümüze dönelim" dediğim anlar oluyor.
İ. M: Sen metalciymişsin aslında.
O. S: 90'larda Bursa'da bir death metal grubunda davul çalıyordum. Hâlâ evde gizli gizli Morbid Angel falan dinlerken yakalanıyorum. O sert müzik beni sakinleştiriyor. Şimdi "Reggae Metal" yapan Amerikalı gruplar var, çok başarılılar. Bizim de öyle bir projemiz var; sert bir şeyi reggae'ye çekip tekrar sertleştirmek gibi. Deneyeceğiz ama özümüzde reggae grubuyuz.
İ. M: "Sorumluluk verildi" dedin. Birleştirici olmak ağır mı?
O. S: Ben heyecanlı biriyim, sahne öncesi hâlâ o heyecanı yaşarım. Artık biraz daha sakinleşebiliyorum, resme bir adım geriden bakabiliyorum. "Herkes olsun" felsefesindeyim. Bir festival olduğunda "Siz çalın, önünüzde arkasınızda kim olsun?" diye bize soruyorlar artık. O değerin farkına vardık.
İ. M: Neşet Ertaş’ın reggae olduğunu ne zaman fark ettin?
O. S: Neşet Ertaş bence "Sonsuz Çilek Tarlaları" gibi müthiş bir şey. Askerdeyken babam bana Neşet Ertaş bileti almıştı. O sahnedeki sabrı, teknik aksaklıkta çocukla olan diyaloğu, "Ceketimi çıkartabilir miyim?" diye izin istemesi... Ben de bunu ondan öğrendim, sahnede ceketimi çıkarırken izin isterim. 2012'de vefat haberi geldiğinde albüm lansmanımız vardı, "Yalan Dünya"yı reggae tınısıyla yorumladık. Videoyu internete koymuşlar, piksellerim sayılıyor ama duygu orada. Neşet Ertaş felsefi olarak çok ağır bir karakter.
İ. M: Ritüellerin var mı? Sahne arkasında nasılsın? Havlu meselesi nedir?
O. S: Sahne arkasında kalbim küt küt atar, o heyecan bitince zaten müziği bırakırım. Havlu meselesi ise şöyle; çok terlediğim için ellerimi kollarımı nereye koyacağımı kapatıyor, biraz kilo alınca göbeği saklıyor... Ama mutlaka ütülenmiş, temiz havlu olması lazım. Evde havlu ütüleyen biriyim, ütü sevilmez ama o hazırlık benim ritüelim. Sahneye çıkınca ise sadece seyirci ve Sattas kalıyor.
İ. M: Daim olsun Sattas, daim olsun sahnesi. Çok keyifliydi.
O. S: Hepimiz daim olalım. Benim için de çok keyifli bir sohbet oldu, çok teşekkür ederim.

