Greta Thunberg'in COP25 konuşması

Açık Gazete
-
Aa
+
a
a
a

Genç iklim aktivisti Greta Thunberg'in, Madrid'de düzenlenen COP25'te yaptığı konuşmanın Türkçe metnini yayınlıyoruz.

Bir buçuk yıl önce, gerçekten mecbur kalmadıkça kimse ile konuşmuyordum. Ama ondan sonra insanlarla konuşmak için bir sebep keşfettim. O zamandan beri de birçok konuşma yaptım ve şunu öğrendim ki kamu önünde konuştuğun zaman herkesin dikkatini çekmek istiyorsan kişisel ya da duygusal bir şeyle başlamalısın konuşmana; “Evimiz yanıyor”, “Paniklemenizi istiyorum” ya da “Bu ne cür’et!” gibi şeyler söylemelisin. Ama ben bugün öyle yapmayacağım, çünkü öyle yaptığım zaman insanların odaklandıkları tek şey bu cümlecikler oluyor. İnsanlar benim o sözleri söylememin asıl sebebi olan olguları, verileri hatırlamıyorlar. Ama artık bilimi dışarıda bırakacak zamanımız kalmadı.

Yaklaşık bir yıldır durmadan, hızla azalmakta olan karbon bütçelerimizden bahsetmekteyim. Ne var ki, karbon bütçelerimizin azalması hâlâ görmezden geliniyor; o halde ben de onları tekrarlarım döne döne. Geçen yıl Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından yayınlanan 1,5 Derece Özel Raporu’nun İkinci Bölüm 108. sayfasında deniyor ki, küresel sıcaklık artışını 1,5 derece selsiyus ile sınırlamak için yüzde 6 ile 7 arasında bir şansımız olmasını istiyorsak.

1 Ocak 2018 tarihinde o bütçede salacak 420 gigaton CO2 tutarında bir bütçemiz kaldığını bilmeliyiz. Ve, toprak kullanımı da dahil olmak üzere 42 gigaton salım yaptığımıza göre, şimdi bu rakam çok daha düşük seviyede. Bugünkü emisyon seviyeleriyle o bütçenin geri kalan kısmı yaklaşık sekiz yıl içinde tükenmiş olacak. Bu sayılar herhangi birinin fikirleri ya da siyasi görüşleri filan değil. Bunlar, şu anda elde edilebildiğimiz en iyi bilimsel verilerden ibaret. Birçok bilim insanı bu rakamların fazla ihtiyatlı (ılımlı) olduğunu söylüyorsa da, IPCC’nin tüm çalışmalarında kabul görmüş olan rakamlar işte bunlar. Lütfen şunu da not edin ki bu rakamlar küreseldir, dolayısıyla işin hakkaniyet yanına ilişkin hiçbir şey söylememektedir; oysa, Paris Anlaşması’na dünya çapında işlerlik kazandırabilmek için hakkaniyet, mutlak ve kesin şarttır. Bu da demektir ki daha zengin ülkeler kendi paylarına düşen görevi yerine getirmeli, gerçek sıfır salımlara ulaşmak üzere daha yoksul ülkelerden çok daha hızlı ve ciddi olarak işe koyulmalı, sonra da daha yoksul ülkelerin aynı şeyi yapmalarına yardımcı olmadırlar ki, dünyanın daha şanssız bölgelerinde yaşayan insanlar da kendi hayat standartlarını yükseltebilsinler.

Bu rakamlar geri besleme mekanizmalarının çoğunu, doğrusal olmayan devrilme noktalarını ya da zehirli hava kirlenmesinin gözlerden gizlediği ek ısınmayı da içermemektedir. Oysa, bilimsel modellemelerin çoğu gelecek nesillerin yüz milyarlarca ton CO2’yi şu anda henüz istenen ölçekte mevcut olmayan ve belki de hiçbir zaman mevcut olmayacak teknolojilerle bir şekilde emeceğini varsaymakta. Yaklaşık yüzde 6 ila 7 gerçekleşme şansı verilen bütçe, IPPC’nin en çok şans tanıdığı bütçe.

Ve şimdi bütçemizde, adil bir şekilde paylaşacağımız 340 gigaton’dan az CO2 salımı kaldı. 1,5 derece selsiyusun altında seyretmek neden bu kadar önemli? Çünkü iklim krizi 1 derecede bile öldürüyor insanları. Çünkü bu, bilimin bize, iklimin istikrarını bozmamak için kaçınmamız gerektiğini bildirdiği üst sınır.

Demek ki; buzulların, kutuplardaki buz tabakasının erimesi ya da Kuzey kutup permafrostunun çözülmesi gibi, bir kez başladığında bir daha durduramayacağımız zincirleme reaksiyonları tetiklemek istemiyorsak, önümüzdeki tek iyi ihtimal bu. 0,1 derecelik artış bile önemli. İşte işin aslı bu. Ben de sizlere bunu bildiriyorum. Buna odaklanmanızı istiyorum. Öyleyse lütfen söyleyin bana, bu gerçekleri nasıl oluyor da hiç panik yapmadan

karşılayabiliyorsunuz? Bunu önlemek için en ufak bir şey yapılmadığını bile bile, azıcık bile öfkelenmeden tepkisiz kalabilmeniz mümkün mü? Ve nasıl oluyor da bu diyalogu böyle rahatça, yeri yerinden oynatmadan sürdürebiliyorsunuz? Bunu gerekten merak ediyorum. Dünya bankaları Paris Anlaşması’ndan bu yana, 1,9 trilyon dolarlık fosil yakıt yatırımı yaptı. Küresel emisyonların yüzde 71’ini 100 şirket gerçekleştiriyor. G20 ülkeleri tüm salımların neredeyse yüzde 80’inden sorumlu. En yoksul yüzde 50 CO2 salımının sadece onda birinden sorumluyken, emisyonların yarısını dünya nüfusunun %10’una karşılık gelen en zengin azınlık gerçekleştiriyor. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız. Şu ana dek yaptıklarımızdan daha fazlasını…

Yakın geçmişte, bir avuç kalkınmış ülkenin, büyük büyük yüzdeler belirterek, sera gazı salımlarını şu ya da bu tarihte azaltmaya başlayacaklarına, çok çok uzun bir zaman sonra da “iklim nötr” olacaklarına ya da net sıfır karbona ulaşacaklarına dair teminat verdiklerine şahit olduk. Bu ilk bakışta etkileyici bir yaklaşım gibi görünebilir fakat iyi niyetli olsalar bile, liderlik bu değil!

Önderlik böyle bir şey değil. Bu olsa olsa yanlış yönlendirme olabilir. Çünkü vaatlerin çoğunda kendi hava ulaşımlarını, yük taşımacılığını, ürünlerinin imalat ve ithalat süreçlerindeki tüketim emisyonlarını dışarıda bırakıyor, lakin bunun yerine başka ülkelerin karbon dengeleme olasılığından bahsediyorlar. Bu taahhütler, kalkınmış ülkelerin hemen başlaması gereken yıllık azaltım oranlarını da içermiyor -ki arda kalan kısıtlı bütçenin aşılmaması için asıl buna ihtiyacımız var. Emisyonların 2050’de sıfırlanmasının en ufak bir faydası yok. Önümüzdeki birkaç yıl boyunca yüksek oranda karbon salmaya devam etmek, kalan bütçenin bu sürede sıfırlanacağı anlamına gelir.

Bu krizi, büyük resmi görmeden çözemeyiz. Yapmamız gereken, bütüncül çözümler üretmekti. Bunun yerine, yasal boşluklar sayesinde yakaladıkları fırsatları müzakere ederek, çaba göstermekten kaçınmaya çalışıyor gibiler. Ülkeler çözüm için gerekli adımları atmak yerine, etrafından dolaşmanın zekice yollarını buluyor. Örneğin çifte sayım yapıp azaltım değerlerini hesaba iki kez katmak ve emisyonlarını başka ülkelerde gerçekleştirirken sırf diğerlerinin azmini körüklemek için vaatlerini vurgulamaya devam etmek ya da çözümler için gereken bedeli ve tazminatları ödemekten kaçınmak gibi…

Buna son verilmeli!

İhtiyacımız olan şey, bizzat kaynağından ve gerçek anlamda etkili bir azaltım yapmak. Ama tabii ki sadece azaltmak da yetmez. 1,5 derecenin altında kalabilmek için sera gazı salımı yapmaya son vermeliyiz. Karbonu yerin altında bırakmamız gerekiyor. Uzak bir tarih belirleyip, harekete geçmiş izlenimi yaratan şeyler söylemenin hiçbir faydası olmadığı gibi daha fazla zararı var. Çünkü ihtiyaç duyulan değişimler henüz ufukta görünmüyor. Dünya liderlerinin aksini ima eden açıklamalarına rağmen gereken politik atılımlar henüz atılmış değil. Ve şu konudaki inancım da değişmedi; Maalesef en büyük tehlike bu atalet değil. Daha da tehlikelisi, CEO’lar ve politikacıların aslında kurnazca hesaplar ve kreatif algı yönetimleri dışında hiçbir şey yapmadıkları halde yapıyormuş gibi davranmalarıdır.

Bu süreçte Dünya’yı gezebilme fırsatı bulacak kadar şanslıydım ve şöyle bir izlenim edindim; Bu farkındalık eksikliği her yerde aynı, bize liderlik etmeleri için seçtiklerimizde zerre kadarı bile yok. Acilen harekete geçilmesi gerektiğinin kavrandığını göremedim. Liderlerimiz, bir acil durumun içindeymişiz gibi davranmıyor. Olağanüstü bir durum karşısında farklı davranırsınız. Otomobillerin hızla geçip gittiği bir yolun ortasında küçük bir çocuğun durduğunu görseniz, durumdan rahatsız olup kafanızı başka yöne çevirmez, çocuğu kurtarabilmek için hemen ona doğru atılırsınız. Bunun bir acil durum olduğu anlaşılamamışsa, biz, yani insanlar, bu kez gerçek bir krizle karşı karşıya olduğumuzu nasıl bilebiliriz ki? Ve insanlar gerçekte neler olup bittiğinin tam anlamıyla bilincinde olmadıkça, iktidardakileri harekete geçmeye zorlamaları da beklenemez. Bu yapılmadığında, liderlerimiz, hiçbir şey yapmamanın bedelini ödemekten kurtulacak, ki şu an yaşanan tam da budur. Ve bu böyle sürüp gidecek. Hiçbir şey yapılmadan…

Sadece üç hafta sonra yeni bir on yıla giriyoruz. Geleceğimizi tayin edecek bir on yıl. Şu anda umudumuzu tazeleyecek bir işaret görmek için can atıyoruz.

Peki, işte söylüyorum; umut var. Bunu gördüm. Ama devletler ya da şirketlerden gelmeyecek. Bizzat biz insanlardan doğuyor bu umut. Öncesinde farkında olmayan ama şimdi gözleri açılmaya başlayan insanlardan. Ve farkına varır varmaz değişiyoruz. İnsanlar değişebilir. İnsanlar bu değişim için hazır. İşte umut veren bu. Çünkü halkın yönetimine sahibiz ve demokrasi var olmaya devam edecek. Sadece seçim günlerinde değil; her zaman, her saniye. Özgür bir dünyanın yönetimi kamuoyunda. Doğrusunu isterseniz, tarih boyunca gerçekleşen tüm büyük değişimleri bu insanlar başlattı.

Beklemek zorunda değiliz! Değişimi hemen şimdi başlatabiliriz.

Biz, insanlar... Teşekkür ederim!

(Greta'nın bu konuşması Tuna Emren tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)