Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’nun Romanlarında Toplumsal Bellek

-
Aa
+
a
a
a

 

Dr. Christina Zenginoğlu ile Libra Yayınları’ndan çıkan “Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’nun Romanlarında Toplumsal Bellek” kitabını konuştuk.

OyunBu sergisinden görünüm, 2022. Fotoğraf: Orhan Cem Çetin
Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’nun Romanlarında Toplumsal Bellek
 

Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’nun Romanlarında Toplumsal Bellek

podcast servisi: iTunes / RSS

Burcu Şahin: Bu iki yazarda toplumsal bellek meselesini mübadele üzerinden incelediğin çalışmada belleğin iki işlevini, hatırlama ve unutmayı merkeze yerleştirerek tarihsel boyutta tartışıyorsun. Ardından belleğin edebiyat ile ilişkisini değerlendiriyorsun. Bu bağlamda çoğumuz geçmişi bugüne çekmeyi, belki bu yolla yeni bir hayat tahayyül etmeyi belleğin, edebiyatın hatta sanatın iyileştirici yanı olarak kodluyoruz. Çalışmanda bununla ilgili çok önemli bilgiler de iletiyorsun zaten. Şimdi ben çok uzatmadan ilk merak ettiklerimle başlayayım: Öncelikle sende bu iki yazarı bir araya getiren neydi? Yaşar Kemal’in ve Dido Sotiriyu’nun hangi metinlerini inceledin, nasıl yaklaştın?

Christina Zenginoğlu: Hikâyenin başına gidersek yakın geçmişte kaybettiğimiz Hacettepe ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahrettin Arslan’ı anmak gerekir. Merhumun Dido Sotiriyu’ya derin bir alakası vardı. Tez danışmanım Prof. Dr. Nihayet Arslan ile her görüşmemizde bir şekilde hususu Sotiriyu’ya getirirdi. Sonunda Sotiriyu’ya yönelmeye karar verdik. Yaşar Kemal bende ayrı bir yerdedir. Yaşar Kemal çalışacaktık. Burası kesindi. Sonra Sotiriyu ile karşılaştırmak ne iyi olur diye düşündüm. Düşüncemi Nihayet Hanım ve eşiyle paylaştım. Hemen kabul ettiler. Libra’dan Mart’ta çıktı. Çalışmanın bir kanadı sahaya ve tanıklara; diğeri teoriye yaslanıyor. Sotiriyu’nun İ Nekri Perimenunve Matomena Homata romanlarıyla Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi başlıklı roman dörtlüsü karşılaştırıldı. Sotiriyu romanları Yunanca asıllarından okundu. Romanların Türkçe çevirisi vardı ama ben bunları kullanmayı tercih etmedim. Kendim çevirdim. Kitap müşterek hatırlama kültürüne odaklanıyor ve belleği kamusal/topluluksal anlamda sınırlıyor. Bireyin topluluk içinde ve toplumla düşünme, kolektifle hareket etme durumunu irdeliyor. Neyin, nasıl hatırlandığı ya da unutulduğu sorusunu, toplumların hatırlama ve unutma durumunu mercek altına alıyor ve tarihe alternatif bir bakışla yaklaşan iki yazarın kurmacalarını bellek üzerinden incelemeyi amaçlıyor. Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu romanlarının amaçlı örneklemle eşleştirildiği metin Türkiye- Yunanistan ilişkilerine kurgusal boyutta bakıyor. Tematik çözümlemenin fırsat tanıdığı ölçüde incelenen bellek ve bellek iktidarı, siyasallaşma, kut kazandırma ve milliyetçilik olgularını çözümlemeyi deniyor. Çalışmada hareket noktası yıllardan bu yana örnek gösterilen otobiyografi, mektup, anı, günce, seyahatname gibi türlerin dışında romanın da bir hatırla(t)ma aracına dönüşebileceği gibi kuşak anlatılarının aktarımında edebiyatın bellek çalışmalarının ana damarlarından biri olduğunu açıklamaktır. Bahse konu romanların analiziyle hatırlama ve unutma öznesinin kim olduğundan, neyin/nelerin ve ne şekilde unutulduğuna bakılmıştır. Bu bağlamda çalışma iki daire içinde tamamlanmıştır. İlk dairede romanın bellek inşa edebilirliği, ikinci dairede roman aracılığıyla örülen bellekte örnek bir olayın (Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin) nasıl öne çıkarıldığı vardır. İlk dairede sahip olduğu imkânlarla romanın bir geri çağırma sahası olduğunu ve okurdan okura “bellek düğümleri” attığı gibi kuşaktan kuşağa bir taşınırlığı mümkün kıldığı ileri sürülmüş; ikinci dairede bu sav uygulamalı şekilde gösterilmiştir. Bu anlamda metnin bir kanadı teori, diğeri örneklem üzerine kurulmuştur. 

BŞ: Bu romanın geri çağırma sahası olması ve okurdan okura atılan bellek düğümleri ifadesi bana Türkçede ve Yunanca’da buna benzer bir çalışmaya, belki gene Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu karşılaştırması ya da başka yazarlar üzerinden yapılmış bir çalışmaya rastlayıp rastlamadığını düşündürdü. Benim hatırımda bahsettiğimiz iki yazar için böyle bir çalışma olmadığı kalmış, bu anlamda özgün bir çalışma bu. 

CZ: Çalışmanın özgün noktalarından biri de tanıklık ortaya koyan ve tanık Aksiyotis tarafından kaleme alınan Enomena Valkania (Birleşik Balkanlar) ve Berdemeno Kuvari (Dolaşık Yumak) başlıklı iki kitabının Matomena Homata romanının bellek haritasını, oluşum sürecini, yayın serüvenini ve nicesini ortaya koymasıdır. İki ayrı metnin birleştirildiği ve Eğo, O Manolis Aksiyotis başlığıyla yayımlanan metin, her şeyden önce Matomena Homata romanının iki tanık yazar tarafından hayat bulduğunu açıklar. Bir liman işçisinin yaşadıkları kurmacaya konu olurken tanık yazar Sotiriyu’nun da çocuk yaşta deneyimledikleri, hatırla(t)maya dair bir romana kaynaklık eder. Bu zamana kadar -Yunanistan dâhil- hiçbir akademik çalışmada yer almayan söz konusu otobiyografi, seçilmiş olayımız olan Türk-Yunan Mübadelesi’ne ancak tarihteki tüm savaşlara ayna tutar. 

“Yaşar Kemal’in çocukluk yılları Dido Sotiriyu gibi olayların kıskacında geçmese de aile büyüklerinden, bilhassa annesinden dinlediklerinin hayal dünyasını etkilediği açıktır.”

BŞ: O zaman buradan Kurmaca ve tarihsel gerçeklik meselesine geçelim. Benjamin «hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın» der ve tarihi tersinden okumayı önerir. Bu minvalde değerlendirirsek kurmacada tarihi bir olayın yer alması, o meselenin tartışmaya açılması anlamına geliyor çoğu zaman. Yani okura bir döküm sunmuyor, daha insani bir noktaya çekiyor. Yıkımların, acıların rakamsal karşılıkları olmuyor. Bireylerin hayatlarını nasıl bir enkaza çevirdiğini gösteriyor. Bu noktada Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’nun metinlerinde tarihteki hangi olaylar yer bulmuş? Bellek, bu iki yazarda nelerin taşıyıcısı olmuş? 

CZ: İki yazarın da politik görüşlerinden kurgu evrenlerine pek çok noktada ortaklıkların saptandığı söylenmeli. İki yazarın birinci veya ikinci dereceden insanlık suçlarının tanığı olduklarına, eserlerinde de mümkün oldukça buna yer verdiklerini görüyoruz. Yaşar Kemal’in çocukluk yılları Dido Sotiriyu gibi olayların kıskacında geçmese de aile büyüklerinden, bilhassa annesinden dinlediklerinin hayal dünyasını etkilediği açıktır. Roman dörtlüsünde bireysel belleğine yer eden on yıla, 1915-1925 yıllarındaki konjonktüre ve Anadolu’nun savaşlardan nasıl etkilendiğine Türk- Yunan Nüfus Mübadelesi örneğine odaklanarak açarken Dido Sotiriyu, söz konusu sürecin başına, Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıkışına yoğunlaşır. İki yazarı ortak noktada buluşturan zorunlu göçle yaralanan bellekleri yansıtmalarıdır. Yaşamı boyunca yarattığı karakterlerin benzerlerini Lozan sonrası mübadele koşullarında, bir adada, yeni bir yaşamsal varoluşta buluşturan Yaşar Kemal, geçmişin kurtarılması, “mümkünse” telafisi için toplumlar arası bir yüzleşme, önerisinde bulunur. Tanımsız yıkımlardan arda kalanlarla trajik gerçekler üzerinden umutlu bir ütopya kurduğu Karınca Adası’nda asıl amacı, gün doğumlarıyla arınan insanın derinlerde bir yerlerde yaşatmak için atan bir damarının olduğunu vermektir. Dido Sotiriyu’da gerçek bir belleğin, savaşı yaşayan bir bedenin maruz kaldıkları ufak dokunuşlarla kurgulaşır.  

BŞ: Savaşa maruz kalan bedenin ve belleğin kendini ortaya çıkarmasında kurmacanın iyileştirici bir tarafı olduğunu hatırlayabiliriz burada ama başlı başına bunun kurtarıcı olduğunu iddia etmek doğru değil gibi geliyor bana. Kurmaca esnasında felakete maruz kalanın bunu tekrar hatırlaması tetikleyici bir şey de. Ve bu her zaman estetik bir şeye dönüşmeyebilir. Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu için bunun kurmaca düzlemde estetik yanından bahsedebiliyoruz. Ama merak ettiği şu: Belleğin toplayan, bir araya getiren kapalı bir yanı olduğu gibi biriktirdiklerini açmaya çalışan, su yüzüne çıkaran, hatta belki hiç beklenmeyen anlarda bunu yaparak travmatize olmuş yanı dile getirmeye zorlayan tarafı da var. Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu’da belleğin hatırlamaya içkin olarak kendini olur olmadık zamanlarda taşırdığı sahneler var mıdır? Burada Dido Sotiriyu’nun  İ Nekri Perimenun metninde sürekli tekrarlanan “acele etmeliyim” ifadesinin gerisinde ne var, travmatik bir dil diyebilir miyiz?  

CZ: Olmaz mı? İkisi de mübadeleye ulusal denetim, milli ekonomi, kimlik veya homojenleştirme politikaları yerine insanlık durumları üzerinden bakarlar. Burada allokton ya da otokton fark etmeksizin, aynı olay etrafında mağdur olan insanların yaşam kadar temsilleri ön plandadır. “Real politikten” uzak alternatif mücadele alanları sunmaya çalışırlar. Bunu oldukça zorlarlar. Sistematik eritmelere ve algı yönetimlerine karşı tek suçlunun savaşların olduğunu ifşaya kalkarlar. “Acele etmeliyim” e gelecek olursak, 1959 yılında yayımlananİ Nekri Perimenun Sotiriyu’nun ilk romanıdır. Ölüler Bekler’ i II. Dünya Savaşı yıllarında yazmıştır. Öldürüleceğine dair bir halet-i ruhiye içerisinde kaleme aldığı romanda Atina’da artık güvende hissetmediğini, belleğinde kalanları bir an önce tamamlamak arzusunda olduğunu, bunun için yazmaya yoğun saatler ayırdığını öğreniyoruz. Türk- Yunan Savaşını konu edineceği kurmacada durmadan “acele etmeliyim” şeklindeki leitmotif, bulunulan dönem bakımından Yunanistan’ın da bir kâbusla karşı olduğunu ortaya koymaktadır. 

“. . . unutmanın, “neyin unutulacağının”, nasıl unutulacağının; devlet politikalarıyla bağı yadsınmazdır. Kişinin ya da bireyin unutamadığı ancak buna “zorlandığı” geri dönüşsüz deneyimler anlaşılmalı burada. 

BŞ: Bu bölümde belleğin unutuşla bağlantısına odaklanalım: Unutuşla bağlantıda açığa çıkmaya çalışanı bastırmak ve yok etmek söz konusu. Belleğin bir araya getirme kadar unutmaya da teşne olduğunu biliyoruz. Toplumsallıktan bahsettiğimizde de bilinçli bir unutuş devreye giriyor. Bu anlamda kurmacanın özellikle susulanı dile getirmesi oldukça kıymetli. Kolektif bellek oluştururken kurmacanın ve sanatın diğer her şeyden daha etkili olduğunun bilincindeyiz. Ama bir de kolektif unutuş meselesi var. Bunu da Benedict Anderson’dan mülhem söyleyeyim hayaletimsi birtakım imgelerle sağlıyorlar. Başka bir şeyi mesela heykellerle daha çok anımsatıp acıyı ve insana has olanı müfredattan silerek… Kitabındaki belleğin tarihsel boyutunu anlattığın bölüme atıfla sormak istiyorum: Neyi unutuyoruz ve nasıl unutuyoruz? 

CZ: Burada az geriye gitmek gerekecek gibi. Toplumsal bellek, kuşaklara ve kurguya seslendiği için güdümsüzdür, dolayısıyla tarihe göre daha anlatısaldır. Örnekleyecek olursak resmî söylem ve hükümlerin uzağında sembolik bir geçmiş söz konusudur. Tarihe göre mitsel, efsaneleşmiş bir geçmiştir bu. Ritüelistik yanı yoğun ve aktarımsaldır. Tarihsel gerçeklikte şimdinin/bulunulan zamanın koşullarından farklı bir gerçeklik vardır. Yaşanılan ana çağrılan da başka şartlarda doğmuş ve son bulmuş bir gerçekliktir. Tarih, genellikle geçmişin kapalı bir dökümünü sunarken toplumsal bellek, bu kapalılığı sorguya açar; böylece bugünle bağlantılanan geçmiş yeniden kurulur. Nereye ulaştık? Tarihin ve tarihsel gerçekliğin kulak kapadığı, göz ardı ettiği durum ve olaylar yok mudur? Elbette vardır. O halde unutmanın, “neyin unutulacağının”, nasıl unutulacağının; devlet politikalarıyla bağı yadsınmazdır. Kişinin ya da bireyin unutamadığı ancak buna “zorlandığı” geri dönüşsüz deneyimler anlaşılmalı burada. 

BŞ: İnsanların yurtlarından edilmesi üzerine birçok film, belgesel de var. Seni dinlerken bir yandan aklıma Yeşim Ustaoğlu’nun “Bulutları Beklerken” filmi, Nefin Dinç ile Herkül Milas ortaklığındaki “Öteki Kasaba” belgeseli geldi. Filmlerle, romanlarla alternatif bir tarih yazıcılığı yapılıyor diyebiliriz… Belleği haritalamak, raporlamak, hatırlama ve hatırlatma romanlarıyla sağlanıyor. Bu, Ricoeur’den hareketle söylersek sorumluluk sahibi özne’yi çağrıştırıyor. Geçmişin telafisi hatırlama ve bunu yazarak hatırlatma eylemiyle yani yüzleşmeyle mümkün. Yaşar Kemal ve Dido Sotiriyu birer sorumluluk sahibi özne olarak nasıl bir söylem oluşturmuşlar?  

CZ: Bulguları sıraladığımızda ilk olarak takdire değer yazım aralıklarına rağmen iki yazarın romanlarında neredeyse haberleştiklerini düşündüren bir kurgu yakınlığı saptanmıştır. İki yazarın da kurgusal bir bellek bırakma ereğiyle hareket ettikleri gözlenmiştir. Yaşar Kemal’in aksine Dido Sotiriyu her ne kadar kurguyu Türkler ve Yunanlar ile sınırlı tutsa da iki yazarın da benzer kırılmalara dikkat çektikleri tespit edilmiştir. Hem Yaşar Kemal hem de Dido Sotiriyu, susma ve inkâr zincirini kıran bir hassasiyetle toplumların rızası dışında gelişen siyasal bir kararın etkilerine yoğunlaşırlar. Esasen iki yazarda da kurbanlar ve anlatıları öne çıkmaktadır. İki yazarın başat ortaklığı toplumsal bir çöküşü önlemekse de bunu gerçekleştirme yöntemleri ayrılıklar gösterir. Bir Ada Hikâyesinde savaşlar ve elbette mübadelenin etkilerine karşın yeni bir yaşam önerilir. Böylece muhtelif manipülasyonla yaratılan “öteki” ve ereksiz hınç bertaraf edilmek istenir. Kötücül özne ve figürlerin dikkat çekmediği İ Nekri Perimenun ve Matomena Homata romanları kişilere değil, olgulara eğilmesiyle Bir Ada Hikâyesi’ne yaklaşır. Savaşlara ve göçlere karşı dayanışma, bu olguların başında gelmektedir. Yaşar Kemal bunun ideal toplumla aşılabileceği fikri üzerinde derinleşirken aynı derinleşme Dido Sotiriyu’da görülmez. En belirgin ayrılığın da bu noktada olduğu gözlenmektedir. Yaşar Kemal, negatif olgular kadar negatif anıları sonrayı omuzlamakla aşarken Dido Sotiriyu, olaylar arasında sıkışan karakterlere odaklanır ve sonraya dokunmaz. Öte yandan Yaşar Kemal, Türk ve Yunan mübadillerin eş büyümelerini işlerken Dido Sotiriyu, sadece Anadolu’dan Yunanistan’a gidişi ele alır.