Su, emek ve seramik

Sudan Gelen
-
Aa
+
a
a
a

Sudan Gelen’de Akgün İlhan’ın konukları Atölye Çamurdan’ın kurucuları Funda Özkan ve Tuğba Ülker kardeşlerdi.  

Sudan Gelen
 

Sudan Gelen

podcast servisi: iTunes / RSS

Atölye Çamurdan 1997’den bu yana Ankara’da faaliyet gösteren bir seramik atölyesi. İki kardeşi anlatırken onlara “seramik sanatçısı” demek yetersiz kalıyor. Zira Funda ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama ve Tuğba ise ODTÜ Endüstriyel Tasarım mezunu. Onlar hayatlarıyla birlikte çamuru da sürekli dönüştüren iki yoldaş aslında. Bugün Funda ve Tuğba ile çamuru, çamurun içindeki suyu, ikisinin içindeki tahayyülü ve onu gerçeğe çevirirken suyun çamuru usulca terk etme mucizesini konuştuk.

Akgün İlhan: Sevgili Funda sizin seramikle olan aşkınız çeyrek asrı aşıyor. Bu zaman dilimine ödüller, sergiler, dersler, atölyeler ve her kesimden ve her yaştan öğrenciler sığdırmayı başardınız. Peki, siz seramikle nerde ve nasıl tanıştınız? Seramik tutkusu bunca sene nasıl sönmedi de harlanarak devam ediyor? 

Funda Özkan: Başlarken senin de söylediğin gibi Funda’nın da benim de eğitimlerimiz seramik bölümünde değil farklı alanlardaydı. Dolayısıyla ikimiz için de seramik önce bir hobi olarak başladı. İlerleyen zamanlarda onun çekim gücüne kapılıp kendimizi fazlasıyla içinde bulduk. Önce bir seramik atölyesinde bir tür çıraklık döneminden geçtik. Arkasından da kendi atölyemizi açtık. Derken bir de baktık 30 yıl geçmiş. Bu tutku nasıl devam ediyor sorusuna gelince, üretme, tasarlama, malzeme araştırma, sürekli deneme-öğrenme kısmı zorlayıcı. Ve tam da bu zorlayıcılık nedeniyle seramik hala çok zevkli. Bu yüzden insan kendi kendine “ne ara 30 yıl olmuş?” deyiveriyor. Ancak, gerek hammadde gerek kültürel birikim açısından seramiğin anayurtlarından biri olan bu coğrafyada günümüzde, pek çok üretim dalında olduğu gibi, üretmenin zorluklarıyla boğuşmak epey yorucu oluyor. Gerek hammaddeye ulaşmak gerekse ürünleri sunacak platform bulmak fazlasıyla yıpratıcı ve şevk kırıcı olabiliyor. Gerçekçi olarak baktığımızda atölyede ekonomik açıdan işler hiç de yolunda gitmiyor maalesef. Yaşadığımız COVID-19 krizi pek çok sektörde olduğu gibi bizde de bir deprem etkisi yarattı. Yaklaşık iki ay gibi bir aradan sonra Atölyemizi pandemi koşullarını da göz önünde bulundurarak yeniden açtık ve gelen öğrencilerimizle her zaman olduğu gibi derslerimize devam ediyoruz.

Aİ: Herkesin cevabını bildiğini sandığı bir soruyla devam edelim. Çamur nedir? İçinde ne vardır?

Tuğba Ülker: Çamur dünyanın bize sunduğu bir armağan gibi. Hammadde olarak nerdeyse heryerde bulunabilir olmasının da etkisiyle çok eski çağlardan beri çok farklı coğrafyalarda ve kültürlerde yaygın olarak yerini almış bir malzeme. Tabii ki çamur dediğimiz malzeme çeşit çeşit. Kullanım yerine ve hammadde kaynağına hatta kullanılan tekniğe göre çamur değişiklikler gösterebiliyor. Bu kolay bulunup kolay şekillenebilen muazzam malzemenin ortaya çıkış hikâyesi, çetin koşullardaki dağ zirvelerinde ve kayalıklarda başlıyor. O eğilmez bükülmez sarp kayalar zamanla aşınıp çözünüyorlar. Bu süreçte hepimizin bildiği toprak oluşmaya başlıyor. Bu çözünmenin yaşandığı yer, orada bulunan kaya türleri ve onların nelerle karıştığı toprağın niteliğini oluşturuyor. Bu nedenle her toprak veya çamurfarklı yapısal özellikler taşıyabiliyor. Milyonlarca yıldır süren bu oluşum içersinde inorganik özellikleri olan ve granülleri birbirine bağlanabilen bir toprak çeşidini yani seramik çamurunu meydana getiriyor. 

Aslında, dünya yüzeyini kaplayan kayaların %75’i, bizi ve camcıları çok ilgilendiren, kaynağımız olan, önemli bir kaya türünden oluşuyor. Biz bunlara feldispat içeren kayalar diyoruz. Feldispat hem cam hem de seramiğin hammaddelerini içeren bir karışım. İçinde silisyum, kuartz, alümina ve mika gibi pek çok malzeme var. Mesela granit bu tür bir kaya. Fiziksel ve kimyasal aşınmalarla çözünüp ana kaya etrafında parçacıklar oluşturan bu tür kayalar, hem biz seramikçilere, hem de cam üreticilerine ortak bir cevher sunuyor. Köken ve içerik olarak çok birbirine benzeyen bu iki sanat dalı, genellikle birlikte anılıyor zaten; Seramik-Cam Ana sanat dalı gibi.

Tabii milyonlarca yıldır çözünüp açığa çıkan bu cevherler, durdukları yerde; yani ana kaya etrafında durmayıp, bir de yolculuk yaşıyorlar. Zirvelerde başlayan bu erozyon yolculuğu, rotadaki pek çok şeyi de içine katarak, dere yatakları veya bazen deniz seviyesine dek sürüklenmesiyle, oluşum yerinden çok uzaklarda stoklar oluşturmasıyla sonuçlanıyor. Yolda rastlanan ve içine karışanlar, organik ve inorganik pek çok şey olabiliyor; taş kireç, fosiller, bitki veya böcek artıkları, metal tozları gibi.  Bunların bazıları (taş, kireç, bazı organik atıklar vb.) seramik yapmamızı olanaksız kılıyor. Dolayısıyla, bulunan malzeme sıvı hale getirilip süzülerek bu tehlikelerden arındırılır. Ama süzerek bile ayıramayacağımız metal tozları ve mineraller hala karışımın içindedir ki bu çamur için bir zenginlik kaynağına dönüşür. Onu, oluştuğu haline kıyasla çok daha gözenekli, geçirgen ve çok daha fazla plastik hale getirir. Ana kayadan uzaklaştıkça bu etkiler artar. O nedenle de doğada bulunduğunda, bambaşka renk ve yapılarda olabilir çamur. Bembeyaz, krem rengi, gri, sarı, mavi kırmızı, kahverengi, siyah, az geçirgen, çok geçirgen olabilir. Tabii günümüzün rengârenk seramiklerini oluşturan, doğadaki bu hal değil, ilk pişirimden sonra, yine doğadaki renklendiriciler kullanılarak yapılan renklendirme yani sırlamadır. Çamurun içine karışmış bulunan metal tozu, çoğunlukla dünyamızın içindeki eriyik demirden kaynaklanan demir tozu olduğu için, sıklıkla kızıl kahve tonlarında çamurlarla karşılaşırız. Ama bazı yolculuklarda, özellikle de ana kayadan çok uzaklaşmadan kısa kesilenlerde, bu gerçekleşmez. Net beyaz ya da gri görebiliriz onları. Ham haldeki renk her ne olursa olsun, çamurun seramiğe dönüştüğü ilk fırınlamadan sonra bu renkler büyük oranda kaybolur. Tabii eğer demir içermiyorsa. Demir oksidin olması durumundaysa demirin türü ve miktarına bağlı olarak, ilk fırınlamadan sonra, ham renginden biraz farklılaşmış, kızıl kahve tonlarında bir seramiğimiz olur. Bu bizim kırmızı çamur ya da Terracotta olarak bildiğimiz durumdur. Yolculuk uzayıp rakım düştükçe demire rastlama ihtimalimiz de artar. Yerleşimlerini sarp yamaçlara değil de genellikle deniz seviyesine yakın yerlere kuran tüm Ortadoğu ve Akdeniz ülkeleri ve Anadolu, uzunca yol katetmiş bu malzemeyle çalıştıklarından müzelerimiz kırmızı çamur ürünlerle doludur. Çin veya Norveç’teki müzeleri dolduran başka biçim ve renklerin kaynağı da yolda rastlananların farklılaşmasıdır.

Bu durumda, doğal olarak, hangi kayaların çözündüğü, hangi zirveden yola çıkıldığı, ne uzunlukta bir yolculuk yapıldığı, o yolda nelerle karşılaşılıp nelerle karışıldığı, çamurun içeriği ve yapabilecekleri, daha doğrusu, ne tür ürünleri daha iyi yapabileceği konusunda belirleyici olur. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca ve şimdi farklı coğrafyalar ve farklı kültürler yaratıyor. Bambaşka değil, ama birbirinden farklı Uzak Doğu, Güney Amerika, Avrupa ve Anadolu seramikleri görüyoruz. Bu yüzden, porselen, çini, terracotta veya stoneware gibi ürün etiketleri görüyoruz raflarda. Bunların hepsi seramik ailesinin içeriği biraz farklılaşmış, “iyi ve kolay yapabildikleri” biraz değişmiş üyeleri. 

Bu fark, bir “iyi-kötü”, ya da “kaliteli-kalitesiz” karşılaştırması yapılabileceğine dair bir yanılgı oluşturur genellikle. Sanki Çin Porseleni daha değerliymiş gibi mesela. Hâlbuki böyle bir “daha iyi” veya “daha kötü” olma durumu yoktur. Bu kardeşler birbirlerinin yaptıklarını yapmak istemezler sadece. Onları zorlarsanız fire oranı yükselmiş bir üretimle boğuşursunuz. Evet, Anadolu’nun geleneksel kırmızı çamuru, porselen biblo ya da vazo üretemez, ancak porselen ürünler de, şarap, zeytinyağı veya peynir saklanabilen sağlıklı hacimleri oluşturamaz veya muazzam terracotta heykelleri yapamaz. Etiketlere bakıp yanılmamalıyız. Pazarlama ve satış dünyasının fiyatları başka bir durumdur, “değer” ise bambaşkadır. Velhasıl aslında her çamur değerlidir ve her çamur kendi yapısına uygun kullanılmalıdır.

Aİ: Çamurdan seramiğe doğru giden yolda su nerdedir ve ne işe yarar?

FÖ: Biz seramik çamuru dediğimiz bu değerli karışımı bulana dek, o binlerce yılda kilometrelerce yol kat ederek gelmiş ve içinden geçtiği yerlerden başka şeyleri de katarak zenginleşmiş. Mesela çamur bir dere yatağı veya göl tabanında ya da toprak derinliklerinde rezerv oluşturmuş halde karşımıza çıkıyor. Defter yaprakları benzeri bu katmanlı yapısıyla doğru işlemlerden geçtiğinde, katmanları birbirine bağlanarak sonsuz şekil kurabiliyor. İşte tam da burada su devreye giriyor. Kuru ve birbirinden bağımsız katmanlar, su sayesinde, esnek, eklemlenebilen, eğilip bükülebilen, son derece plastik bir yapıya dönüşüyor. Yani su yoksa çamur, çamur yoksa seramik yok. 

Aslında su üç şekilde çok önemli seramik için; varlığı, miktarı ve yokluğu ile. Başlarken, doğru miktarda suyu olmalı çamurun; ne çok, ne de az, tam kararında. Ayrıca seramiğin yapımı süresince bünyesinde giderek azalan ama hep korunan bir su bulunmalı.

Bittiğinde ise tüm gövde eş zamanlı olarak yavaşça sudan ayrılmalı. Biz bunu kuruma olarak biliyoruz. Su moleküllerinin çamur gövdesini terk ederken bıraktığı boşluk, çamur katmanlarının birbirine doğru yaklaşmasına ve nihai yapısal bağların yeni mesafelerle kurulmasına neden oluyor. İşte buna da küçülme ya da çekme diyoruz. Ortalama bir hafta süren bu kuruma, her şeyi doğru yapıp yapmadığımızı gösterecek kritik bir dönem. Bir açıdan, o ana kadar her sözünüzü dinler görünen “biçim”inizin, size cevap vereceği ilk an bu. Eğer çamuru hazırlama ve biçim verme kurallarına uymamışsanız, defo alıp üzülebilirsiniz. Bu yumuşacık ve her istediğinizi yapar gibi görünen hazinenin sıkı üretim kuralları var yani.

Hatta “yaptığınız”ın size sözünü söylediği bu kritik an ile bir kere değil iki kere karşılaşıyorsunuz. Tamamen kuruduğunda da malzemesi hala çamur olan ürününüz fırına girip yapısal dönüşüm geçirirken de içindeki kimyasal sudan ayrılıp küçülmeyi sürdürüyor. Yani doğru çalışıp çalışmadığınız bir kere daha deneniyor. Bu ilk fırınlamadan sonra her şey yolundaysa, yaptığınız gibi defosuz ve sadece biraz küçülmüş seramik ürününüze kavuşuyorsunuz. Seramik yapımını bir adrenalin sporu olarak tanımlayan bir şaka vardı bir ara. Durum hakikaten böyle. İlk fırınlamadan sonra renklendirme ve tekrar fırınlamayla da heyecan devam ediyor.

Aİ: Toprakve su seramiği oluşturuyor. Sonra o seramik, suyla ilgili pek çok alanda kullanılıyor. Bununla ilgili ne demek istersin?

TÜ: Tarih boyu seramiğin su taşımak için, sulama için ve su saklamak için kullanıldığını hepimiz biliyoruz. İçindekini bozmadan uzun süre saklayabilen çok sağlıklı bir malzeme seramik. Bu yüzden en iyi testiler, amforalar, termoslar, güveçler ve saksılar hep seramiktir. İçindekine nefes aldıran, kavrarken hapsetmeyen muazzam bir çözümdür seramik. Geçirgenliği çok özel sulama sistemleri kurabilmemizi sağlamıştır tarım tarihi boyunca. Şimdilerde Avrupa’da tekrar moda olmaya başlayan “seramik damıtma kapları”, hani şu saksıların ya da tarlanın içine yerleştirilip suyla doldurulabilen çömlekler, aslında tarım tarihimiz boyunca bizimleydi. Örneğin yaşlı çiftçilerimiz bir toprağın verimini test edebilmek için su dolu testiyi gömerlermiş toprağa ve suyu ne hızda emdiğine bakarlarmış. Aynı geçirgenlik, yiyecek, su, yağ, şarap ve sabun gibi ürünlerimizi uzun süreler boyunca bozulmadan saklayabilmemizi sağlamış.

5. Seramiğin diğer görsel sanatlardan en önemli farkı nedir?

TÜ: Seramik bir cidar kuma, yapı inşa etme, boşluk çerçeveleme süreci aslında. Lao Tzu’nun şöyle bir şiiri var:

Bir çömlek kilden yapılır ama içindeki boşluktur onu kullanışlı yapan. 

Evlerin duvarları vardır ama

O duvarlardaki deliklerdir evi oturulabilir kılan. 

Yani, kapılar, pencereler ve odalardır. 

İnsan nesnelere biçim verir ama anlamı veren boşluktur. 

Eksik olan varlık sebebini verir.

İnce duvarlar kurarak, hem ekleyip hem çıkararak, büküp okşayarak, şeylerin içleri ve dışlarına dair kurgu yapar seramikçi. İster “kullanılan” ister “seyredilen” bir şey üretsin, kendi bakış açısının duvarlarını inşa eder. Kurulan ince cidarlar, ister gözlerden saklansın, ister açılıp içine davet etsin, hep bir hacim yaratma oyunu ya da sürecidir. Hangi merakla, hangi hedefle ne inşa ettiğine öyle kapılırsın ki diğer her şey yok olup, çamur yoldaşınla serüvenin kalır bir tek geriye. Söyleşirsiniz, atışırsınız bazen. Tabii son sözü hep çamur söyler. O son söz, daha önce de değindiğimiz gibi, biraz gecikmeli geldiği ve “kurumuş son söz” onarılamadığı için biraz kör, biraz el yordamıyla çalışır seramikçi. Oysa ahşap, metal gibi güzelliklerle oynarken, hatanızı ya da başarınızı yani sonucu hemen görmek mümkündür. Şeyleri birbirine çakarak, kaynatarak, vidalayarak değil de yapı içinden birbirine bağlayarak ve daha kendiliğinden bir birleştirme söz konusudur seramikte.

Aİ: Atölye Çamurdan sadece kurucuların eserlerini yapıp fırınladığı bir yer değil, Ankaralı seramik meraklıları için çok güzel bir okul da aynı zamanda. Seramik kursu düzenlemek neden önemli sizin için?  

FÖ: Aslında öğretme eyleminin bizi hiç olmadığımız kadar iyi öğrenciler yapacağını hiç düşünmemiştik başlarken. Kişilerin bir eleman ya da, sadece kendi alanlarında uzman olmalarının dışına çıktığı, kendilerini ifade alanı yakaladığı, bir sürecin başından sonuna dek içinde olunabilen özgür bir üretim alanı atölye. Biz ikimiz de seramik üretimine bu nedenlerle merak salıp, bu nedenlerle denemek istemiştik. Yaptıkça daha çok öğrenmek istedik, istedikçe ne kadar az bildiğimizi fark ettik. Etrafımıza, tarihe, coğrafyaya, kültüre, ürünlere, çizgilere, zaman ve mekâna bakışımız değişti ve zenginleşti. Gerçi bizim bölümlerimiz zaten bu yönde bir merakı büyütüp yeni sorular sormanın önemini aktaran bölümlerdi. Yine de bir şeyleri baştan sona eyleyen olmak, sadece projelendiren değil, üreten de olmak yeni bir dil edinmemize olanak sundu.

Böyle bakınca, bu heyecan ve merakı aktarabileceğimiz bir öğretme programını da özel olarak tasarlamak istedik. İnsan nasıl öğrendiğini çok çabuk unutabiliyor. Ama öğretmeye başlayınca, öğrendiğini sandıklarını ya da öğrendiklerini bir başa gözle tekrar öğrenmeye başlıyor. Çünkü bu sefer özne siz ve çamur değil “o kişi ve çamur” olmaya başlıyor. İster ürün tasarla, ister program, hep aynı “daha iyisini arama” macerası yaşıyorsun. Bambaşka hayatları ve birikimleri olan insanlarla her öğretmede yeni bir insan ve bakış açısı tanıyorsun. Neredeyse öğrettiğin kadar öğrenme de yaşıyorsun. Ve aslında bir bakıma çoğalıyorsun. 

Pek çok öğrencimiz vazgeçilmez dostlarımız oldu. Atölye Çamurdan biz iki kardeşin değil, kocaman bir ailenin atölyesi oldu. Ankara’dan ayrılan pek çok dost kendi atölyelerini kurdu ve kardeş atölyelerimiz oldu. Ve muhtemelen etraflarındaki tüm nesnelere, emeğe ve üretime bakış açıları tamamen değişti. Yapmayı deneyen insanın, yapılmış nesnelere bakışı tamamen değişiyor. Değerlendirme yapabilen ve neyin saygıdeğer olduğunu bilen kişilere dönüşüyor seramikle uğraşanlar. Bizim gibi atölyeleri ve özel tasarım ürünleri, bilinçle ve bilgiyle değerlendirebilen bir nüfusu çoğaltmak, hepimizi zenginleştiren bir şey.

Aİ: Çamurla ve seramikle tanışmak isteyen dinleyicilerimize ne tavsiye edersiniz? 

FÖ: Günümüzde pek çoğumuz kocaman sistemlerin küçük birer elemanı olarak çalışır bulduk kendimizi. Çok şey görüp çok şeyi hazmetme, hızlı ve doğru kararlar verme, üretemeden dikkatsizce tüketme sıkıntılarıyla boğuşuyoruz. Bir malzemeyi tanımak, onu dinleyebilmek, ondan öğrenmek, bir alanda meraklı ve dolayısıyla da sabırlı olabilmek çok önemli bir parçası hayatın. Seramik yapmak demek uzun bir üretim yolculuğunu malzemeyle ve kendinle başbaşa kalarak, tek başına yaşama deneyimi demek. Seramik yapmanın her yaştaki herkese katacağı çok şey var. Sana denileni değil, kendi denemek istediğini yapmak, soru sorabilmek, yanıt aramak, sabredebilmek, emek verebilmek, zorlu bir süreci başarıyla tamamlayabilme mutluluğunu yaşamak demek seramik. Yani seramik yaşamak demek aslında.

Dolayısıyla seramik yapmayı herkese tavsiye ediyoruz. Bu deneyimden sonra insanların bugün hiç dikkat etmeden kullandıkları pek çok nesneye bakışlarının değişeceği de kesin. Fonksiyonel ya da dekoratif, her objedeki dili anlamaya başlamak, o objenin üretilmesi sürecindeki zorlukları ve macerayı bilerek ona dokunmak, nesnelerle ilişkimizi daha önceden yaşamadığımız bambaşka şekillerde kurmak demek. Hem onu yaparken, hem de kullanır ve tüketirken.

Biz Atölye Çamur’dan ekibi olarak, tüm zorluklara rağmen inadına daha iyiyi tasarlamaya, üretmeye ve öğretmeye devam ediyoruz. Seramikle ilgilenen seramik yapmayı öğrenmek isteyen dinleyicilerimiz için faydalanabilecekleri bir websitemiz var (www.atolyecamurdan.com.tr). Atölyenin ayrıca kendi adıyla bir Facebook sayfası ve aktif olarak kullandığımız atolyecamurdaninstagram adında bir Instagram hesabı da var. Buradan katıldığımız sergilerden ve etkinliklerden, düzenlediğimiz atölyelerden ve derslerden haberdar olabilir ilgilenenler. Bir de [email protected] adlı e-mail adresinden bize ulaşabilir ve öğrenmek istediklerini sorabilirler.