Türkiye’nin farklı coğrafyalarında süren çevre ve yaşam alanı mücadelelerinin izini sürdüğümüz Mücadele Atlası'nın ilk bölümünde Bergama Çevre Platformu'ndan Erol Engel ile Bergama altın madeni mücadelesinin başlangıcını, siyanürlü altın madenciliğine karşı verilen 35 yıllık direnişi ve bu mücadelenin Türkiye'deki ekoloji hareketlerine bıraktığı mirası konuşuyoruz.
Onursal Engel: Merhabalar herkese. Bugün Apaçık Radyo'da Mücadele Atlası'nın ilk bölümündeyiz. Ben Onursal. Türkiye'deki çevre mücadelelerini haritalamaya çalıştığımız bu programda ilk konuğumuz Bergama Çevre Platformu'ndan Erol Engel. Bugün Bergama'dan Türkiye'ye uzanan ekoloji mücadelesini konuşacağız. Öncelikle hoş geldiniz.
Erol Engel: Teşekkürler. Bu alanda program yapmayı düşünmüş olman da çok değerli. Mücadele uzun yıllardır zaman zaman inen, zaman zaman yükselen bir seyirde devam ediyor.
O. E.: Aslında onu merak ediyorum. Bergama altın madeni mücadelesinin hikayesi nasıl başladı ve bu tehdit ilk olarak nasıl algılandı? İnsanlar nasıl bir araya geldiler? Belki en baştan başlayabiliriz.
E. E.: Bergama'da 1989 yılında, Ovacık Köyü'nde altın madeni ocağının işletileceği duyulunca bir süre halk arasında söylenti şeklinde yayıldı. Daha çok "başımıza devlet kuşu kondu" bağlamında, çevre köylüler ve Bergamalılar konuya bu zeminde yaklaştı. Yani "Altın madeni açılırsa köylü elindeki arazileri daha yüksek fiyatlarla satar, esnaf daha çok gelir elde eder" gibi bir beklenti oluştu.
Ama tabii o zamanlar Çevre Bakanlığı henüz kurulmamıştı; sanırım Enerji Bakanlığı müsteşarıydı, Bergama şehir merkezindeki Halk Eğitim Merkezi'nde köylülerin yoğun katıldığı bir toplantı düzenledi. Orada sorular peş peşe gelip de buradaki işletmede siyanür İliç yöntemiyle cevherden altının ayrıştırılacağı, diğer metalik madenlere ulaşılacağı gibi konular üstü kapalı da olsa müsteşar tarafından dillendirilince salonda kızılca kıyamet koptu. O güne kadar siyanürün ne olduğunu duymamışlardı. Duysalar da filmlerden falan öldürücü, zehirli bir madde olduğunu biliyorlardı.
Tabii o salon bir anda alevlendi. Sorulara karşı gerekli donanımda olmayan müsteşar, insanların öfkesi karşısında salonu arka kapıdan terk ederek kaçıp gitti. Dolayısıyla ondan sonra, günbegün altın madenini işletecek olan firma yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. O zaman yine çok uluslu şirketlerden biri olan Eurogold, şehir merkezinde bir büro açtı. Bergama'da işe gireceklerin kayıtları tutulmaya başlandı; aynı siyasetçilerin her seçim öncesi yaptığı "Şu kadar kişiyi işe alacağız" yaklaşımı gibi. Derken Ovacık'ta köylülerden maden sahasının içinde kalan yerleri satın alma süreçleri başladı.
Tabii o günlerde Bergama'nın bir şansı vardı. O şans neydi? İki dönem belediye başkanlığı yapmış olan CHP'li Sefa Taşkın'dı. Sefa Taşkın o günlerde adeta köylülere ve Bergamalılara konuyu anlatabilmek için bilim insanlarını bulup getiriyor, Bergama'da ve köylerde toplantılar düzenliyordu. O günlerde bir çevre derneğimiz vardı; o dernek vesilesiyle Bergamalı gençlerin köyleri bilinçlendirmeye yönelik birtakım faaliyetleri de başlamıştı.
Bu mücadele; aklı, yüreği doğadan ve insandan yana atan dürüst bilim insanlarıyla buluşmaya başladıkça yöre halkında ve Bergama'da "Başımıza konan bir devlet kuşu değil, adeta akbabaların konacağı ve yörenin sonunu hazırlayacağı" şeklinde bir intiba gelişti. O günlerde Bergama Belediye Meclisi, her ne kadar başkan Sefa Taşkın CHP'li olsa da, daha çok sağ partilerden oluşan bir meclis aritmetiğine sahipti. Buna rağmen belediye başkanına oy birliğiyle yetki verdi: "Bu siyanürcü şirketin topraklarımızı kirletmesine karşı sana yetki veriyoruz, arkandayız" diye.
Tabii bu yetki önemliydi. Bu yetkiyle birlikte belediye başkanının mücadeleyi ülke içinden ve ülke dışından bilim insanlarıyla buluşturması hız kazandı. Örneğin siyanür konusunda ünlü Alman profesör Korte'yi Bergama'ya getirip ondan da destek almışlardı. Hatta şu an Bergama'da bir caddeye onun ismi verilmiştir.
Özetle mücadele, şirketin gerçek yüzü ortaya çıktıkça gittikçe ivme kazandı. Özellikle 90'lı yılların başlarında, 92-93 yıllarında, o güne kadar Ovacık Köyü'nün sırtları çam ormanıydı. Hemen arkasında, adını da buradan alan Çamköy adında bir köyümüz var. Bir gecede 2500-3000'e yakın ağacı katlettiler. Tabii o güne kadar daha çok söylemde gelişen mücadele, artık o aşamadan sonra yeni bir boyut kazanmış oldu. O güne kadar Bergama Belediye Başkanı'nın basın açıklamalarıyla siyanürün gerçek yüzünü, uluslararası altın tekellerinin bütün dünyada (başta Afrika ülkeleri olmak üzere üçüncü dünya ülkelerinde) yaptığı gibi zenginliği alıp o ülkelere yoksulluk ve kirlenmiş bir doğa bıraktığını anlatıyorduk. Belediye başkanı ve bilim insanları hep birlikte dersimizi çalışmıştık. Yoğun bilgilendirme süreci sayesinde o köylerde Polat Amca, Adnan Amca, Sabahat Abla gibi öyle insanlar yetişti ki, dokunsanız altın madenini ve siyanürün zararlarını bir bilim insanı gibi dakikalarca anlatırlardı. Uluslararası anlaşmaları, Türkiye'nin attığı imzaları A'dan Z'ye bilirlerdi. Köylü artık o denli bilinçlenmişti ki dışarıdan birileri geldiğinde "Biz her zaman görüşemesek de gidin Polat amcayı, Adnan amcayı ya da Sabahat ablayı bulun" derlerdi.
Süreç böyle başladı. Ama dediğim gibi, o çam ağaçlarının kesilmesinden sonra artık yeni bir döneme giriliyordu. O güne kadar kış kıyamette ağacın dalını dahi kırmayan köylünün, gözünün önündeki ormanın bir gecede yok edildiğini görmesi sabaha kadar yöre köylüsünü ve biz Bergamalıları çileden çıkarttı. Nitekim ondan bir hafta sonra, altın madeninin çevresindeki 17 köyün oluşturmuş olduğu çevre yürütme kurulu harekete geçti. 17 köyün insanı traktörünü, arabasını alan çoluk çocuk, ailece yollara döküldü. Nereden baksanız en az 3.500 kişi, İzmir'den Çanakkale'ye uzanan ana arteri, yani ana yolu tam Ovacık Köyü'nün olduğu bölgede yaklaşık 7-7,5 saat trafiğe kapatarak hayatı durdurdu. Valiliğin, devlet yetkililerinin "Siyanürü buraya getirmeyeceğiz, size zarar verilmeyecek" sözlerinin arkasından koskoca bir çam ormanının bir gecede yok edilmesine karşılık yöre köylüsü çok ciddi bir tepki vermişti. Günün sonunda İzmir Valisi Ovacık Köyü'ne gelip ana yolda köylülerle yaptığı pazarlık sonrası yolu trafiğe açtırmıştı. Süreç böyle başladı.
O. E.: Aslında süreç; belediye başkanının, Bergamalıların ve akademisyenlerin de desteğiyle, köylülerin örgütlenmesiyle birlikte büyüyen bir harekete dönüştü o yıllarda. Bergama Çevre Mücadelesi, Türkiye'deki çevre mücadelesi tarihi açısından çok önemli bir yer kaplıyor. Çünkü o dönemlerde medyanın da eylemleri göstermesiyle ve eylemlerin yaratıcılığıyla birlikte Bergama, günün gündemine oturmuş bir meseleydi. Belki biraz o dönemdeki eylemlerden ve bu yaratıcılık meselesinden de bahsedebiliriz.
E. E.: Şimdi tabii o günlerde, bu büyük 7,5-8 saat süren trafiği kapatma eyleminin arkasından, o güne kadar izin verilmeyen Bergama şehir merkezinde büyük bir miting yapıldı. Çok yağmurlu bir havada, yağmur hiç kesilmemesine rağmen köylüler ve Bergama'nın çevresinden desteğe gelen insanlar inatla o mitingi sırılsıklam bir şekilde orada gerçekleştirdi. Tabii sonrasında şunu gördük: O büyük miting ve yolun trafiğe kapatılması medyada yer buluyordu ama çok ses getirici bir halde değildi.
Ondan sonraki günlerde yapılan hemen hemen her eylem artık merkezden yöre köylerine taşınmıştı adeta. Köylerde oluşturulmuş meclislerde, her köyün temsilcisi olan, dik duran ve mücadelenin önderi olmuş 2-3 kişiden oluşan temsilcilerle birlikte medyanın ilgisini çeken, ses getiren birçok eylem geliştirildi. Bu eylemleri bizzat sorunun sahipleri planlıyordu. "Siyanür yarın kullanıldığında bizi öldürecek. Bunun karşılığında bizim sağcı, solcu, Alevi ya da Sünni olmamız önemli değil. Biz buna karşı sesimizi nasıl daha gür duyururuz?" diyerek eylemler yaptılar.
Sonrasında tabii yapılan o medyatik eylemler ses getirdi. O zamanlar mesela Muşlu Agit şu an aklıma geliyor. Onun yanı sıra Türkiye'nin önde gelen sanatçıları, akademisyenleri, TMMOB'a bağlı odalar ve barolar Bergama'ya çok ciddi bir destek verdiler. Yani bu sadece birkaç kişinin görünür olmasıyla alakalı değil, kolektif bir bilinçlenme süreciydi. Bunun sonrasında köylü, farklı etnik yapılardan olmasına rağmen kaynaşarak ortak payda olan siyanüre karşı kendi köyünü, kendi yaşamını savunmak temelinde onlarca, ardı arkası kesilmeyen eylem yaptı.
Tabii bu eylemlerle birlikte şirketin adımları da yakından takip edildi. Onların hamlelerine göre yeni eylem şekilleri geliştirildi. İnsanlar işini gücünü bırakıp orada günlerce, aylarca süren bir mücadelenin içine girdi hep birlikte. O güne kadar köylü, böylesi mücadelelere kolay kolay girişmezdi Türkiye'de. Köylü genelde devletten, jandarmadan çekinen, korkan bir yapıdadır. Ama bu mücadelede hukukçularımızın da o dönemki büyük gayretleri ve çabaları var, onları da unutmamak gerekir. İşte zamanın İzmir Baro Başkanı vardı, erken yaşta kaybettiğimiz Noyan Özkan. Sonrasında Senih Özay, kendisi ilerlemiş yaşına rağmen halen Ege Bölgesi'nde ve Türkiye'nin her yerindeki mücadelelerin bir şekilde içinde. Arif Ali Cangı gibi isimler vardı. O günlerde İzmir-Bergama Elele Hareketi kurulmuştu. O harekette Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne bağlı odalar, baro ve üniversiteler gerçekten yer aldı. 12 Eylül'den sonra susturulan, patlama noktasına gelmiş bir toplum, köylülerin kendi yaşam haklarını savunduğunu görünce o yılların suskunluğunu Bergama'da bozdu ve çok ciddi bir destek sağladı. Yöre köylüleri भी gerçekten bu desteği arkasına alıp yaşam hakkını aylarca süren eylemlerle savundu.
O. E.: Bu eylemlerin yanı sıra bir yandan hukuki bir mücadele de verildi ve yıllardan beri hala veriliyor. Bu hukuki mücadelelerin kazanımları oldu ama hayata geçmeyenleri de oldu. İşin bir kısmı da aslında bu hukuki mücadele süreci.
E. E.: Şimdi tabii mücadelenin değişik disiplinleri var. Mesela Maden Mühendisleri Odası İzmir Şubesi bu mücadeleye büyük ölçüde destek oldu. Mimar ve mühendis odaları, herkes durduğu yerden ciddi katkı sağladı. Ama İzmir Barosu'nun, o günlerdeki Noyan Özkan'ın, Senih Özay'ın, daha sonraları Avukat Arif Ali Cangı'nın ve şu an aklıma gelmeyen çok sayıda İzmirli hukukçunun bu mücadelede emekleri büyüktür. Onlar adeta kanunu çiğnemeden, bıçak sırtında giden bir süreçte köylünün suçlu pozisyonuna düşmemesi için demokratik kitle örgütlerine ve halka büyük destek verdiler. O zamana kadar Türkiye'de olmayan sivil itaatsizlik eylemleri Bergama'da uygulandı. Yani yasanın, kanunun boşlukları bulunup değerlendirilerek bıçak sırtında giden sivil itaatsizlik eylemleriyle Bergama mücadelesi bir anda Türkiye'nin gündemine, hatta Avrupa'nın birçok yerinin dikkatine oturdu.
Bu uzun erimli hukuk mücadelesinin sonunda, 1997 yılında Danıştay o günlerde Bergama köylüleri lehine bir karar vermişti. O karar aynen şöyleydi: "Siyanür liçi yöntemiyle altın üretmekte kamu yararı yoktur." Yani çok net bir kararla bütün tartışmaları bitirdi aslında o günlerde. Yargı; avukatlarımızın ve bilim insanlarının büyük emekleriyle bu kararı verdi ki siyanür liçi zaten dünyada şu an altın ayrıştırmada kullanılan en etkili tek yöntem. Dolayısıyla yüksek yargının, Danıştay'ın verdiği karar aslında o günlerde Türkiye demokratik bir hukuk devleti olmayı başarabilseydi uygulanacaktı. Eğer o karar uygulansaydı şu an Türkiye'nin Ege'den İç Anadolu'ya, Karadeniz'den Akdeniz'e, Doğu Anadolu'ya kadar dört bir tarafı; Artvin'den Ordu Fatsa'ya, Uşak Eşme'ye, Gümüşhane'ye kadar altın madenlerine boğulmayacaktı. Doğanın bu kadar arsızca, acımasızca talan edilmesinin önü açılmayacaktı.
O günlerde maalesef Türkiye tam anlamıyla demokratik devlet olmayı başaramadığı için o çok önemli yargı kararı etkisizleştirildi. Zamanın siyasi iktidarı (DSP-MHP-ANAP koalisyonu) vardı, Ecevit başbakandı. Birileri Ecevit'in kulağına "Bergama'daki altın çıkarsa Türkiye bütün borçlarını ödeyecek" gibi asılsız, boş bir laf fısıldadı. Süreç içinde maden zaman zaman geçici olarak mühürlenmiş olsa da, Bakanlar Kurulu gece yarısı aldığı olağanüstü kararlarla, onca yargı kararına rağmen hep madenin arkasında durarak çok uluslu altın şirketi Eurogold'un kapılarını bir şekilde hep açtırdı.
Özetle hukuk mücadelesi gerçekten halen veriliyor. Bergama'daki ocak açıldı ve o günden beri çalıştırılıyor. TMSF'den Varlık Fonu'na aktarıldı, şu an devlet çalıştırıyor. En yakın Dikili'nin köyünden, 20 km mesafedeki Çukuralan'dan cevher getiriliyor. Önümüzdeki günlerde Çanakkale'den, aşağı yukarı 5 saatlik yoldan cevher getirme projeleri var. Koza Altın'ın yeni adı Türk Altın oldu. Oradan da yılda 500 bin ton altın cevherini buraya getirme projeleri var; 2 milyon tonunu da Eskişehir Kaymaz'a götürme projeleri var.
Yani özetle Bergama bu mücadeleyi yöre köylüleriyle, bu mücadeleye inanan bilim insanıyla, öğretmeniyle, sol-sosyalist insanların müthiş birikimiyle ve katkılarıyla yıllardır bir yerlere taşıdı. Bu mücadele o günlerde Türkiye'nin dört bir tarafına da ilham vermişti. Altın madencilerinin, yani çok uluslu altın şirketlerinin Türkiye'ye girmesini en az 10-15 yıl frenledi. O açıdan bugün maden açık da olsa, onca yargı kararına ve riske rağmen devam ediyor olsa da bu kazanım önemlidir. Genel noktada bütün bu yargı kararları çıkarken Bergama köylüsü ve bu mücadelenin içinde olan bizler, yargıya taşıdığımız davaları sokakta da, o köylerde de eylemlerle destekleyerek aynı zamanda yargıçların elini rahatlatmıştık. O yargı kararları öyle kolay çıkmamıştı.
O. E.: Aslında bugün Akbelen'den İkizdere'ye, Kaz Dağları'ndan Karadeniz'e kadar pek çok yerde bu mücadele devam ediyor. Ama Bergama'daki süreç ve çevre mücadelesi aslında tüm bunların bir mirasını oluşturuyor gibi geliyor bana. Aradan neredeyse 35 yıl geçti ve bugün Bergama'dan tüm Türkiye'ye baktığımızda nasıl bir tablo var sence?
E. E.: Şimdi tabii Bergama mücadelesinin ortaya çıkıp geliştiği o siyasal iklim çok farklıydı. Yani köylülerin o sempatik eylemleri karşısında saldıran bir kolluk gücü yoktu; şu günlerdeki gibi acımasız davranılmamıştı. Çünkü karşılarında annesi, babası, hatta dedesi, ninesi yaşında insanlar vardı. Ama şimdi Türkiye'nin dört bir tarafındaki çevre eylemlerinde durum farklı. Şu anki siyasi iktidar, cumhuriyet kurulduğundan beri madencilerin arkasında bu kadar çok duran, onları denetlemeyen, adeta doğayı bir rant alanına çeviren bir anlayışa sahip. Bu yüzden gerçekten bugün Türkiye'nin dört bir tarafında verilen mücadeleler çok büyük ve zorlu mücadeleler.
Bugün de iktidarın Bergama'dan almış olduğu bu ruhsat verme ve genişleme politikalarına karşı Türkiye'nin her tarafındaki mücadeleler birbirlerini mutlaka olumlu yönde etkiliyorlar. Ben Türkiye'nin her alanında olduğu gibi ekoloji ve çevre mücadelesinde de halkın kolay kolay teslim alınmayacağını düşünüyorum; ne siyasi iktidarlar ne de uluslararası maden şirketleri ile onların Türkiye'deki işbirlikçileri tarafından kolay kolay zapt edilemeyecektir. Bu mücadelenin her geçen gün daha da büyüyerek, Bergama'yı da aşarak bir yaşam mücadelesi olarak büyütüleceğine inanıyorum. Teşekkür ederim.
O. E.: Tabii 35 yıllık bir mücadeleyi tek bir programa sığdırmak çok zor. Ama geldiğiniz için çok teşekkürler. Mücadele Atlası'nın bu bölümünün sonuna geldik. Apaçık Radyo'dayız. Bizi dinlemeye devam edin.


