Sermayenin Ötesinde'de Haluk Levent, Trump’ın Çin ziyareti üzerinden ABD–Çin rekabetini, diplomaside artan belirsizlikleri, küresel enerji dönüşümünü ve “orman kanunlarına” dönüş tartışmalarını ele alırken; Çin’in yenilenebilir enerji ve otomasyon yatırımlarını, Trump’ın müzakere eksenli siyaset anlayışını ve uluslararası kurumların etkisizleşmesiyle büyüyen jeopolitik gerilimleri değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Haluk, merhabalar.
Haluk Levent: Günaydın.
Özdeş Özbay: Günaydın.
Ö.M.: Evet, Sermayenin Ötesinde programında geçen haftalardan kalan ve tam tamamlamadığımız konuları devam ettireceğiz herhalde, öyle hatırlıyorum, değil mi?
H.L.: Bu Çin meselesi yani daha doğrusu Trump’ın Çin ziyareti de çok ilgili tabii. Bir küçük parantez açalım; şimdi Trump’ın Çin ziyareti epeyce beklentiyle başladı. Zaten burada ele almıştık, siz de hep üzerinde durdunuz. Bütün teknoloji oligarklarını yanında götürmüştü ve insanlarda şöyle bir izlenim vardı: Bunlar gidip Çin’deki teknolojik counterpart’larıyla — bir yandan rakip, bir yandan da belki iş birliği yapabilecekleri şirketler ve aktörlerle — görüşecekler. Sanki ekonomik alanda önemli aktörleri içeren geniş bir heyet oraya gidiyor gibiydi. Dolayısıyla burada, dünyanın ekonomisinin gidişatına dair yeni bir tablo oluşabileceği düşünülüyordu çünkü biliyoruz ki ekonomik görünüm çok parlak değil; hem durgunluk, hem de enflasyon riskinin bir arada ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Bu, İran saldırısından bağımsız olarak da zaten böyle bir risk yükseliyordu. İran saldırısı belki sadece katalizör etkisi yaratarak süreci hızlandırmış, gerilimin şiddetini artırmış olabilir. Böyle bir yeni nizam oluşacak gibi bakılıyordu ama hemen en sonunda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Böyle bir düzen çıkmadı, böyle bir nizam ortaya çıkmadı. Hatta tam tersine büyük belirsizlikler oluştu.

Aslında birkaç yazıda bu diplomatik görüşmeler hep şöyle değerlendiriliyor: İşin bir tiyatro kısmı olur ve bu tiyatro kısmı da epeyce abartılıydı zaten. Bir iki anekdotla destekleyecek olursak; örneğin Xi Jinpingi’nin, Trump’ın MAGA yani “Make America Great Again” yaklaşımının aslında Çin’in uzun vadeli politikalarıyla son derece uyumlu olduğunu söylediği cümle.
Ö.Ö.: Haklı haklı; Amerika’yı çökertmekte olduğu için bence de. Hem de çaktırmadan.
H.L.: Evet, doğru. Böylece güzel bir eleştiri de getirmiş oldu.Buna özellikle vurgu yapması önemliydi. Trump’ın zaten gittiği her ziyarette tekrarladığı bir klişesi var: Görüştüğü liderin ne kadar büyük bir lider olduğunun altını çizmesi, seremonik unsurları özellikle öne çıkarması… Hatta boyunu bile övdü.
Ö.Ö.: Bizim en çok dikkat çektiğimiz noktalardan biri de buydu. “Çinliler normalde kısa olur” gibi bir genellemeye yaslanarak, Xi Jinping’in uzun boylu olduğunu özellikle vurguladı.
H.L.: Bu arada dün galiba yine bir balo salonu inşa ettiklerinden de söz ediyordu.
Ö.Ö.: Ya, evet.
H.L.: O balo salonunun önünde bir konuşma yapmış, daha doğrusu gazetecilerle sohbet etmiş; demeçten çok öyle bir konuşma gibiydi herhalde. “Bunun tepesi sonsuz sayıda drone içerecek,” demiş. Bu drone’ların da bütün Washington’ı koruyacağını söylemiş. Herhangi bir drone’un o balo salonuna yani saraya ulaşmasının mümkün olmayacağını da eklemiş; yabancı saldırılardan söz ediyor tabii. Bir de “Aşağıda neler neler oluyor…” gibi ifadeler kullanmış.
Ö.M.: Drone’lar belki aşağıda da, balo salonunda olup bitenleri izliyorlardı.
H.L.: Yok, aşağıda kastettiği şey sadece balo salonunun bulunduğu alan değil. Tepede drone’lar var; aşağıdaysa Amerikan ordusunun birtakım gizli faaliyetlerinin yürütüleceğinden söz ediyor. Orada çok acayip odalar olacağından falan filan bahsetmiş adam.
Ö.Ö.: Çok ilginç, evet.
H.L.: Bir de tabii, galiba King’s College’dan ya da The Economist’in başyazı ekibinden birisinin yaptığı bir atıf vardı. Diyor ki: "Britanya, 1793’te Çin’e ilk resmî diplomatik heyetini gönderdiğinde, Londra’dan katılan isimlerden Peter Auber, grubun son derece nazik biçimde karşılandığını, büyük bir misafirperverlikle ağırlandığını, çok dikkatli şekilde izlendiğini ve son derece kibar bir biçimde uğurlandığı." Öyle bir not almıştım. Yani Çin’in zaten abartılı seremonilerle gelen konuklara misafirperverlik göstermesi çok olağan bir şey. Dolayısıyla işin bu “tiyatro” kısmı,aslında o kadar da önemli değil. Beklendiği gibi oldu diyebiliriz.
Ö.M.: Pardon, izninle bir ilavede bulunayım: Tiyatronun son perdesi aslında çok dramatikti. Başta o kadar övdüğü Xi Jinping olmak üzere, kendisine verilen çeşitli armağanların hepsini uçağa almadan imha etti. Adamın boyunu aşan büyüklükte, işlemeli, kırmızı kutular içindeki muazzam hediyelerdi bunlar. Bu çok ayıp değil mi?
H.L.: Çok. Yani büyük ihtimalle korkmuştur.
Ö.M.: Ama yani bu, neredeyse savaş sebebi bile sayılabilecek bir hareket. Hediyelerin olduğu gibi bırakılması ve imha edilmesi, dünya diplomasi protokolünde herhalde çok ender görülen bir şey olsa gerek.
H.L.: Bu, Çin’in yüzyıllara yayılan diplomasi geleneği açısından da son derece önemli aslında.
Daha Kolomb Amerika’ya ulaşmadan önce, Çin’in meşhur bir amirali vardı. İşte 27 gemiyle Ümit Burnu’na kadar gittiğinden falan söz edilir; o kadar büyük bir filo. Hatta belki Amerika’ya da ulaştığı söyleniyor. Onun amiral gemisi, Kolomb’un gemisinin galiba altı ya da yedi katı büyüklüğündeydi. Bunun nedeni de ziyaret ettiği yerlere götürdüğü hediyeler ve oradan aldığı hediyelerdi. Yani bu hediyeleşme meselesi, Çin diplomasisinin yüzyıllardır süren en önemli geleneklerinden biri. Dolayısıyla yapılan şey hakikaten ağır bir hakaret.
Fakat galiba Eylül’de Xi Jinping’in ABD'ye gitmesi yani bir iade-i ziyaret beklentisi var. Öyle birkaç yerde gözüme çarptı. O da ilginç bir durum çünkü şimdi şöyle bir tablo var: Büyük bir belirsizlik söz konusu aslında. Bu diplomatik görüşmelerde genellikle bir “private talks” kısmı olur; heyetlerin toplantı öncesinde başlayan, liderlerin de daha sonra sonuçlandırdığı, kamuya açık olmayan görüşmeler… Bunların ne konuşulduğunu bazen ancak onlarca yıl sonra belgeler açıldığında öğreniyoruz. Arkasından da yapılandırılmış kısmı görüyoruz ve bunun ana eksenini imzalanan anlaşmalar oluşturuyor. Fakat burada doğru düzgün bir anlaşma imzalanmadı. Dolayısıyla yapılandırılmış tarafta ciddi bir boşluk var. Arkada ise çok sayıda görüşme yapıldığını tahmin ediyoruz.
Bu da aslında Trump’ın diplomasiyi ve hatta siyaseti kavrayış biçimine çok uygun. Meseleleri birebir müzakere ekseni üzerinden çözebileceğini düşünüyor ve yapılandırılmış kısmı önemsemediği için de bürokrasiyi devre dışı bırakmış gibi hissediyoruz. Ama bunun ne kadar gerçek olduğunu tabii bilemiyoruz.
Yine de bize yansıyan şey büyük bir belirsizlik: Ne konuştular, ne üzerinde anlaştılar, ne oluyor, ne bitiyor? Bunları anlayabilmek için birkaç ay geçmesini ve somut sonuçların ortaya çıkmasını beklememiz gerekiyor.
Dolayısıyla ortaya “hiçbir şey olmadı” izlenimi çıkıyor. Eğer örneğin bir Clinton ziyareti sonrası böyle bir tabloyla karşılaşsaydık, bunu çok olumsuz yorumlardık. “Hiçbir anlaşmaya varılamadı, hiçbir görüşme sonuçlanmadı” derdik çünkü ortada imzalanmış belgeler görmüyoruz. Ama Trump’ın diplomasi anlayışının ana ekseni zaten bu olduğu için, hiçbir adım atılmadığı izlenimi yanıltıcı olabilir. En azından bir soru işareti koymak gerekiyor.
Bu yüzden Eylül’deki karşı ziyaret, Putin’le ilgili temaslar ve benzeri meseleler önemliydi çünkü bütün bu görüşmelere baktığımızda, ortada bir “nizam verme” girişimi olduğunu görüyoruz ama bu nizam verme işi ekonomik yapılandırmadan çok siyasi yapılandırmayı içeriyor gibi duruyor. Tabii bunun ekonomik sonuçları da olacaktır.
Bu yapılandırma süreci muhtemelen aynı anda hem Ukrayna, hem İran, hem de Tayvan meselelerinde bir dizi anlaşma biçiminde ortaya çıkacak çünkü İran konusunda Trump ciddi bir sıkışma yaşamış durumda. Bunun hem siyasi, hem de iktisadi sonuçları var. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki sorunlar, kapasite kayıpları ve enerji üretimindeki aksamalar ciddi bir durgunluk riski yaratıyor.
Öte yandan Tayvan konusunda da Çin’in uzun vadeli hedeflerine yaklaşmakta olduğunu görüyoruz. Üstelik bu süreç, Trump’ın çevresinde “Çin şahinleri” diyebileceğimiz, Çin’e karşı çok daha sert olunmasını savunan bir ekibin etkili olduğu döneme denk geliyor. Buna rağmen Trump’ın müzakere eksenli ilerlemeye çalışması dikkat çekici.
Aynı şeyi İran konusunda da görüyoruz. Siz sabah söylemiştiniz; müzakereyi öne çıkarması Netanyahu’yu bile kızdırmış görünüyor. Etrafında “gaza basalım, saldıralım” diyen geniş bir ekip varken, Trump’ın daha müzakereci bir çizgiye kayması herhalde bu siyasi sıkışmanın da sonucu.
Peki bunun arka planında ne var?

ABD ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiye baktığımızda tablo çok çarpıcı. 2025 itibarıyla ABD'nin Çin’e ihracatı 106 milyar dolar, ithalatı ise 308 milyar dolar civarında yani yaklaşık 200 milyar dolarlık bir açık var ve bu açık giderek büyüyor. Üstelik üretim kapasitesi farkı da ciddi biçimde açılıyor. Çin’in özellikle mal üretimindeki kapasitesi, ABD'nin birkaç katına ulaşmış durumda. Hatta bütün Batı dünyasını toplasanız bile Çin’in üretim kapasitesine erişemiyorsunuz. Dolayısıyla bu açığın sürmeye devam edeceği anlaşılıyor.
Hizmet sektöründe ABD biraz daha önde ama mal üretimine baktığımızda fark çok büyük. Trump teknoloji devlerini yanında götürürken belki de bu açığa çözüm yaratabilecek yeni iş birlikleri geliştirmeyi düşünüyordu fakat orada da ciddi bir boşluk ortaya çıktı çünkü bu şirketleri ilgilendiren herhangi bir anlaşma, hatta somut bir anlaşma niyeti bile görünmedi. Ama bu sürpriz değil.
Çin’in 15. Beş Yıllık Planı zaten birkaç ay önce ilan edilmişti. Orada inovasyon, yüksek teknoloji ve otomasyon konusunda son derece iddialı hedefler bulunuyor ve bunların yerli şirketlerle gerçekleştirilmesi hedefleniyor. Dolayısıyla Çin ancak kendi yerli şirketlerini güçlendirecek ve bu plan hedeflerine katkı sağlayacak bir iş birliğine sıcak bakacaktır. Bu nedenle ABD'deki teknoloji oligarklarının beklentileriyle uyumlu bir zemin oluşmuyor. Daha çok rekabetin öne çıktığı bir döneme giriyoruz ki zaten son birkaç ayda yaşananlar da bunu gösteriyor.
Özellikle güneş enerjisi alanında Çin’in küresel piyasaları neredeyse yıkıcı ölçüde ürünle doldurması, DeepSeek Pro’nun son derece gelişmiş bir versiyonunun ücretsiz biçimde dünyaya sunulması; bunların hepsi piyasa bozucu etkiler yaratıyor. Dolayısıyla bu yaklaşımın yeni teknolojik gelişmelerde de süreceğini anlıyoruz.
Trump ise dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyor: “Boeing alacaklar.” Ya da Çin’in ABD'den petrol alımı... Ama bunlar Çin’in toplam ihtiyacının yanında çok küçük miktarlar çünkü Çin uzun vadeli planları doğrultusunda yenilenebilir enerjiye çok radikal bir geçiş yapıyor. Bu da aslında hem ekonomik dalgalanmaların etkisini azaltma stratejisi, hem de uzun vadeli enerji dönüşümünün bir parçası. Fosil yakıt bağımlılığını azaltırken özellikle füzyon teknolojilerine yönelik yatırımlarını da ciddi biçimde artırmış durumda.

Ö.M.: Pardon, bir de araya girip şunu ekleyeyim: ABD ise hem güneş enerjisi yatırımlarında, hem de özellikle rüzgâr türbinleri için sipariş edilmiş bazı projelerde bile frene basacak kadar geri dönüyor. Bütün bu alanlardan çekilip yeniden petrole ve fosil yakıtlara yatırım yapmayı ön plana alan bir anlayış söz konusu. O yüzden ortada gerçekten çok karmaşık bir tablo var.
H.L.: Evet ama bu, biraz akıntıya kürek çekmek gibi bir şey. Çünkü Çin’in yaptığı yatırımları ve oradaki ölçek ekonomisinin sağladığı avantajları düşündüğümüzde, bir de küresel ölçekte yarattığı talebi dikkate almak gerekiyor. Mesela Hindistan ve Pakistan, Çin’de üretilen güneş panellerine en yoğun talep gösteren bölgeler arasında. Oralarda toplam elektrik üretimi içinde güneş enerjisinin payı %20–25 bandına ulaşmış durumda. Şimdi bir de bu esnek güneş panellerinin devreye girmesiyle birlikte tablo daha da değişiyor.
Bu arada Türkiye’de de bu alanda önemli üreticiler varmış; onunla ilgili bir dosya hazırlıyorum şu sıralar. Belki bayramdan sonraki ilk programda onu ele alırız.
Ö.M.: Evet, onun üzerinde durmamız gerçekten çok iyi olur.
H.L.: Yerli üretim kapasitesi çok hızlı yükseliyor. Özellikle esnek güneş panelleriyle mikroinverterlerin birlikte kullanılabilmesi sayesinde, artık balkonlardan bile düşük maliyetle, büyük altyapı yatırımları gerektirmeden güneş enerjisinden elektrik üretmek mümkün hale geliyor.
Türkiye’de de bu alanda ciddi bir yerli üretim kapasitesinin oluştuğunu görüyoruz. İhracat yapan birkaç şirket gözüme çarptı. Sessiz sedasız ama önemli bir kapasite oluşmuş gibi duruyor gerçekten. Bunun altını çizmek lazım.
Boeing tarafındaysa 200 adetlik satış gerçekleşmiş durumda. Ama ilginç olan şu: Bu anlaşma açıklandıktan hemen sonra Boeing hisselerinde %4’lük bir düşüş yaşanmış. Çünkü beklenti çok daha yüksekmiş yani ABD tarafı, Trump Çin’e giderken çok daha büyük ekonomik sonuçlar bekliyormuş anlaşılan.
Dolayısıyla bu seyahatin ABD’deki etkisinin sınırlı kaldığını söylemek mümkün ama öte yandan Çin’in bu sürece çok sıkı biçimde adapte olduğuna dair yorumlar da dikkat çekiyor. Özellikle İran meselesinde, Trump’ın “büyük bir zafer kazandım” diyebileceği kalıcı bir barış ya da uzun vadeli bir ateşkes ihtimali şimdilik pek görünmüyor. Fakat Çin’in o sabırlı diplomatik geleneği açısından bakıldığında, daha çok Trump’ın içeride kullanabileceği bir “zafer anlatısı” üretmesine imkân tanıyacak uzun vadeli bir ateşkes formülü üzerinde durulduğu anlaşılıyor.
Tabii böyle bir ateşkesin ortaya çıkabilmesi için İran’ın nükleer programı konusunda bir çözüm bulunması gerekiyor. Burada kastettiğim, nükleer enerji üretimi ve nükleer santral kurma programının devam edebileceği bir çerçeve. Anlaşılan ABD, Çin’i de bu sürece bir tür gözlemci ya da dengeleyici aktör olarak çekmeye çalışıyor ama Çin çok da o tarafa girmek istemiyor gibi duruyor çünkü Çin açısından böyle süreçlerde fazla görünür olmak başka sorunlar yaratabilir. Özellikle anti-Amerikancı bir söylem üzerinden ilişkiler geliştirdiği Afrika ülkeleri ve benzeri bölgelerde, Trump’la fazla iç içe görünmek istemeyecektir herhalde. O yüzden Çin doğrudan ve birincil aktör olarak sahaya girmese bile, arka planda etkisini sürdüren bir pozisyonda kalmayı tercih ediyor gibi görünüyor.
Dolayısıyla daha çok anlaşmalara dayalı, yapılandırılmış bir siyaset yerine; belirsizliğin hâkim olduğu, atılan adımlardan yorum yaparak ne olup bittiğini anlamaya çalıştığımız bir döneme girmiş gibiyiz. Bu da aslında Trump döneminin ruhunu yansıtıyor. Hem ekonomide, hem siyasette, hem uluslararası ilişkilerde, hem de ülke içinde sisli bir ortam hâkim. Bu da açıkçası işi zorlaştırıyor çünkü böyle bir belirsizlik ortamında komplo teorilerine çok geniş bir alan açılmış oluyor.
Ö.M.: Ben de izninle ufak bir ilavede bulunayım; Gazete Oksijen’de de tam senin söylediklerini doğrular nitelikte bir haber vardı: “Putin ve Xi’den Pekin’de ortak bildiri: Dünyada orman kanunlarına dönüş tehlikesi var” diye uyarmışlar. İki lider, Batı’nın tek taraflı zorbalığını sert bir dille eleştiren ortak bir açıklama yayımlamış.
Ö.Ö.: “Tek taraflı zorbalık” eleştirisi yapıyorlar ama Rusya’nın işgal politikalarına baktığımızda, insanın aklına ister istemez “Demek ki çift taraflısını tercih ediyorlar” sorusu geliyor.
Ö.M.: Evet, Rusya’nın Ukrayna’da dört yıldır süren işgalinden hiç söz etmiyorlar. Tam tersine, “silah gerilimi sürerken Rusya enerji vanasını Çin’e tamamen açtı” deniyor bu sırada da. Yani aslında bu, Haluk senin söylediklerini doğrular nitelikte bir tablo ortaya koyuyor. Bir yandan “dünyada orman kanunlarına dönüş tehlikesi var, bu büyük bir risktir” diyorlar; öte yandan kendi jeopolitik hamleleriyle bu sert güç siyasetini yeniden üreten aktörlerden biri haline geliyorlar.

Ö.Ö.: Bu arada çok büyük bir doğalgaz anlaşması da imzalanmış durumda. Yani Çin bir yandan güneş enerjisine ve yenilenebilir teknolojilere büyük yatırım yapıyor ama öte yandan hâlâ dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisi. Şimdi “Sibirya’nın Gücü 2” boru hattı projesiyle ilgili anlaşmaların da imzalandığı söyleniyor. Bu hattın tamamlanması halinde, Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık %12’sinin doğal gaz üzerinden karşılanabileceği ifade ediliyor.
H.L.: Evet yani bu geçiş o kadar kolay değil. Çin’in büyüklüğünü ve az önce sözünü ettiğim üretim kapasitesini düşünürsek, bu enerji ihtiyacını bir anda yalnızca yenilenebilir kaynaklarla karşılamak mümkün değil. Ama Çin her zaman güvenlik eksenli hareket ettiği için — belki de aslında bütün ülkelerin böyle davranması gerekiyor — güneş enerjisini tercih etmesinin temel nedeni de bu.
Aslında güneş enerjisi de Çin açısından bir geçiş teknolojisi gibi duruyor çünkü demin de söylediğim gibi, füzyon enerjisine çok büyük yatırımlar yapıyorlar ama bunun ancak uzak bir gelecekte mümkün olabileceğini bildikleri için, şimdilik bu tür doğalgaz anlaşmalarıyla süreci yönetmeye çalışıyorlar.
Tabii otomasyon da işin önemli bir parçası ama otomasyon meselesini ayrıca tartışacak vaktimiz kalmadı artık, bitirmek durumundayız. Bütün bu belirsizlik ortamında "orman kanunu” söyleminin Rusya’dan gelmesi zaten başlı başına trajikomik. Fakat esas mesele şu: Aslında dünyada büyük ölçüde zaten o “orman kanunu” düzenine geri dönülmüş durumda. Çünkü uluslararası kurumların ve uluslararası kamuoyunun etkisizleştirilmesiyle birlikte bu noktaya geldik.
Bunu daha önce de birkaç kez konuşmaya çalışmıştık. Bugün teknolojik gelişmenin izlediği patika yani yüksek verimlilik vaat ederken bunu büyük ölçüde otomasyon ve yapay zekâ üzerinden, insan emeğini ikame ederek gerçekleştirmeye çalışan çizgi; beraberinde büyük işsizlik risklerini, toplumsal yıkımları ve ciddi çalkantıları getiriyor. İster istemez böyle bir yola girilmiş durumda ve bunun sonuçlarını da hep birlikte görüyoruz.
Son derece ciddi bir faşizm tehlikesiyle karşı karşıyayız. Uluslararası kamusal alanın zayıflaması, kurumların etkisizleşmesi, hatta Bretton Woods kurumlarının bile bu yeni duruma adapte olmaya çalıştıklarını açıkça kabul etmeleri, kamusal alanın nasıl aşındığını gösteriyor bize ki biz bunları zaten sürekli Kavanozdaki Yıldız’da da tartışıyoruz. Evet, önümüzdeki günlerde ele alacağımız başlıklardan biri de bu olacak.
Ö.M.: Bunu devam ettireceğiz tabii.
H.L.: Evet.
Ö.M.: Sürenin sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz.
H.L.: Görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere.
H.L.: Hoşçakalın. İyi bayramlar bu arada.
Ö.M.: İyi bayramlar. Teşekkür ederiz.
H.L.: Hoşçakalın.


