"Bitkilerin ve özgürlüğün hikâyesi anlattığımız"

-
Aa
+
a
a
a

Apaçık Radyo'da Botanitopya programını hazırlayıp sunan Benan Kapucu da 23. Radyo Şenliği'nde! Benan Kapucu'yla bitkiler ve insan arasındaki eşsiz dünyasına dalarken; Apaçık Radyo’nun doğayla yeniden bağ kurmaya açtığı alanı konuşuyoruz.

""
23. Radyo Şenliği: Benan Kapucu
 

23. Radyo Şenliği: Benan Kapucu

podcast servisi: iTunes / RSS

Eraslan Sağlam: Evet, Dinleyici Destek Projesi özel yayını devam ediyor. Saat 14.05; daha önceden de anons ettiğimiz gibi Botanitopya'yı ağırlıyoruz. Dinleyici Destek Projesi özel yayını 23. Radyo Şenliği'nin içerisinde ve tabii ki Benan Kapucu, hoş geldiniz.

B. K: Hoş bulduk. Çok heyecanlı burada olmak, sizlerle olmak. Çok mutluyum. Özlemişim de stüdyoyu hakikaten.

E. S: Bir mukabele bizim için de. Zaten erken geldiniz, yayını dışarıda dinliyordunuz. Nasıl geliyor? Her şey bizden size...

B. K: Valla bence harika gidiyor. Gayet benim kulağıma hoş geliyor. Yani destekler de yoğun sürüyor gibi geliyor bana. Bilmiyorum, ben aşağıdan öyle görüyorum.

E. S: Çünkü burada numaratörde siz de görüyorsunuz; şu anda 60 oldu. Bu 60 sayısı, bugün sabahtan bu ana dek 60 kişinin radyoyu desteklediğini, Apaçık Radyo’yu desteklediğini gösteriyor.

B. K: Harika, inşallah hızlandırabilirim bakalım.

E. S: Evet hızlandıracaksınız, yüzde yüz eminim.

B. K: Çok heyecanlı burada olmak gerçekten.

E. S:Botanitopya çok kulağa keyifli geliyor dinlerken programınız. Onun için öncelikli olarak tebrik ederim ve teşekkür ederim. İlgi alanınıza dönüp baktığımızda aslında ekolojiyle çok kıyıda köşede kalmış ve burnumuzun önünde duran ama aslında görmediğimiz şeyleri bir ekolojist yaklaşımla bir araya getiriyor olmanız bize çok iyi geliyor. Nereden ortaya çıktı Botanitopya fikri?

B. K: Aslında ne kadar güzel anlattınız. Dediniz ki; "Gözümüzde olmayan şeyleri görmemizi sağlıyorsunuz." Aslında tam da yapmak istediğim bu gerçekten. Şimdi nereden yola çıktık derseniz... Aslında benim ilgi alanım, daha doğrusu mesleğim tasarım editörlüğü. Yani tasarım okudum. Sonra bir beş yıl tasarımcı olarak çalıştıktan sonra editör olarak hayatımı hâlâ öyle kazanıyorum. Ama bir yandan da doğanın içinde büyümüş birisi olarak, doğaya farklı gözle bakan biri oldum olası.

Bu anlamda tabii doğayı gözlemlemek ve bunu sanatla birleştiren bir alan olan botanik sanatına her zaman bir ilgim vardı. Ne zaman yurt dışına gitsem sahafları dolaşırım, bit pazarlarını dolaşırım; oradan botanik resimleri toplardım. Bir yandan da tasarımcı olduğum için bu yönümü desteklemek amacıyla bir bitki çizimi öğreneyim dedim. Üç yıl boyunca botanik çizimi, botanik illüstrasyonu, bitki çizimi dersleri aldım. Sonra fark ettim ki bu aslında gerçekten adanmışlık isteyen bir alan. Keşke daha önce başlamış olsaydım, bitki ressamı olabilirdim rahatlıkla.

Dolayısıyla ben aslında botanik kültürünü anlatmak istedim. Yani bitkilerin dünyasındaki yolculuğu, hikayesi, bunun insan kültürüyle olan bağlantısı... Amacım, insanların bitkilere farklı bir gözle bakmasını sağlamak. Bitkileri tüketilen, yararlanılan, kesilip biçilen varlıklar olarak değil de "biyokültürel varlıklar" olarak tanımlıyorum aslında. Kültürle olan ilişkisi, dünya üzerindeki yolculuğu, insanlığın onu nasıl metalaştırdığı, nasıl yücelttiği ya da nasıl aşağıladığı... Bu hikayelerin peşinden koşuyorum, bunun izini sürüyorum.

Bitkilerin ayrıca iki karakteri de var, bunu da vurguluyorum programlarımda: Hem yer oluşturucu bir yönü var hem de hareket eden, yolculuk eden bir yönü var. İki yönünü de anlatıyorum. Biraz daha açarız isterseniz sonra.

E. S: Elbette. Peki burada Hopa, Artvin florası ne kadar etkili oldu sizin bu yolculuğunuzda?

B. K: Hopalı olduğumu biliyorsunuz, harika! Çok teşekkür ederim.

Gerçekten çocukluğumdan beri doğanın içinde yaşıyorum. Bir Karadenizli her zaman doğayla birlikte var olur. Bizim için yeşil çok önemlidir. Ben bir ay geçince hemen "Benim bir yeşile gitmem lazım" derim. Babam da ayrıca orman mühendisi, KTÜ’nün efsane hocalarındandır. Hatta hâlâ rastlıyorum babamın öğrencilerine; bu Botanitopya dolayısıyla karşılaşmalarım da oluyor. Kulakları çınlasın babamın.

Trabzon'daki kampüs de çok yeşilin içindeydi, Hopa keza öyle. Bildim bileli ben doğa yürüyüşlerine çıkarım. Doğa benim için içine doğduğum, bütünleştiğim bir varlık. Bitkilere süsleyen ya da yararlandığım bir şey olarak değil, "bir can" olarak bakıyorum. Onu her zaman programlarımda vurguluyorum. Umarım dinleyicilerim bunu hissediyorlardır. Artık yabani otlara, yaban otlarına "ezilebilecek varlıklar" olarak bakmadıklarını, başka bir gözle baktıklarını düşünüyorum.

E. S: Kuşkusuz. Bir de şu soruyu hem kişisel bir yerden kendim için soracağım, çünkü ben de görmeyi ve bakmayı çok seviyorum. Ben ve benim gibi olan dinleyicilerimiz bu işle birazcık daha yoğun ilişki kurmak istiyorlarsa nasıl bir yol haritası önerirsiniz?

B. K: Aslında kitaplardan başlayabilirler. Mesela bilimsel olup çok da kolay anlaşılabilen bir sürü kitap var. Bitkilere farklı bir göz ile bakmamızı sağlayan Stefano Mancuso'nun kitapları olabilir. Bir de ben buralara "canlı doğa tarihi müzesi" diyorum. Yurt dışına gittiğimizde doğa tarihi müzelerini gezmek de bence çok önemli. Yok olan türler, hayvanlar, bitkiler geçmişte nasıl resmedilmiş; botanik illüstrasyonlarında nasıl anlatılmış bunları görmek önemli.

Doğa tarihine ilgi duymak ve bilimsel ama akıcı kitaplara yönelmek lazım. Doğanın farklı alanlardaki kesişimlerine dair kitaplar da okumalı; mesela bahçe ve felsefe ilişkisi gibi. Dünyayı anlama çabasıyla bahçeler arasında yakın bir ilişki var. Yazarların ve düşünürlerin doğaya bakışını okumak da çok değerli. Mesela Henry David Thoreau'nun Walden kitabını ya da Jean-Jacques Rousseau'nun Yalnız Gezerin Hayalleri kitabını okumak gibi... Sadece doğa değil, doğanın sanat ve edebiyatla kesiştiği alanlara bakmak gerek. Bir de küçük doğa yürüyüşleri... Kentin içindeki yaban otlarını tanımak için botanik yürüyüşlerine katılmak insanda büyük bir bilinç uyandırır.

E. S: Şahane. Peki şimdi bir parça dinletelim, dinleyicilerimiz desteklerini sunsunlar. Neyle başlayalım?

B. K: Şöyle bir parça düşündüm. Hikayesini sonra anlatırım: Fazıl Say'ın bestelediği, Can Yücel'in şiirinden Selenad Bağcan'ın seslendirdiği "Sardunyaya Ağıt".

E. S: Evet, çok güzel. Dinleyicilerimiz o esnada desteklerini sunacaktır. İyi gidiyoruz; sayı şu an 61 oldu. Evet, bir destek daha geldi. Can Yücel'in sözlerini duyarken desteklerinizi bekleyeceğiz: 0212 343 41 41. Dinlediğiniz podcast bir Açık Radyo programıdır. Evet, Dinleyici Destek Projesi özel yayınında Botanitopya programcısı Benan Kapucu bizlerle.

B. K: Güzel bir hikayesi var, anlatayım mı bu şarkının?

E. S: Lütfen.

B. K: Biraz hüzünlü bir hikaye. Aslında sardunya bize ta Güney Afrika'dan, Ümit Burnu'ndan gelen bir çiçek. Hep bizim Akdeniz coğrafyasında açtığı için buralı zannediyoruz ama öyle değil; o da gezgin çiçeklerden birisi.

Can Yücel bu şiiri, yaptığı çeviriler yüzünden hapis yatarken ondan koparılan sevgili sardunyasının ardından Ocak 1972'de yazmış. Koğuş arkadaşı Abdullah Nefes anlatıyor bu hikayeyi: "Bir gün yemek yapmak için canımız ıspanak çekti, sipariş verdik. Ispanak demetinin içinden sardunya fidesi çıktı. Can öyle heyecanlandı ki hemen bir saksı ayarladık, ektik. İki hafta sonra serpildi namussuz sardunya ve çiçek açtı. Bütün koğuşlara da bahsettik durumdan; herkes sanki sardunya ile çiçek açmıştı. Fakat cezaevi yönetimi durumu öğrenince hiddetlenmiş; yasakmış çünkü sardunya yetiştirmek. Bütün gardiyanların katıldığı bir operasyon oldu koğuşa ve sardunyayı aldılar, gittiler. Daha sonra Can oturdu ve bu ağıtı yazdı: 'Seyredurduk tantanayı, tutuklayıp sardunyayı, attılar dip kapalıya, ikindiyin saat beşte...'"

E. S: İnanılmaz, sardunyaya bile operasyon düzenleniyor yani! Çok tuhaf. Ben de keyifli bir şeyi paylaşmak istiyorum sizinle. Benim alanım oyunculuk. Dünyaca ünlü bir ekolün sahibi olan Eric Morris'in bir kitabı var: Lütfen Rol Yapmayın diye. O kitabın bir bölümünde bir egzersizden bahseder. Öğrenciyi dışarı yollar ve der ki: "Bugünkü ödevin; bir parkta tam altı saat boyunca oturacaksın ve hiçbir şey yapmayacaksın. Sadece bakacaksın." Sonra bu egzersizin sonuçlarını konuşurken öğrencisine şunu söyler: "Ne vakit ki bir yaprağın damarları arasında kaybolmayı öğrenirsiniz, o zaman oyunculuğa; kendinizi başka bir şeyin, başka bir yerin yerine koymaya başlayabilirsiniz."

B. K: Muhteşem! Oyunculuk için de bu geçerli demek ki.

E. S: Elbette. Bakmak çünkü aslında empatik bir yaklaşımdır. Bitkiyle kurulan empatiden bahsediyorsunuz; o sardunyanın yerine kendinizi koymaktan...

B. K: Tabii, aynen öyle. Bir de bitki çiziminden bahsedeyim; biz bitkiye mikroskopla bakıyoruz. Oradaki muazzam bağlantıları, doğanın mucizesini görünce o artık basit bir şey olmaktan çıkıyor. Yakından bakınca, detayları fark edince bambaşka bir gözle görüyorsunuz her şeyi.

Felsefeyle de bağlantısı var; mesela Nietzsche de düşünürken hep dolaşırmış ormanda, bahçede. Onun bir "düşünce ağacı" varmış; o ağacın altına geldiğinde aklına düşünceler düşermiş. Kesinlikle "hemhal olmak"la ilgili bu. İnsan olarak biz onların tepesinde değiliz, o bütünsel varlığın sadece bir parçasıyız. Durmak ve bakmak çok öğretici.

E. S: Kesinlikle. Tam da bu dediğiniz yerde büyük şair Nâzım Hikmet’in dizeleri ya da Gülhane Parkı'ndaki ceviz ağacı geliyor akla: "Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında."

B. K: Evet! Mesela münzevi şair Emily Dickinson da çiçekler için, şiirleri için "Beynimde açmış çiçekler" diyor. O da bahçesiyle ilgilenerek o küçücük dünyadan esinlenmiş.

E. S: Peki şuna ne diyeceksiniz? Kent kültürüne yerleşen bu bitki ilişkisi... Gelir seviyesi değişse de bitkiyle ilişki sabit kalıyor. Lüks bir otel lobisinde pahalı bir seramik saksıda gördüğünüz çiçeği, kenar mahallede bir çaydanlığın, yoğurt kabının ya da salça tenekesinin içinde görüyorsunuz. Ben bir taşra çocuğuydum; Batı Karadeniz'de, Ereğli'de büyüdüm. Orada bütün balkonlarda zeytinyağı tenekelerine, Vita kutularına dikilmiş sardunyalar vardı.

B. K: Vita kutularına sardunyalar... Ne kadar ikonik değil mi?

E. S: Kesinlikle. Annemle bir ırmak kenarına giderdik, orada boş arazilerde herkesin bir "bostanı" vardı. Toprağın sahibi kim bilmeden, ama bizimmiş gibi ekip biçtiğimizi hatırlıyorum.

B. K: Demek ki doğayla bağınız çok güzelmiş. Ama kente gelince bağımız kopuyor ve bitkiler artık sadece "dekoratif nesnelere" dönüşüyor maalesef.

E. S: Bende sadece dekoratife dönüşemiyor çünkü bir soğan filizlendiğinde ya da maydanoz ektiğimde onunla bir ilişki kuruyorum. Aslında buradan şuna gelmek istiyorum: Buğday Derneği ve ekolojik pazarlar bizim bitkiyle olan ilişkimizi tekrar gözden geçirmemize neden oldu. Atalık tohumun ne kadar değerli olduğunu öğrendik. Maalesef artık hayatta olmayan Victor Ananias bu işe hayatını yatırmıştı.

B. K: Kesinlikle. Bilinç oluşturulmasında Victor Ananias'ın çok değerli bir katkısı var. Her şey birbiriyle birleşiyor aslında: Botanitopya, ekoloji, küresel iklim krizi ve bizim toprağa duyduğumuz o fiziksel ve felsefi ihtiyaç.

Ben programda bitkilerin sömürgecilik ve kapitalizmle olan ilişkisinden de bahsediyorum. İklim krizi zaten bu sistemlerin bir sonucu. Bitkilerin bazen insanlığı felakete sürüklediği ya da insanlığın bitkileri yok ettiği hikayeleri anlatıyorum.

E. S: Bu aslında insana özgü bir durum. Köpeğimi dışarı çıkardığımda, ona zarar verecek bir bitki varsa yanından geçer gider, dokunmaz bile. O biliyor.

B. K: Kodları değişmemiş çünkü. Belki biz de biliyorduk ama unuttuk. Kapitalizm bizi betonarme yaşamlarımıza gömdü ve tüketim toplumu için bu bağı bilerek unutturdu. Doğada nasıl hareket edeceğimizi bile bilmiyoruz artık; yere basmaktan, ağaca çıkmaktan korkuyoruz. Küçük yaştan itibaren çocuklara bu sevgiyi ve bilinci vermek lazım.

E. S: Buna kafa yorarsak hatırlamama ihtimalimiz yok, çünkü bu zaten içimizde olan bir bilgi. Ruhumuz ve nöronlarımız bunu hemen hatırlayacaktır. İyi ki gelmişsiniz, çok güzel bir sohbet oldu.

B. K: Doyamadım, çok keyifli oldu. Çok teşekkür ederim.

E. S: Ben çok teşekkür ederim. Apaçık Radyo programcımız Benan Kapucu ile bitkilerin ve dünyanın haline merhaba dedik. Sizi bir parçayla yolcu ediyoruz.

B. K: Yine biraz hüzünlü bir parça seçtim galiba: Salvatore Adamo'dan "Inch'Allah". Burada Beyrut'taki manolya ağaçlarından bahsediyor; manolyaların kalbinde hüzünlü bir anıdan bahsedip barış çağrısı yapıyor. Tam zamanına uygun.

E. S: Çok teşekkür ederiz. Salvatore Adamo'yu dinlerken numaratörde 62 kişi olduk. Lütfen desteğinizi ve radyonuzu unutmayın: 0212 343 41 41.