24 saatte iklim krizi

Açık Alan
-
Aa
+
a
a
a

Açık Alan’ın bu bölümünde, mikrofonu Meral Tosun’a emanet ediyoruz. İklim krizi ve sinemayı yavaş şiddet kavramı üzerinden ele alan Tosun, sinemanın gerçeklerle yüzleştirme potansiyelini, iklim krizini anlamak için nasıl devreye sokabiliriz diye soruyor ve akıl yürütmeleri sonucunda “adını bilmediğimiz bir kentin” başrolde olduğu bir sinopsis ortaya koyuyor.

""
Sinema’nın gerçeklik vaadi: 24 saatte iklim krizi
 

Sinema’nın gerçeklik vaadi: 24 saatte iklim krizi

podcast servisi: iTunes / RSS

Meral Tosun: Adını bilmediğimiz bir kent bu hikâyenin başkarakteridir. Hisseder, düşünür, yorulur. Yıllardır kapitalist kültürün "daha çok üret, daha çok tüket, daha çok büyü" buyruğuyla genişlemiş, betonla sertleşmiş, hızla nefessiz kalmıştır. Kent, içinde yaşayan canlıları bile eşit biçimde taşıyamadığını bilir. Göçmenleri, yoksulları, yaşlıları, köpekleri, denizleri görünmez kılan düzeninin farkındadır. Ancak pozisyonu bu konuda irade göstermesine izin vermez. Derken kapısını iklim krizi çalacaktır.

Ben Meral Tosun, Açık Alan'ın bu bölümüne hoşgeldiniz. Bu bölümde mikrofon benim elimde olacak. Ben iklim konusunda kendini geliştirmiş bir iletişimciyim. Bu konuyu kapsayan bir yüksek lisans tezim, bir de Marmara Denizi'ni pamuklara saramadığım için kaydetmeye başladığım bir podcast’im var. İsmi Podshuman Podcast. Burada başta iklim krizi olmak üzere Antroposen çağının yarattığı krizlere odaklandığım bölümler kaydediyorum. İsmini kolayca aratabilmeniz için "Podcast"in "pod"u, sonra bir "s" ekliyorsunuz ve ardından "human" kelimesi geliyor; hepsi bitişik oluyor. Instagram, Spotify ve YouTube'dan takip edebilirsiniz deyip konuya giriyorum.

Vaktiyle görsel kültür dersi almıştım ve o ders kapsamında bir film izlemiştik. İsmi "Chronicle of a Summer"dı. Bu film, düzenli aralıklarla hatırladığım ve kendimle iç konuşmalar yapmama sebep olan bir filmdir arkadaşlar. Ve şimdi bu konuşmaları sizinle paylaşmaya niyetliyim; fark ediyorum ki şu an hiç de o kadar kolay olmayacak. 

Gelin şimdi biraz filmden bahsedelim. Edgar Morin ve Jean Rouch, Chronicle of a Summer'ı 1961 yılında bir belgesel olarak tasarlıyorlar. Ancak film, ana akım didaktik belgesellerden biraz farklı. Film, yönetmenlerin amaçlarını anlattıkları bir sahne ile açılıyor. Bu amaç da şu: Gerçeği filme alabilmek üzerine deneysel bir çalışma yapmak. Yönetmenler filmi sıradan insanların yaşamını, gerçeğini ve gündelik rutinlerini kaydetme süreci olarak kullanıyorlar. Sokakta rastgele insanlarla röportaj yapıyorlar ve bu süreci filme alıyorlar. Ama bunu gizli kamerayla yapıyorlar. Böylece hem gerçeği kaydediyorlar hem de kaydedilen kişi kameranın farkında olmadığı için bir nevi kurmaca bir hikâye anlatmış oluyorlar. Yani daha doğrusu yönetmenler bunun bir deneyini yapıyor.

İkinci aşamada çekimler kamera gizlenmeden yapılıyor. Burada katılımcılara bazı sorular soruyorlar. Sorulardan biri: "Mutlu musunuz?" Bir kadın bu soruya "Bir işçi asla mutlu değildir," şeklinde cevap veriyor. Bir diğer katılımcı, bir Renault çalışanı; ona da hayatıyla ne yaptığı sorusunu soruyorlar. Çalışan bu soruyu cevaplarken çalışma koşullarının kötülüğüne değiniyor: "Nasıl dayanıyoruz bilmiyorum. Kapalıyız, izleniyoruz. Başka seçeneğimiz yok," diyor. Ardından ekliyor: "Saat 6'dan sonra tekrar kendin olmaya çalışıyorsun." 

Sonlara doğru filmde yer alan kişilerin birlikte filmi izleyip üzerine tartıştıkları bir sahne görüyoruz. Özetle filmin niyeti gerçeği filme alma üzerine. Bunun için önce yönetmenlerin amaçlarını duyuyorsunuz, sonra gizli kamera çekimleri oluyor, sonra açık çekimler oluyor. Filmin ardından katılımcıların filmi izleyip tartışması; "Kimler rol yapıyordu, kimler gerçekti?" gibi meselelerin tartışmaya açılması... Sonuçta tüm bunlar filmin bütününü oluşturuyor.

Ben bu filmi ilk izlediğimde, birkaç yıl önce film hakkında bir yazı yazmıştım ve o yazıda yazdığım bir cümle, zaman zaman kendi gündelik hayatımda referans aldığım bir cümleye dönüştü. Filmde romantizmin şehri olan Paris'in başka bir yüzünü, tırnak içinde "gerçek yüzünü" görüyoruz. Bunu izlemek insana ağır geliyor. Yani ben filmi izlerken böyle hissetmiştim. Paris'e hiç gitmemiş biri olarak Paris'e dair zihnimde yarattığım imge; loş sarı ışıklar altında sarmaş dolaş yürüyen sevgililer, arka planda romantik bir müzik çalarken kadeh seslerine karışan kahkahalar falan... Ama biz filmde Paris'in başka bir yüzünü görüyoruz. Yalnız insanlarını; emeği sömürülen, güvencesiz, yorgun insanlarını; mutsuz insanlarını görüyoruz. İşte tam bu noktada kurduğum cümle de şöyleydi:

"Bazı gündelik gerçeklerin filmlerde izleyince daha korkunç göründüğünü fark ettim. Gerçeklere dışarıdan bakmak ürkütücü ama içindeyken daha katlanılır oluyor."

Şimdi bu podcast bu cümlenin ışığında akacak ama bu cümlenin üzerine biraz düşündükçe onu dönüştürdüm. Neden filmlerde izleyince gerçekler ürkütücü? Bu soruya biraz yanıt aramaya çalıştım. Bulduğum yanıtları paylaşmadan önce birkaç bir şey daha söylemek istiyorum. Sadece bu filmde değil, bazı diğer filmlerde de gerçekler ürkütücü. Sadece Chronicle of a Summer'da değil, sanat filmlerinde de benzer duyguya kapılabiliyoruz. Sanat filmi deyince de ana akım, gişe kaygısı güden ticari filmleri değil de kendi kaygısını güden, "festival filmi" diye de adlandırdığımız filmleri kastettiğim anlaşılmıştır. Bu filmler Chronicle of a Summer'daki gibi doğrudan bir gerçeklik deneyi olarak bize sunulmuyorlar. Ancak izlerken gerçeklik kaygısını görebiliyoruz. 

Yani kullanılan mekânlar, karakterlerin kostümleri, duruşları, bakışları bu ticari filmlerdeki gibi "kahramanca" değil. Çok şık, özenilesi olmazlar genelde. Her tehlikeden kıl payı kaçan, her sona çok hızlı ve aşırı yaratıcı sözler bulan başkarakterlerimiz yoktur yani bu filmlerde. Böyle filmlerde başkarakterin yaşadıkları gayet bizim de gündelik hayatımızda yaşayabileceğimiz şeyler olabilir. Mesela Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı filmi. Bu filmde taşradan kente göçmüş, kentte bir hayat kurmuş ve tekrar memleketine film çekmek için dönen başkarakterimizi görürüz. Bu filmde hatırladığım kadarıyla hem gündelik hayatın sıkıntısı çok yoğun verilir hem de taşra sıkıntısını görürüz. O çıkışsızlık, sıkışmışlık, bir tatsızlık ve sanki mutsuzluk hâkimdir filmin geneline. Az cümle vardır; öyle büyük, neşeli kahkahalar duymazsınız. Hareketli hayatlar, heves dolu eylemler pek görmezsiniz. Genelde karakterimiz yabancılaşmıştır; kendi varoluşsal dertleri vardır. 

Bu filmdeki durumu düşünebilirsiniz. Bu filmi düşünürken yine kendi hayatınızdan da pay biçebilirsiniz; yoğun sıkıntılı hâllerinizi düşünebilirsiniz. Bazı günlerimiz, bazı hâllerimiz bu karakterlere benzer gerçekten. Ama bizler gündelik hayatta tam olarak onlar gibi mi yaşarız? Aslında bir buçuk saatlik film boyunca üstümüze yönetmenin vermek istediği mesaj boca edilir: Yabancılaşma, ait olamama, taşra sıkıntısı, varoluş sancıları… Chronicle of a Summer'da gerçeklik arayışı vardır ancak orada da filmin çerçevesini katılımcılara sorulan sorular belirler. "Hayatında ne yapıyorsun?", "Mutlu musun?" gibi büyük büyük sorular bunlar. Şimdi o sorulara sınıfsal farklılıklarla yanıt verdiğinizde aldığınız cevaplar ürkütücü ve vurucu oluyor.

Şimdi gelelim tekrar sorumun cevabına: Neden filmlerde izleyince gerçekler ürkütücü? Buna ben kendi cevabımı vereceğim ama bence cevaplar çeşitlenebilir. Şöyle düşünüyorum: Her birimizin hayatından belli kesitleri bir sanat filmine konu edecek olsak, olurmuş gibi geliyor bana. Yani hepsinden bir film çıkarmış gibi hissediyorum. Ama hayatımızı yaşarken durduk yere kimse bize gelip de şunu sormuyor: "Mutlu musun?", "Hayatında ne yapıyorsun?" Belki terapistiniz sorabilir böyle bir soruyu ya da kendiniz kendinize sorabilirsiniz. Ama yine de bu, hayatınızın tümüne yansımaz. Bazı anlarda buna kafa yorabiliriz. Mesela bazı geceler bu soruyu kendime soruyorum ben: "Hayatında ne yapıyorsun?" O anlarda aldığım cevaplar beni biraz zorlayabiliyor tabii ki. "Mutlu musun?" sorusu her zaman tatmin olarak cevap verebildiğim bir soru olamayabiliyor. Bazı sabahlar uyanmak, yeni güne başlamak zor olabiliyor; tıpkı o filmlerdeki karakterler gibi. Bir isteksizlikle, boş bakışlarla, renksizlikle başlıyorsunuz. Bu filmlerde de genellikle filmin rengi bir gri olur ya, işte öyle günler oluyor.

Ama bir de şöyle günler oluyor: Hevesli günler, hareketli günler, şenlikli günler... Bir kedi görüyorsunuz, seviniyorsunuz. İlla büyük büyük şeyler olmak zorunda da değil. Bir gün çıktığınız bir yürüyüşte gördüğünüz bir arkadaşla ettiğiniz bir çift laf gününüzü güzelleştiriyor. Bir gün işinizle ilgili duyduğunuz küçük bir övgü ya da bir teşekkür size iyi geliyor. Yediğiniz güzel bir yemek, gittiğiniz güzel bir film... Mesela anneniz arıyor, modunuz değişiyor. Özlediğiniz bir arkadaşınız geliyor, modunuz değişiyor. Bir kitap okuyorsunuz, o kitapta okuduğunuz bir cümle sizi alıp bambaşka yerlere götürüyor. Yani hayatın sıkıntılarıyla tadı iç içe aslında. Gündelik hayat dediğimiz şeyde biz, o filmlerde bize bir buçuk saatte verilen konsantre acıları yaya yaya, yavaş yavaş yaşıyoruz aslında. 

Film mecburen şunu yapmak zorunda: Filmler bize kendi temasını, önermesini o kısa sürede vermek zorunda. Bu önermeler çoğunlukla yaralayıcı şeyler olabiliyor; eşitsizliklerden kaynaklı adaletsizlikler, sistemin bireyin üzerinde yarattığı baskı... Haliyle biz film boyunca filmin derdine maruz kalıyoruz. Olması gereken de bu gibi görünüyor zaten. Yani özetle neden filmlerde çok ağır ve ürkütücü gelen gerçekler gündelik hayatta o kadar da ağır gelmiyor ve yaşam daha katlanılır? Çünkü acı bizim hayatımıza bir buçuk saatte konsantre bir şekilde boca edilmiyor. Benim bu soruya yanıtım bu: Yavaş yavaş yıllara yayılıyor; bir günün içindeki bir ana mesela.

İşte tam bunu düşünürken; kendi hayatlarımız, kendi varoluş sancılarımız, kendi "mayıs sıkıntılarımız" üzerinden aklıma "Yavaş Şiddet" kavramı geldi. Şimdi gelin biraz yavaş şiddete bakalım ve şimdiye kadar anlattıklarımla nasıl bağlayacağım onu görelim. Hazır mıyız?

Rob Nixon, iklim krizi, kuraklık ve savaşların ardından oluşan çevresel felaketlerin oldukça yavaş ve görünmez olmasını "yavaş şiddet" olarak tanımlıyor. Yani yavaş şiddet kavramında özne belli değildir. Şiddet bir anda gerçekleşmez. İlk bakışta büyük bir etki yaratmaz. Yayılır, dağılır ve katlanılır bir formda ilerler. İşte tam bu noktada "Tıpkı hayatlarımız gibi," cümlesini kurasım geliyor. 

Bana kalırsa sanat filmleri şiddetin yavaş olmadığı yapılar. Sinemadan çıkarken karnımıza yumruk yeme sebebimiz de bu bence. Bütün hayatımız boyunca yavaş yavaş maruz kaldığımız, katlanılabilir ve belki görünmez meseleler, bir anda yoğun olarak yönetmen tarafından üstümüze boca ediliyor. Sarsılıyor, düşünüyor, sorular soruyoruz bu sayede. Sinemayı, şiddetin görünür kılındığı bir yer olarak tarif etmek istiyorum. Tabii bize şiddeti uygulayan sinemanın kendisi değil; bize toplumsal adaletsizlikler, eşitsizlikler, güvencesizlik ve belki de kişisel pek çok sebeple hayatın içinde maruz kaldığımız şiddeti somut bir şekilde gösteriyor o. Farklı farklı karakterler ve hikâyeler üzerinden yapıyor bunu. Onca zaman fark edemediklerimizi bir anda yüzümüze çarpıyor. Ve tabii bunu kabul etmek ve taşımak zor olabiliyor.

İşte burada kurmak istediğim analoji şu: İklim krizinin şu an gezegenimize olan etkisi, tıpkı sinema ve gerçek hayatlarımız arasındaki o tezatlığa benziyor. İklim krizinin etkileri oldukça şiddetli ve geri döndürülmesi çok zor yıkımlara neden olabiliyor. Mercan resiflerinin yok olması meselesi deniz ekosistemi için bir trajedi aslında. Toprak kaybı, artan sıcaklıklar, dengesiz hava olayları... Geçenlerde Kuzey Rusya'da gerçekleşen kar yağışını görmüşsünüzdür muhtemelen; binaları yutmuştu kar. Biraz zaman geçti üstünden ama belki hatırlıyorsunuzdur. İşte düşünün; yoğun sel felaketleri oluyor ülkemizde ve farklı yerlerde. Erozyon riskleri, hava kirliliği, gıda krizi ve daha iklim krizine bağlı nice problem sayılabilir. 

Tüm bunlar gezegenin dört bir yanına dağılıyor. Her bölge iklim krizinin kendi payına düşen kısmını yaşıyor. Yani bu kısım çok önemli: Bölgeler iklim krizinin kendi payına düşen bölümünü yaşıyor. Türkiye kendine göresini yaşıyor, Avrupa farklı bir şey yaşıyor, güneydeki ülkeler daha bambaşka problemlerle yüzleşiyor. Örneğin Türkiye son yıllarda bir su krizi yaşıyor. Hanelerde sular kesildiğinde iklim krizi görünür ve korku yaratan bir gerçeklik olarak kendini gösteriyor. Biraz yağmur yağıp da su kesintisi bittiğinde o sıkıntıdan kurtuluveriyoruz. Tıpkı bazı akşamlarda ya da gündüzlerde yaşadığımız sıkışmışlık ve umutsuzluğun yerini ertesi gün hayat telaşına bırakması gibi. Nasıl duyuluyor acaba bunlar kulağınıza? 

İşte bu görünmezlik dediğim şey, hep bu yayılmalar nedeniyle kendine yer buluyor hayatlarımızda. Bu yayılmaların adına "yavaş şiddet" diyoruz. Tabii bu gündelik hayatla bağdaştırdığım yavaş şiddet yorumunu ben kendim yapıyorum. Ve bu noktada diyorum ki: O halde iklim krizini de sıkıştıralım. Sanat filmi yönetmenlerinin yaptıkları gibi bir "konsantre iklim krizi senaryosu" yazalım. Böyle yayılmayan, dağılmayan, yavaş yavaş şiddet uygulamayan bir senaryo... Ve başkarakterimiz; iklim krizine ve diğer tüm krizlere karşı içinde yaşayan tüm canlıları koruma sorumluluğu olan bir kent olsun. Bu kentin başına iklim krizi sebebiyle gelebilecek tüm felaketler de 24 saat içinde gelsin. Yavaş şiddeti tersine çevirelim bir nevi.

Şimdi size bu kentin başrolde olduğu bir sinopsis okuyacağım. Hazır mısınız?

"Adını bilmediğimiz bir kent bu hikâyenin başkarakteridir. Hisseder, düşünür, yorulur. Yıllardır kapitalist kültürün 'daha çok üret, daha çok tüket, daha çok büyü' buyruğuyla genişlemiş, betonla sertleşmiş, hızla nefessiz kalmıştır. Kent içinde yaşayan canlıları bile eşit biçimde taşıyamadığını bilir. Göçmenleri, yoksulları, yaşlıları, köpekleri, denizleri görünmez kılan düzeninin farkındadır. Kuşların yuva bulamadığı, sokak hayvanlarının suya ulaşamadığı, ağaçların kök salamadan kesildiği bir mekâna dönüşmüştür. Kent bu durumdan kaygı duyar, utanır ama elinden pek de bir şey gelmez. Çünkü kente dair kararları kentin kendisi değil, rant belirlemektedir. Aslında kent özne gibi görünür ama değildir.

Tam bu sırada iklim krizi kentin zayıflamış bünyesine yüklenmeye başlar. Mevsimler kayar, sıcaklıklar artar, yağmurlar düzensizleşir. Kent önce bunu bir uyarı olarak alır ama pek üstünde durmaz. Derken o gün gelir. Kent iklim krizinin tüm olumsuz etkilerini 24 saat içinde yaşamaya başlar. Sabah başlayan ısı dalgası kentte pek çok ölüme ve sağlık krizine neden olur. Öğlene doğru hava kirliliği ağırlaşır, nefes almak bile zorlaşır. Ardından bir anda bastıran şiddetli sağanak, toprağı betonla kaplanmış kenti sele boğar. Sel; alt geçitleri, metroyu, mahalle aralarını yutar. Islanan zemin ve yanlış yapılaşma çökmelere ve toprak kaymalarına yol açar. Kesintiler başlar. Akşamüstü fırtına reklam panolarını söküp savurur, ağaçları devirir, kırılgan olanları hedef alır. Geceye doğru su ve enerji hatları aksar, gıda ve lojistik düzeni çöker, market rafları boşalır. Son saatlerde sıcaklık yeniden yükselir, kuru alanlar tutuşur, kent kendi yeşil hafızasını yangınla kaybeder. Günün sonunda kent ayakta görünse de işlevsizdir. İçindeki canlılar için bir yuva olamamıştır. En kırılgan olanlar en önce düşer. Kaçacak yer bulamayanlar ise yok olur."

Bu senaryoyu bir kente uyguladığımız gibi bir ülkeye, hatta gezegenin tamamına uyarlayabiliriz. Aslında gezegen bunu zaten yoğun olarak yaşıyor. Daha önce de dediğim gibi; Rusya'da binaları yutan kar yağışı, ülkemizde ve pek çok ülkede yaz aylarında yaşanan orman yangınları, dengesiz yağışlardan kaynaklı sel felaketleri... Bu örnekleri artırabiliriz. Bu şekilde baktığımızda yavaş şiddetin görünmezliği bir anda görünür hale geliveriyor. Sanat dediğimiz şey tam da bunu yapıyor işte. Belki hissettiğin ama adını koyamadığın bir ağrıyı, bir yanlışlığı gözünüze sokuyor. 

İşte tüm bunlar benim iç seslerimdi. İzlediğim bir filmden yola çıkarak ve iklim krizine olan ilgimi bu filmle bağlayarak düşünce akışımda geldiğim yer burası. Fitilini sanatın ateşlediği, devamında benim birikimimle harmanlanan bir düşünceler silsilesi diyebiliriz. O halde bu silsilenin bir de önermesini ortaya koyalım: 

Kent tasarımlarını yaparken mesela, bu hikâyeye göre kentler canlı birer varlık olarak öznelerimiz olacaklar ya haliyle; planlara ve tasarımlara kentin sesi de dahil edilmek zorunda olacak. O halde sadece bilimden değil, sanatın sunduğu içgörülerden de destek almak zorundayız. Sanıyorum insan dışı varlıkları da birer özne olarak muhatap alma girişimlerinde sanatı dışarıda bırakmamak gerekiyor. Çünkü bilim bize görünmez olanı ya da adını koyamadığımız olguları veriler ve kavramlar aracılığıyla açıklarken; sanat onları doğrudan gösteriyor, hissettiriyor ve yaşatıyor.

İşte böyle. Şu an size iç seslerimin düzenlenmiş bir versiyonunu sundum. Bu bir denemeydi. Acaba ne düşünüyorsunuz, merak ediyorum. Nasıl eklemeler yapardınız mesela? Nerelerini eleştirirdiniz bu düşüncelerin? Keşke yazsanız ve konuşabilsek.

Bana podcast hesabımdan ulaşabilirsiniz: [email protected]. Buraya yazarsanız bu konuyu konuşmaya devam edebiliriz ve tartışabiliriz. 

Ben Meral Tosun, bugünlük benden bu kadar diyorum. Sanatla, bilimle ve iletişimde kalmak dileğiyle. Hoşça kalın.