İşte Böyle Canım’da Çiçek Tahaoğlu, Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell davasına ait yeni yayımlanan milyonlarca belgenin ortaya çıkardığı küresel istismar ağını, güç sahiplerinin nasıl korunduğunu ve hayatta kalanların nasıl yeniden mağdur edildiğini konuşuyor; siyaset, sermaye ve şiddet arasındaki karanlık ilişkileri Türkiye’ye uzanan bağlantılarla birlikte ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Çiçek, merhabalar.
Özdeş Özbay: Günaydın.
Çiçek Tahaoğlu: Günaydın herkese.
Ö.M.: Evet, bugün ana konumuz depremdi ve bu sarsıntıdan yeni çıktık.
Ç.T.: Evet, yeni bir sarsıntıya götüreceğim sizi tam olarak.
Ö.M.: Şimdi bir başka sarsıntı verici habere dalacağız herhalde. Epstein meselesinden bahsedeceğiz değil mi?
Ç.T.: Evet, evet… Maalesef dünyadaki haberler artık her gün travmatik ve daha kötü bir şey daha oluyor diyelim. Bugün de hepsinden bahsedeceğiz.
Geçtiğimiz günlerde, bir hafta oldu sanırım, ABD Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell’in insan ticareti suçundan yargılandıkları davaya ait ek belgeleri yayımladı. Epstein ölmüş olsa da Maxwell hüküm giymişti ve bir haftadır gerçekten tüm dünya bunu konuşuyor. Bugün bunları özetlemeye, baştan sona bir toparlama yapmaya çalışacağım.
Şöyle başlayayım; belgelerin küçük bir bölümü aslında 2024’te yayımlanmıştı. Bir hafta önce ise bu dosyaların büyük kısmı paylaşıldı. 3 milyondan fazla belge, 2 bin video ve 180 bin fotoğraftan bahsediyoruz. Üstelik bunların yalnızca yarısı yayımlanmış. Adalet Bakanlığı, mağdurların bilgilerini, çocuk istismarını içeren görüntüleri ve devam eden soruşturmalara dair detayları paylaşmadıklarını söyledi. Ancak ne yazık ki hayatta kalanları korumak için yeterince titiz bir çalışma yapılmamış. Yüzlerce hayatta kalanın fotoğrafları, adresleri ve doğum tarihleri belgelerle birlikte yayımlandı. Hayatta kalan kadınlar bunun üzerine bir basın açıklaması yaptı; kişisel bilgilerinin deşifre edildiğini söylediler. Adalet Bakanlığı daha sonra düzenleme yapmak için binlerce belgeyi yayından kaldırdı ama olan olmuştu, sonuçta her şey internete yayılmıştı.
Belgelerde geçen birçok failin ismi ve yüzü siyah bantlarla kapatılmıştı; sosyal medyada paylaşılan kısımlarda da bunu gördük. Failleri korumak için bu kadar çaba harcanırken, hayatta kalanların bilgilerinin ‘yanlışlıkla’ yayımlanması büyük tepki çekti.

Belgelerde ne var?
Ç.T.: Çok fazla belge var ve bunların analiz edilmesi zaman alacak. Bu yüzden şu anda büyük bir dezenformasyon ve komplo teorisi dalgası da var. Oysa gerçekler zaten komplo teorilerini aratmayacak kadar korkunç. İnsanların bunu daha da ekstrem hale getirmeye çalışması bana çok tuhaf geliyor.
Net olan şeyler de var; günlerdir dünyanın dört bir yanından binlerce gazeteci bu belgeleri inceliyor, medya kuruluşları özel ekipler kurdu. Önümüzdeki haftalarda daha derli toplu analizler okuyacağımız kesin.
Belgeler arasında soruşturma dosyasında yer alan ama teyit edilmemiş ihbarlar da bulunuyor. Adalet Bakanlığı, şaka amaçlı yapılmış ihbarların bile dosyada yer aldığını söylüyor ve her şeyin kanıtlanmış olmadığını vurguluyor ama burada ciddi bir sorun var: Epstein’in Karayipler’deki adasında olanların yıllarca polise yapılan ‘şaka ihbarlara’ dönüşmesinin bir nedeni olmalı. Hayatta kalan pek çok kişi 30 yıl boyunca polise gitmiş, yaşadıklarını anlatmış ama ciddiye alınmamış, sayısı bilinmeyen çocuk istismarı vakası görmezden gelinmiş.
Bu konu yıllardır kamuoyunda konuşuluyordu; ödül törenlerinde, sahnelerde, esprilerde bile yer alıyordu. Herkes biliyordu ama isimleri geçen kişiler o kadar güçlüydü ki hiçbir zaman gerçek anlamda ciddiye alınmadı.
Bugün yayımlanan belgelerde yüz binlerce görüntü var: 180 bin fotoğraf, 2 binden fazla video… Teknoloji devleri, siyasetçiler, Avrupa kraliyet ailelerinden isimler görülüyor. Küçük çocuklar ve genç kadınlarla çekilmiş rahatsız edici görüntüler var. Yüzler kapatılmış olsa bile rıza dışı durumlar açıkça fark ediliyor.
İnsanlar bu belgeleri toplu arayüzlere dönüştürdü; videolar YouTube benzeri platformlarda, e-postalar Gmail benzeri sistemlerde dolaşıyor. Yazışmalardan finans, teknoloji ve siyaset dünyasındaki isimlerin Epstein’le ve onun aracılığıyla birbirleriyle sürekli temas halinde olduğu görülüyor. Epstein, birçok ülkenin diplomatik çevreleriyle iletişim halindeymiş; yalnızca iş anlaşmaları değil, siyasi gelişmeler, medyanın nasıl yönlendirileceği, bilginin kamuoyuna nasıl sunulacağı konuşuluyor.
Türkiye dahil pek çok ülkedeki kritik olaylara dair yazışmalar var ve hatta 15 Temmuz’la ilgili dikkat çekici mesajlaşmalar bile bulunuyor. Bill Gates ile biyolojik savunma ve nöroteknoloji üzerine görüşmeler yaptığı, insan sinir sistemiyle ilgili projeleri yakından takip ettiği görülüyor.
Sonuç olarak belgeler, kamuoyunun hayal ettiğinden çok daha büyük bir küresel suç ağına işaret ediyor. Epstein; kimi zaman aracılık eden, kimi zaman organizasyonu sağlayan bir figür gibi görünüyor.
30 yıldır konuşulan pek çok şey ilk kez bu kadar somutlaştı. Bazı çocuk istismarcılarının kimlikleri ortaya çıktı ve belki de en korkutucu gerçek şu oldu; küçük bir grubun siyasi gücü ve zenginliği sayesinde dünyanın geri kalanıyla istediği gibi oynadığı, işkenceyi, cinsel şiddeti sistematik biçimde uyguladığı ve bunun uzun yıllar boyunca görmezden gelindiği açığa çıktı.
Ö.M.:Çiçek, ufak bir araya girebilirsem; bu söylediğin tabii son derece önemli, dünya çapında bir şebeke söz konusu ama mesele sadece bununla da sınırlı değil. Bunun ötesinde, muazzam genişlikte bir siyasi boyutu da var işin.
Mesela son çıkan belgelerde İsrail ve Mossad ile çok yakın ilişkiler olduğuna dair bilgiler de ABD’deki birçok ciddi yayın organında çok gecikmiş bir şekilde de olsa yayımlandı. Bunların hepsi az çok biliniyordu ya da üzerinde duruluyordu ama hiçbir zaman olması gerektiği gibi ele alınmadı.
Gazze’de bir soykırım yaşanmışken ve hâlâ devam ediyorken, Mossad’la ve İsrailli siyasetçilerle çok yakın ilişkide olduğu ve hatta eski başbakan Ehud Barak’ın da bu ilişkiler içinde yer aldığı, bu çetenin parçası olduğu belirtiliyor. Ayrıca ABD’nin Britanya Büyükelçisi Lord James Clement Dunn’un da tamamen bunun yakın ortağı olduğu, Epstein’in ortağı çıktığı söyleniyor. Şimdi İngiltere’de, Britanya’da belki hükümet değişikliği bile gündeme gelecek çünkü bütün bunlar biline biline, Başbakan Keir Starmer’ın süreci sürdürdüğü iddia ediliyor. Yani burada akıl almaz boyutta, felaketlerle dolu bir durumdan bahsediyoruz ve dünyanın en büyük komplosu da denebilir buna.
Ç.T.: Çünkü dediğiniz gibi, o karanlık ilişki ağındaki isimler son derece kilit isimler yani mesele sadece bireysel suçlar değil; çok büyük bir yapıdan bahsediyoruz. “Dünyayla istedikleri gibi oynadılar” dememin sebebi de buydu.
Bunu hayatta kalanlardan birinin sözleriyle anlatayım mesela. Şöyle diyor: “Avukatlar, hâkimler, kraliyet ailesi üyeleri, politikacılar ve başkanlar… Polisler ve başkaları tarafından taciz edildim. Jeffrey Epstein’e birkaç kez satıldım. Benimle porno film çektiler. Beni farklı ülkelerde seks kölesi yaptılar. Beynimi öldürmeye çalıştılar. Norveç’teki kraliyet ailesi üyeleri beni komaya sokmaya çalıştı”.

Ö.M.: Evet, Norveç’te de muazzam bir skandal var yani kraliyet ailesi olduğu gibi işin içinde. Norveç, İsveç, Danimarka, Britanya… Rezillik ötesi gerçekten. Evet, görevden alındı yani müsteşarların istismar ettiği çocuklar Hollandalı değil mi ve bir de senin sözünü ettiğin Savarona yatındaki fuhuş çetesi meselesi nedir?
Ç.T.: Dediğiniz gibi, Avrupa’da birkaç ülkede ortalık bayağı karıştı ama tabii bunun Türkiye’ye de yansımaları oldu; Türkiye’de konu birkaç haber üzerinden tartışılıyor.
Aslında Çocuklar ve Kadınlar Derneği, 2024’te belgelerin ilk kısmı yayımlandığında Türkiye ayağının araştırılması için suç duyurusunda bulunmuş ancak “suçlar Türkiye’de işlenmedi” gerekçesiyle takipsizlik verilmiş. Şimdi bu belgelerin yeniden yayımlanmasıyla soruşturma tekrar açılmış durumda.
Bu süreçte birkaç olay yeniden gündeme geldi ve bunlardan biri, dediğiniz gibi, 2010 yılında yürütülen Savarona yatı soruşturması. Bunu Alican Uludağ’ın DW Türkçe’deki haberinden aktarıyorum; 2010 yılında, Atatürk’ün yatı olarak bilinen Savarona’nın seks ticareti amacıyla kullanıldığına dair Antalya Jandarması’na bir ihbar gidiyor. Jandarma teknik takip başlatıyor ve bunun sonucunda bir çeteye ulaşılıyor. Bu çetenin Ukrayna ve Rusya’dan getirdiği kız çocuklarını ve genç kadınları Antalya’da, Kazak, Kırgız ve Rus koridorları üzerinden zorla seks işçiliğine sürüklediği ortaya çıkıyor. Hatta kız çocuklarının yata taşınırken yakalandığı belirtiliyor.
Belgelerde sıkça adı geçen Rixos Hotels meselesi de burada karşımıza çıkıyor. Savcılık, 2010 yılındaki dosyada bu kız çocuklarının ve genç kadınların Rixos otellerinde kaldığını tespit ediyor ve ayrıca yabancı uyruklu kadınların ve kız çocuklarının seks ticareti amacıyla ABD’ye gönderildiği de dosyada yer alıyor. Epstein dosyasında okuduğumuz hikâyeye oldukça paralel bir tablo. Bu olaylar o dönemde medyaya yansımıştı; şimdi yeniden gündeme getirildi. Belgelerle birlikte adı sık geçen iş insanı, Rixos’un sahibi Fettah Tamince de Savarona dosyasında şüpheli olarak ifade veriyor ancak sonuçta savcılık herkese takipsizlik veriyor. Önce soruşturmayı yürüten savcının görev yeri değiştiriliyor, ardından gelen savcı dosyanın büyük bölümüne takipsizlik vererek süreci kapatıyor.
Bir diğer olay, yine bu belgeler sonrası Türkiye’de konuşulan ve 2011’de yaşanan, Rixos Oteli’nde ölü bulunan stajyer Burak Oğraş vakası. Burak Oğraş 16 yaşındaydı ve okul için zorunlu staj yapıyordu. Babası, T24’e konuşmuştu ve oğlunun otelde çok korkunç şeyler gördüğünü ve bu yüzden öldürüldüğünü düşündüğünü söylemişti. Ayrıca Burak’ın ölmeden önce kız arkadaşına “Otelde sapıkça şeyler oluyor, bundan rahatsızım,” dediği aktarılmıştı.
Bir başka dosya da 1996 yılında hem Türkiye’de, hem de Hollanda’da medyaya yansıyan bir olay; Hollanda Adalet Bakanlığı’nda müsteşar olan bir kişinin, Türkiye’de üç oğlan çocuğuna cinsel istismarda bulunduğuna dair haberler yeniden gündeme geldi. Avukat Eren Keskin de bu olayı teyit etti. İddialara göre, Hollandalı müsteşarın koruma polisleri Topkapı sur dibinden iki ya da üç çocuğu alıp bu kişinin oteline götürdü ve çocuklar uzun süre istismara maruz kaldı. Bu iddialar o dönem de vardı, bugün hâlâ konuşuluyor.
Ö.M.: Bu 30 yıllık bir hikaye değil mi? İnanılır gibi değil ve hâlâ açığa çıkarılabilmiş değil. Yeni Yaşam gazetesinde çıkmıştı değil mi?
Ç.T.: Lahey Mahkemesi, defalarca Türkiye’den adli yardım talebinde bulunmuş bu Hollandalı müsteşar için. Zaten Hollanda’da da aktivistlerin “terörist olmakla” suçladığı bir müsteşar diyelim. Bir de biliyorsunuz, siz de demin depremle ilgili bir yayın yaptınız; depremde kaybolan çocuklarla ilgili tartışmalar var.
Ö.M.: Evet, şimdi tam da onu söyleyecektim. Bu da son derece önemli bir tartışma ve üstü kapalı geçiyor anladığım kadarıyla.
Ç.T.: Evet çünkü üstü açık geçilebilecek bir şey değil bu. Şimdi hepsi bir araya geliyor ve aslında bahsettiğimiz, Türkiye’den hatırlattığımız bütün bu olaylar o kadar tuhaf ve rahatsız edici ki… Nasıl 30 yıl boyunca görmezden gelindiyse, bugün de görmezden gelmek yetkililerin ve sorumluların sistematik olarak daha kolayına geliyor.
Depremlerden sonra da hep böyle bir “kayıp çocuklar” meselesi konuşulur, bir takım sivil araçların çocukları aldığına, alıp götürdüğüne dair iddialar ortaya atılır. Sonra bunlar bir sonuca bağlanmadığı için havada kalır ve unutulur. Şimdi Epstein belgelerinin ortaya saçılmasıyla birlikte bu konu yeniden gündeme geldi.

Bir başka olayda da, Avukat Dilek Ekmekçi’nin yıllardır gündeme getirmeye çalıştığı bir dosya var biliyorsunuz; yetiştirme yurtlarında büyüyen genç kadınların seks işçiliğine zorlanması. Dilek Ekmekçi, bunları anlattığı için hapse atıldı, akıl hastanesine kapatıldı. Bürokrasi, yargı ve kolluk güçleriyle iç içe geçmiş bir fuhuş çetesinden bahsediyor; genç kadınların seks işlerine zorlandığını ve ardından bu ilişkilerin şantaj ve çıkar amaçlı kullanıldığını anlatıyor.
Bütün bunların yeniden gündeme gelmesinin sebebi aslında buradaki ortak desen; hep aynı şey oluyor, benzer olaylardan bahsediyoruz ve maalesef dünyada imkânı olan herkes kendi “Epstein adasını” kuruyor.
Bu hafta Avustralya’da da benzer bir operasyon yapıldığı, 500’ün üzerinde çocuğun istismar edildiği bir ağın ortaya çıkarıldığına dair haberler çıktı. Daha önce Adnan Oktar dosyasını konuşuyorduk, başka vakaları konuşuyorduk. Dolayısıyla bu maalesef, kapitalizmle patriarkanın kol kola girdiği ve çok büyük bir sembolizmle dışarı yansıyan bir tablo. Aslında yüzyıllardır var olan, her yerde karşımıza çıkan bir şeyin en çarpıcı örneklerinden söz ediyoruz; çok sembolik bir vaka diyelim ve hepsinin vakası, hepsinin olayı üzerinden ortaya dökülenler. Son bir şeyle bitirelim; vaktimizin sonuna geldik, farkındayım.
Ö.M.: Az önce Tuğçe Sezer ve Eda Dinçman Sağıroğlu ile 6 Şubat depremlerini konuşurken tam bir “Kafkaesk” olaydan bahsediyorduk ve aynı şeyin, çok daha büyük boyutlarda, küresel ölçekte yaşandığını görüyoruz yani ne diyeceğimi bilemiyorum.
Ç.T.: Şunu söyleyeyim çünkü bunu önemli buluyorum; bu konular dediğim gibi, senelerdir konuşuluyordu ama herkes yıllarca inkâr etti, işte bilgi sızdırmalarıydı, söylentilerdi, şuydu buydu… şimdi hepsi ortaya döküldü.
Az önce İngiltere’yi konuştuk, hükümet düşebilir deniyor. Mesela Keir Starmer, bile bile bunlarla ilişkileri olan bir kişiyi göreve atadığı için çok eleştiri aldı. Başbakan çıkıp “İlişkilerin derinliğini bilmiyordum, pişmanım,” diyor ve şimdi ifşa olan bütün bu multi-trilyonerlerin savunması da aynı. Hepsi, suçların bu kadar ciddi olduğunu bilmediklerini ve pişman olduklarını söylüyor. Mesela Elon Musk, “Bu belgeler hiçbir şey ifade etmiyor,” diyor; Donald Trump, “Benim adım bile geçmiyor,” diyor. Bill Gates ise, “Bu insanlarla vakit geçirmekten pişmanlık duydum,” diyor.
Ö.Ö.: Elon Musk, "Para huzur getirmiyormuş" diye bir tweet attı değil mi?
Ö.M.: Evet, böyle bir şey oldu. Gerçekten dalga geçiyorlar. İnanılmaz bir olay. Donald Trump, zaten epey bir zamandır bütün dünyayla dalga geçmeye devam ediyor.
Ç.T.: Mesela Mette-Marit ile ilgili inanılmaz yazışmalar ortaya çıktı. Herkese mail atıp, oğlunun yatak odasına yaptırmak istediği çıplak kadın desenli duvar kâğıdından bahsediyor ve söz konusu oğlu, Marius Borg Høiby, geçtiğimiz gün tutuklandı. Kendisi 29 yaşında ve hakkında 38 ayrı suçlama var. Bunların çoğu cinsel saldırı kapsamında; en az dört tecavüz suçlaması bulunuyor yani bu kişinin annesinden bahsediyoruz. O da çıkıp, “Herkesin geçmişini daha iyi araştırmadığım için üzgünüm,” gibi şeyler söylüyor. Yani özetle, bu elit kesim rezil de olmuyor. “Aa, öyle miymiş? Biz bilmiyorduk. Pişmanız,” deyip geçiyorlar ve aynı şeyleri yapmaya devam ediyorlar.
Zaten Jeffrey Epstein de kendini çok ciddi bir suç işlemiş gibi görmüyor. 2011 yılında New York Post’a verdiği bir röportajda şöyle demişti, "Ben cinsel saldırgan değilim, ben sadece suçluyum. Bir katil ile ekmek çalan bir insan arasındaki fark da budur." Ben bunu söyleyerek bitireceğim. Artık bunun üzerine düşünelim, ne demek istemiş. ve önümüzdeki bölümlerde de bu konulardan sık sık bahsedeceğiz diyeyim.


