"Süreç artık bahanesiz"

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Suriye’deki anlaşmanın Türkiye’deki barış sürecine etkilerini, Meclis komisyonunu ve sahadaki kırılmaları değerlendirirken; Devlet Bahçeli’nin çıkışları ile Selahattin Demirtaş ve Abdullah Öcalan üzerinden yürüyen tartışmaları CHP’nin konferansı ve Özgür Özel’in tutumu eşliğinde ele alıyor.

""
"Süreç artık bahanesiz"
 

"Süreç artık bahanesiz"

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.

Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Evet, sürece dair, barış sürecine dair her şeyi konuşuyoruz. Son gelişmeleri biraz bize özetler misin lütfen?

B.K.: Şimdi bu yayın döneminde artık herhalde Türkiye’de iktidar tarafından atılacak adımları konuşacağız diye düşünüyorum. En azından öyle olması gerekiyor çünkü komisyon görevini tamamen tamamlamış olacak ve bundan sonra artık yasal düzenlemeleri konuşacağız. Ama öncesinde, tabii son bir aydır ne konuşuyoruz? Suriye’yi konuşuyoruz.

30 Ocak’ta Suriye Demokratik Güçleri ile Şam Hükümeti arasında bir ateşkes ve entegrasyon anlaşmasına varıldı. Bu anlaşmanın uygulanmasına yönelik süreç başladı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı güçler Haseke’de SDG’ye bağlı iç güvenlik güçleriyle toplantı yaptı ve dün Şam’dan bir heyetin Kamışlı’ya gittiğini söyleyebiliyoruz. Yaklaşık İçişleri Bakanlığı’na bağlı 100–125 kişilik bir grup, Haseke’ye giderek burada bir toplantı gerçekleştirdi.

Şimdi İlke TV ve Rudaw bu süreci ayrıntılı biçimde aktarıyor. Bu arada Türk basınında çok detaylı haberler göremiyoruz, onu da söyleyeyim.

Son durumda, örneğin Haseke’de bir yandan hastaneler alarm veriyor, Suriye genelinde ilaç sıkıntısı yaşanıyor yani aslında insani kriz hâlâ sürüyor. ABD merkezli toplumsal barış inşa ekipleri tarafından yayımlanan bir rapor var: Rakka’da kontrolü ele geçiren yeni Suriye hükümetine bağlı silahlı grupların iki Kürt genci infaz ettiğine dair bir bilgi yer alıyor. Rapora göre 16 ve 22 yaşlarında iki Kürt genci gözaltındayken hayatını kaybetti.

Aynı zamanda Afrin İnsan Hakları Örgütü’nün ağır bir bilanço tablosu var. Raporda Rakka ve Kobane’de can kayıpları olduğu, çok sayıda kişinin kaçırıldığı ifade ediliyor. Bir yandan Kamışlı’da sokağa çıkma yasağı var. Yani aslında böyle bir insani kriz de sürüyor ama dediğimiz gibi, bir anlaşmaya varıldı. Bununla ilgili DEM Parti milletvekili Cengiz Çandar’ın attığı bir tweet vardı; orada bu anlaşmanın ne anlama geldiğine dair kısa bir değerlendirme yapmıştı, onu aktarmak istiyorum. Dört gün önce attığı bir tweet bu. Çandar diyor ki; 'Suriye’de Şam yönetimi ile SDG arasında anlaşmaya varıldı. Anlaşma, 18 Ocak belgesinden ziyade 10 Mart anlaşmasına daha yakın. Bu anlaşmaya göre Suriye’de özel bir Rojava bölgesi ve Irak’taki gibi federatif bir yapı söz konusu olmasa da fiilen bir Kürt yerinden yönetimi hayata geçebilir.' Asıl önemli kısım şu: Cengiz Çandar’a göre askerî entegrasyon, SDG’nin istediği gibi olacak; Türkiye’de iktidarın söylediği gibi değil. Ankara’nın gazını almak için yapılacak kelime oyunlarına kulak asmayın, diyor yani Ankara’nın istediği biçimde bir askerî entegrasyon olmadığına yönelik bir değerlendirmesi var.

Şimdi Suriye’de bu anlaşma ve süreç bir şekilde işleyecek gibi görünüyor. O yüzden artık Türkiye tarafının da tırnak içinde bir bahanesi kalmayacak. Bahaneden kastımız şu; Türkiye’deki süreci Suriye’ye bağladıkları için, bu gerekçe ortadan kalkmış olacak. O yüzden esas sürecin bundan sonra başlayacağını söylemek herhalde çok yanlış olmaz.

Meclis'te kurulan komisyonda ortak bir rapor hazırlanacak. Belki şu an yaşananlar içinde çok öne çıkmıyor ama teknik bir konu olduğu için son durumu da aktaralım. Komisyonun ortak raporunun Ocak ayında çıkması bekleniyordu. Hem MHP, hem AKP tarafı kesin Ocak’ta çıkacak demişti fakat geldiğimiz noktada ertelendi. Bugün 4 Şubat ve komisyon bugün beşinci kez toplanacak, taslak metnin son hâlini netleştirmek üzere bir araya gelecekler.

Ortak rapor yazım ekibinde CHP, DEM Parti, AK Parti, MHP ve Yeni Yol grubu yer alıyor. Numan Kurtulmuş’un başkanlığında beşinci kez toplanacaklar. Son toplantı 19 Ocak’ta yapılmıştı. Artık siyasi partilerin sunduğu önerilerin ardından ortak bir rapor çıkmasını bekliyoruz. Ben kısaca bunu konuştunuz mu bilmiyorum ama Cumartesi günü CHP tarafından İstanbul’da düzenlenen bir Toplumsal Barış Konferansı vardı. Bilmiyorum, siz buna değindiniz mi?

Ö.M.: Çok giremedik, değerlendirmesini yapmadık ama tabi bilgi verdik birazcık.

B.K.: Ben Cumartesi günü gittim; öğleden sonraki oturumlara katılma imkânım oldu. Katıldıktan sonra sosyal medyada birtakım — paylaşım demeyelim de — daha doğrusu kasıtlı olduğunu düşündüğüm dezenformasyon içeren tweetler gördüm. İsimlerden birkaç örnek vermek istiyorum. Mesela “basına kapalıydı” denildi. Bazı oturumlar için böyle bir şey yoktu. Herkese açık değildi belki ama kayıt yaptıran herkes katılabiliyordu. Gazeteci olarak birçok kişi vardı, ben de onlardan biriydim yani basına kapalı gibi bir durum söz konusu değildi. Aynı şekilde Meclis’teki komisyon üyesi CHP’lilerin katılmadığı, Türkan Elçi’nin sadece Cuma günü düzenlenen yemeğe katıldığına dair paylaşımlar gördüm. Bu da doğru değil. Türkan Elçi Cumartesi günü İstanbul’daki konferanstaydı. Yine bazı CHP’liler tarafından “Bu konferansı DEM mi düzenledi, CHP mi düzenledi belli değil” gibi ifadeler kullanıldı. Sanırım şöyle bir beklenti vardı; CHP’li siyasetçiler çıksın ve sürece dair fikirlerini paylaşsınlar. Ama bu öyle bir konferans değildi; aksine, uzun yıllardır barış meselesi üzerine kafa yormuş akademisyenlerin, uzmanların bir araya gelip Kürt meselesini sosyoekonomik boyutlarıyla ele aldığı bir konferanstı ki amaç da buydu zaten.

CHP lideri Özgür Özel gerçekten bütün gün oradaydı; açılış konuşmasını yaptı, kapanış konuşmasını yaptı ve gün boyunca salondaydı, baştan sona dinledi. Açıkçası bir siyasi parti liderinin, partisinin düzenlediği bir konferansta anlatılanları bu kadar dikkatle dinlediğine son dönemde pek şahit olmadım. Hakikaten ilgiyle dinledi ve bence bu çok önemliydi.

Ö.M.: Senin de ayrıntılarıyla ortaya koyduğun gibi, şimdiye kadar yapılmış benzer konferanslar içinde belki de en önemlisiydi. Buna karşılık gördüğümüz dezenformasyonun hem iktidar kaynaklı olabileceğini, hem de CHP içinde mevcut yönetimden memnun olmayan bazı kanatların kışkırtıcı paylaşımlar yapmış olabileceğini düşünmek mümkün.

Bu bağlamda Barış Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz’ın yazısını okudum. O da önemli değerlendirmeler yapıyor; 'Bu konferansın sıra dışılığı, CHP tarihinde ilk kez Kürt sorununun farklı boyutlarının, farklı siyasal parti temsilcileri ve akademisyenler tarafından ele alınmış olması. İlk kez bu denli geniş katılımlı bir konferans düzenlenmiş olması, Kılıçdaroğlu döneminde kapalı toplantılarla başlatılan CHP tabanını ve siyasal zemini farklı çevrelere açma girişiminin bu konferansla yeni bir aşamaya taşındığını gösteriyor'. Ayrıca Özgür Özel’in açılış konuşmasında “ortak gelecek buluşmaları”nın önümüzdeki dönemde yapılacağını ve bu konferansın bir toplantı dizisinin ilki olduğunu vurguladığını da hatırlatıyor. Gerçekten de konferansın CHP tarafından düzenlendiğini bile düşünmezsiniz; o kadar farklı perspektif vardı. Dinleyicilerimiz bizi yanlış anlamasın: Bu kadar toplantıya katıldık ama burada mesele gerçekten dert edilmişti. Konuya emek vermiş insanlar konuştuğu için çok değerliydi.

B.K.: O yüzden CHP’nin düzenlediği bir konferansta sadece CHP’li siyasetçilerin konuşmasını beklememeliyiz. Hakikaten faydalıydı ve umuyoruz ki devamı da gelir. Çünkü CHP’nin bundan sonraki süreçte daha aktif rol almasının sürece ciddi katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bu nedenle Özgür Özel’in tavrı da önemli; gerçekten sürece önem verdiğini gösteriyor.

Şimdi CHP ana muhalefet olarak böyle bir pozisyon alırken, AK Parti tarafı ne yapıyor ona bakalım. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, Suriye ile ilgili bir açıklama yaptı, sürpriz değil ama aktaralım. Kurtulmuş, Suriye’de süren entegrasyon sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu ve kısa sürede gelinen noktayı takdir edilmesi gereken bir ilerleme olarak nitelendirdi. Mevcut sürecin Suriye’nin devlet kapasitesini güçlendireceğini ve yeni bir güvenlik mimarisinin önünü açacağını söyledi. Toplumsal bütünlüğün önemine dikkat çekti ve her zaman ifade ettikleri gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü ile millî egemenliğinin vazgeçilmez olduğunu vurguladı. Türkiye’nin Suriye’de birlik ve bütünleşmeyi desteklemeye devam edeceğini, tarafları kapsayıcı bir siyasal akla davet etmeyi sürdüreceğini söyledi.

Başından beri Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki süreci — en azından duygusal anlamda — ciddi biçimde etkilediğini biliyoruz. Rojava’da yaşananlar Türkiye’deki Kürtler açısından derin bir duygusal kırılma yaratt ki geçtiğimiz yayında da bunu ele almıştık. DEM Parti Eş Başkanlarından Tuncer Bakırhan’ın kaleme aldığı yazıda da bu kırılmanın özellikle altı çiziliyordu.

Ne yazık ki son süreçte bölgeye gitme imkânım olmadı ama Diyarbakır’a giden bir akademisyen hocamız, Suriye’deki gelişmelerden sonra edindiği izlenimleri paylaştı. İnsanların “Ne süreci, süreç mi kaldı?” gibi bir ruh hâli içinde olduğunu aktardı yani kırgınlık ve kızgınlık çok belirgin. Bu kısa sürede geçecek bir durum değil.

Bu neden önemli? Çünkü iktidar başından beri süreci Türk-Kürt kardeşliği söylemi üzerinden yürütüyor ancak Suriye’de yaşananlar, bu kardeşlik kavramının içinin doldurulmadığını ve havada kaldığını gösterdi. Hazırlanacak raporda Türk-Kürt ittifakının, kardeşliğinin önemi vurgulanacak ama bu kavramın pratikte boşa düştüğünü gördük.

Mesela sosyal medyadaki saç örme hikâyesini hatırlayalım; bir Kürt kadın savaşçının saç örgüsünün kesilip paylaşılması üzerine özellikle kadınlar arasında bir saç örme kampanyası başladı. Bunun üzerinden ciddi bir nefret dili üretildi. Sonrasında Amedspor kaptanı Çekdar Orhan hakkında “ideolojik propaganda” iddiasıyla işlem yapıldı. Gol sonrası sembolik olarak saçını örerek sevincini gösterdiği için PFDK’ya sevk edildi. Türkiye Futbol Federasyonu, 1 Şubat’ta Diyarbakır Stadı’ndaki Adana Demirspor maçında ideolojik propaganda yapıldığı iddiasını gündeme getirdi.

Bunlar sembolik gibi görünen ama gündelik hayatta sürecin nasıl yansıdığını gösteren örnekler. Teknik düzenlemeleri konuşsak bile pratikte yaşananlar kaygı verici ve önemsiz görülmemesi gerektiğini düşünüyorum. 

Ö.M.: Evet, son derece ilginç bir durum bu. Yapılan herhangi bir davranışı bu şekilde teröre teşvik olarak yorumlamak mümkün hâle geliyor. Türkiye’de uzun yıllardır — farklı iktidarlar döneminde — uygulanan bir yöntem bu zaten ama tam da barış sürecinin “mızlandırıldığı” söylenen bir dönemde, böyle bir şey yapılması; saç örme gibi tamamen sembolik bir eylemin suç olarak nitelenmesi doğrusu ürkütücü.

B.K.: CHP tarafından düzenlenen konferansta akademisyen Melek Göregenli de bu konuya değindi. Melek Hoca şunu hatırlattı; 'Türkiye’de atılan herhangi bir adımın ardından adli soruşturma açılması artık neredeyse işten bile değil; çok kolay açılıyor. Fakat saç örme eylemlerinden yayılan nefret söylemine ilişkin şu ana kadar açılmış tek bir soruşturma bile yok'.

Bu neden önemli? Çünkü kamuoyuna verilen mesaj şu oluyor: Bunun bir yaptırımı yok. Neyin yaptırımı yok? Irkçılığın, nefret söyleminin yaptırımı yok. Bu da son derece tehlikeli. Her ne kadar birazdan Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına geleceğiz ve onlar önemli olsa da tabana baktığınızda ırkçılığın yayıldığını söylemek çok yanlış olmaz diye düşünüyorum. Üstelik siyasetçilerin bu konuda güçlü, ciddiye alan bir söylemi de yok. Bu açıdan da endişe verici.

Devlet Bahçeli’nin açıklamasına gelmeden önce şunu da aktaralım; DEM Parti dün Gelecek Partisi’ni ziyaret etti, Suriye gündemiyle ilgili olarak Gelecek Partisi Genel Merkezi’ne bir ziyaret gerçekleştirildi. DEM Parti Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile bir araya geldiler.

Tülay Hatimoğulları’nın burada önemli bir açıklaması vardı; Artık sadece iyi niyet beyanında bulunmanın ötesine geçilmesi gerektiğini, özellikle iktidarın bir icra makamı olarak somut adımlar atması gerektiğini söyledi. Buradan da anlıyoruz ki Suriye’deki anlaşmanın ardından DEM Parti, süreçle ilgili iktidardan somut adımlar bekliyor. Somut adımlardan kastımız, en başta söylediğimiz gibi yasal sürecin oluşturulması. Komisyondaki ortak rapor hazırlandıktan sonra teknik sürece geçilecek.

Şimdi en önemli kısmı en sona bıraktık: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin konuşması. Bu hafta çok konuşuldu ve muhtemelen önümüzdeki döneme de damga vuracak. Bahçeli ne dedi? “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir,” dedi. Abdullah Öcalan için umut hakkından bahsetti. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in makamına dönmesi yönünde bir mesaj verdi ve Selahattin Demirtaş için ise “yuvasına” ifadesini kullandı. En çok tartışılan kısım da bu oldu çünkü Demirtaş hakkında bir tahliye başvurusu vardı ve Şubat ayı itibarıyla hem hukuki açıdan, hem de sürecin siyasal boyutu nedeniyle tahliye edilmesi bekleniyordu ancak hâlâ bir tahliye kararı yok. Bahçeli’nin Demirtaş için “yuvasına dönsün” demesi, siyasete dönmesi değil ama cezaevinden çıkıp evine dönmesi şeklinde yorumlandı. Bu ifade, benim gördüğüm kadarıyla parti çevrelerinde tepkiyle karşılandı.

Ö.Ö.: Gazeteci Murat Yetkin, Bahçeli’nin bu açıklamasından sonra kendisine birkaç soru yöneltme imkânı bulmuş. Aktardığına göre Bahçeli’ye “Neden şimdi? Bu açıklamada Suriye’de olanların etkisi var mı?” diye sormuş. Bahçeli ise “Hayır, yok. Bu zaten bizim önceden beri düşündüğümüz bir şey. Başka türlü Anadolu huzura kavuşmaz,” demiş.

Murat Yetkin ayrıca MHP kaynaklarıyla konuştuğunu aktarıyor. MHP’li vekiller il il Türkiye’yi geziyorlar ve sahadan bir nabız alıyorlar. Bahçeli’nin bu nabza bakarak konuyu yeniden gündeme getirme ihtiyacı hissettiği söyleniyor. Arka planda da Kürt seçmenle PKK’yı birbirinden ayıracak bir zemin, bir formül arayışı olduğu ifade ediliyor. Bu nedenle Suriye’yle doğrudan bağlantılı olmadığını söylüyorlar. Yetkin son olarak “AKP bu işe ne diyecek?” diye sormuş ve Bahçeli’nin yanıtı şu olmuş: “Biz söyleyeceğimizi söyledik, bundan sonrası hükümetin bileceği iş.” Yani MHP burada sadece nabız yoklamıyor; aynı zamanda bunu bir talep olarak iletiyor.

B.K.: Bahçeli’nin açıklaması gerçekten önemliydi. Zaten son dönemde siyasette kendisinden pek beklenmeyecek çıkışlar yapıyor ve en başından beri sürecin arkasında duruyor. Suriye’de yaşananlara rağmen sürecin sürmesi gerektiği yönünde mesajlar veriyor. Bu son açıklama da o çerçevede okunabilir. Ama dediğimiz gibi, bundan sonrası artık iktidarın atacağı somut adımlara bağlı. Önümüzdeki günlerde neler yapılacağını hep birlikte göreceğiz.

Ö.M.: Evet, ben de senin söylediklerine şunu ilave edeyim; CHP'nin geçen Cumartesi düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı üzerine Murat Sevinç de Diken’de bir yazı yazdı. 'CHP çok iyi bir şey yaptı' başlığıyla kaleme aldığı yazıda, senin de altını çizdiğin noktaları vurgulayan ve konferansı olumlu bulan bir değerlendirme yaptı. En önemlisi de şunu söylüyor, “Bilen bilir, bu tür toplantılara üst düzey siyasetçiler genellikle çevrelerindeki insan çemberiyle birlikte girer; birkaç kişiyle tokalaşır, beş-on dakika konuşur ve ardından yine o insan çemberiyle birlikte çıkar. Siyasetçi çıkınca da onu görmek ve onun tarafından görülmek için gelen dinleyicilerin dörtte üçü ayrılır, konuşmacılar birbirini dinler. Özgür Özel bunu yapmadı," diyor. "Katılımcıların ve konuşmacıların niteliği övgüye değerdi. Özel’in konuşması son derece derli toplu, uzun süredir sergilediği tutumla uyumlu, nerede durduğu belli olan bir konuşmaydı," diye de devam ediyor Sevinç. 

Murat Sevinç’e göre en önemlisi ise bu dönemde böyle bir toplantının yapılması ve bir önceki akşam birlikte yenilen yemeğin katılımcıları. 'Bunların ikisi de önemli,' diyen Sevinç, konferanstan somut, bağlayıcı öneriler bekleyenlere katılmadığını söylüyor; '...çünkü konu bu değildi; mesele, bir sorun çevresinde bir araya gelip o sorunun dalları budakları hakkında konuşulabileceğini göstermekti. Özel, CHP yönetimi ve orada bulunanlar bunu yaptı'. 'Üstelik;' — senin de değindiğin gibi — '...milliyetçi ve zaman zaman pervasızca ırkçılığa meyleden bir dilin yeniden dolaşıma girdiği günlerde, konferansa ilişkin dedikoduların, marş ve bayrak söylentilerinin malum üçkâğıtçılıklar olduğunu söylemeye gerek yok,' diyor Sevinç. 

Son olarak da şöyle bir değerlendirme yapıyor Murat Sevinç, 'CHP yönetiminin yalnızca oy kaygısıyla bu işe girmediğini, kendisine yönelen tahmin edilebilir milliyetçi hezeyanlara karşı ilkeli bir tutum takındığını görüyorum ve bu tutumdan ödün vermemesini diliyorum'. Yani Murat Sevinç de senin söylediklerini doğrular nitelikte konuşmuş, yazmış.

B.K.: Dediğimiz gibi, hem iktidarın atacağı adımlar önemli, hem de CHP’nin bundan sonraki süreçte nasıl bir tavır alacağını hep birlikte göreceğiz. CHP’nin burada yine lokomotif bir güç olması muhtemel, o yüzden CHP’nin alacağı tutum da belirleyici olacak. Biz de önümüzdeki haftalarda süreci buradan aktarmayı sürdüreceğiz diyelim.

Ö.M.: Tamam, çok teşekkür ederiz.

B.K.: Ben teşekkür ederim.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

B.K.: Görüşürüz.