Sevgili Ömer Madra tarafından kaleme alınmış olan Açık Radyo-Kasım 2010 Bülteni içinde yer alan analizler üzerine bende oluşan izlenimleri hem onunla hem de Açık Radyo Programcılarıyla ve gerekirse Açık Radyo dinleyenleriyle paylaşmak isterim. Başlangıçta iki kaygım ya da özenim olacak. Bunlardan birisi, yazdıklarımda etik yönden bize uygun düşen bir üslub tutturabilme, diğeri ise yazılanların içeriğine sadık kalabilme. Bu iki konuda göstermeye çalışacağım özen ve tutarlılık okuyanlar tarafından da kabul görürse aramızda hepimize yararlı olacağını düşündüğüm bir platform oluşabilir diye düşünüyorum. Tabii ki sadece bu konuyla sınırlı bir platformdan da söz etmiyorum. Bence çetrefil ya da öyleymiş izlenimi veren her konuda bir düşünce platformu oluşturabiliriz ya da oluşturmalıyız. Bu tür bir giriş yapmamın nedeni, geçmişte de bir çok kez şahit olduğum ve olduğunda neredeyse her şeyi tersine çevirebilecek ve diyaloğu kesebilecek bir tehlike: En yararlı tartışmalar bile kimi zaman etik duyarlılıklara sadık kalınmadığı ve/veya içerikten kopulduğu için yararsız daha da doğru bir nitelemeyle yaralayıcı bir mecraya girebilir. Onun için ağzımı açtığım konu ne olursa olsun, neyi anlatmaya çalışıyorsam çalışayım konudan ve onunla ilgili görüşlerimden önce üslub ve içeriğe sadakat gelir diye düşünüyorum.
Gelelim Bülten’e;
Kasım 2010 Bülteni “ Kasım 2010'u dünyadaki değişimin önemli dönüm noktalarından biri sayabiliriz pekâlâ.” diye başlayarak bu değişimin ana göstergeleri olarak kabul edilen iki olay-olgu üzerine yoğunlaşmış : 1. NATO’nun Lizbon Zirvesi 2. Wikileaks Fenomeni ve Belgeleri. Bu iki olay-olgu’yu kendimce ele almaya çalışırken bunların gerçekten de dünyadaki değişimin önemli dönüm noktaları olup olmadığını irdelemeye gayret edeceğim.
1.NATO’nun Lizbon Zirvesi : Metne sadık kalarak bölüm bölüm alıntılarla gidelim. İlk alıntı bölümüm şu:
“Dünyanın en güçlü askerî ittifakı olan NATO, Lizbon'da "tarihî" bir zirve düzenledi ve kendisine yeni bir strateji çizerek dünyada yeni bir çağ açtı: Düşmana karşı füze savunma sistemi! Radarlar vb. Türkiye topraklarına da yerleştirilecekti. ABD'nin önde gelen jeostrateji uzmanlarından Brzezinski'nin tanımıyla, belirsiz bir düşmanın mevcut olmayan tehdidine karşı, Avrupa'nın mevcut olmayan talebi karşılığında Avrupa'yı korumak üzere tasarlanmış, işlemeyen bir sistemdi bu.”
NATO’ nun Lizbon’daki zirvesinin “tarihi” olarak nitelendirilmesi, orada kendisine “yeni
bir strateji” ( ben de yeni strateji ifadesini tırnak içine aldım, O.T.) belirleyecek olmasıyla uyumlu. Yani “yeni bir strateji” her güçlü örgüt gibi, dünyanın en güçlü askeri ittifakı olan NATO gibi bir örgütün bu toplantısını da “tarihi” kılar! Bu “yeni stratejinin” dünyada yeni bir çağ açtığının söylenmesi yerine acaba bunun tersini düşünsek yani dünyada açılan “yeni bir çağ” a NATO’nun kendini uyarlaması olarak baksak daha doğru olmaz mı? Böyle bakarsak, NATO’nun “tarihi” toplantısında ele alınan “yeni strateji” nin aslında hiç de yeni olmayan 11 Eylül 2001’le açılan “yeni çağ” a kendini uyarlaması olarak bakabiliriz. Yani bir anlamda gecikmiş bir uyarlama! İkisi arasında geçen zamanı da NATO’nun kendi içindeki, bazı üyeleri tarafından (Fransa gibi) ileri sürülen itirazların, dirsek temasında olan bazı ülkelerle (Rusya gibi) yürütülen pazarlıkların ve ABD’deki yönetim değişikliğinin yol açtığı bir gecikme olarak değerlendirebiliriz. Zaten NATO kurulduğundan beri bir çok olayda NATO’da gündeme gelen “yeniliklerin” aslında ABD-İngiltere ekseninde hiç de yeni olmadığı, yeniliklerin adı anılan eksende filizlenerek NATO’da yeniden ısıtıldığı ya da NATO’ya yedirildiği bilinmektedir. Örnek mi? Kore savaşına dahlimiz! Biz Kore’de ABD adına mı savaştık yoksa NATO’ya aday ülke olarak mı? Bu bağlamda Kore’de savaşmasaydık acaba NATO’ya bizi alırlar mıydı? NATO’ya girer girmez de yaklaşık 55-60 yıl önceden başlayarak Türkiyenin dört bir tarafına füzesavar sistemleri ve radarlar konuşlandırıldı. Yıllar boyunca bunların hiç birisi gündeme bile gelmedi. Bir tek Amerikan üssü diye İncirlik’e kafalar takıldı. Daha doğrusu biz İncirlik’le meşgul olurken kimse NATO füzesavarlarıyla ve radarlarıyla ilgilenmedi. Öte yandan, NATO’nun kurulmasıyla füzesavar sistemlerinden ve radarlardan Avrupa da nasibini aldı. Ben daha 13-14 yaşlarında bir çocukken Almanya’da 7 tümen Amerikan askerinin bulunduğunu biliyordum. Sovyetlerin Küba’da kurduğu füzesavar sistemlerinin yarattığı krizde Amerikalıların Türkiyede kurduğu füzesavar sistemleri ve U 2 casus uçakları pazarlık konusu oldu ve bu yüzden Türkiye büyük bir tehlikenin eşiğine geldi. Neticede Küba’dakiler söküldü Türkiye’dekiler ise NATO kapsamına alındı. Hal böyleyse dünyada açılan bu “yeni çağ” ın NATO’da düşmana karşı füze savunma sistemi, radarlar gibi unsurları gündeme getirmesi üstelik bunların Türkiye topraklarına da yerleştirilmesi olgularını “yeni” kılan ne? Bunların yerleştirilecek olması ve Türkiye’yi de içerecek olması mı? Yoksa varolan füze-radar sistemlerinin (Türkiye’dekiler de dahil) 11 Eylül’den sonra “yeni” olarak tanımlanan düşman ya da düşmanlara karşı yenilenmesi ve menzillerinin değiştirilmesi mi? Bence gelişen olay ikincisi ve burada bu “yeni” düşman ya da düşmanların kim olduklarının altını çizmeden bu toplantıyı “tarihi” kılan ne, bu “yeni strateji” ne ve “yeni çağ” ın ne olduğunun anlaşılması mümkün değil. Brzezinki’nin tanımına da takıldım. ("Belirsiz bir düşmanın mevcut olmayan tehdidine karşı, Avrupa'nın mevcut olmayan talebi karşılığında Avrupa'yı korumak üzere tasarlanmış, işlemeyen bir sistemdi bu.")
NATO’nun kurulmasına giden yolda iki gelişme var : Bunlardan birincisi dışardan onunla alakasız gibi görünen “ Almanya’nın halli olgusu”. İkinci Dünya Savaşının bitiminde ABD’nin sınırları batı Berlin’e dayandığında yani o dönemde Alman Anayasası Amerikan generalleri tarafından oluşturularak (halen geçerli olan anayasa) Almanya problemi sonsuza dek çözümlendi. (Uzakdoğuda’da aynı işlem Japonya’ya karşı yapıldı.) Ardından doğu Berlin’e dayanmış Sovyet ordularına karşı geliştirilen çözümün adı NATO oldu. NATO kuruluşunda bu gerekçeyle “savunma” örgütüydü. Ama ondan sonraki onyıllar içinde NATO bir yandan ilişkili halkların arzusu hilafına Sovyet ordusu tarafından işgal edilmiş olan doğu Avrupa ülkelerindeki anti-komünist muhalefeti örgütledi diğer yandan da aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerde faşist hareketlerin ve askeri darbelerin altyapısını hazırladı. Yani Brzezinski’nin dediği gibi ortada belirsiz bir düşman değil, ikinci dünya savaşı sonrası yaşanan diğer bir “tarihi” dönemde idrak edilen “ diğer yeni bir çağın” aktörleri vardı. Yani Sovyetler Birliği, onun politikalarını onaylayan komünist partileri ve antiemperyalist güçler. Son 60 yıl içinde NATO bu “düşmanlarla” uğraştı. Yani “düşman” belliydi ve onların “tehditleri” vardı. Yine aynı tanım içinde yer alan “Avrupanın mevcut olmayan talebi karşılığında Avrupayı korumak üzere tasarlanmış işlemeyen bir sistemdi bu” bölümü için de söylemeliyim ki Avrupa’nın solid, homojen bir kıta olarak alınması yanılgılara yol açabilir. Bilhassa Latin ülkeleri ve doğu Avrupa ülkeleri bugün de olduğu gibi fena halde talepkârdılar. Amerikayı Avrupa’da istemeyenler ise, bugün de olduğu gibi geleneksel Avrupa konsepti içinde yer alan ülkelerdi. O halde kediye “kedi” demenin tam zamanı. Burada aslında birden fazla kedi var ama sonuçta hepsi de kedi.. “Tarihi” zirvenin açılışını müjdeleyen “yeni çağ” ın kedileri arasında en büyüğü “11 Eylül” kedisinden başka bir şey değil. ABD’nin yaklaşık 10 yıldır dünyaya göstermeye çalıştığı, “yeni çağın süper kedisi” “İslami terör”. Yani “gitti Ali, geldi Veli”. Kurgu aynı. “Yeni” olarak tanımlanan yeni düşman konsepti ve onunla ilgili tedbirler. Bunun için tarihi zirve diyorlar. Bunlara karşı alınacak tedbirler de “yeni strateji”.
Bu “yeni strateji” nin genişleyen AB ilişkileri de dahil olmak üzere, G-8 ve G-20 ülkelerinden bazılarının eskiye oranla NATO içinde biraz daha fazla sorumluluk alma stratejisi olduğu söylenebilir mi? Benim yanıtım evet. Peki hangi konularda ? Her zaman olduğu gibi Amerikanın başını ağrıtan ve tek başına çözmekte zorlandığı ya da istemediği ( istemediği çünkü dünyaya ve özellikle de kendi halkına, global sistem jandarmalığının, o jandarmalık tarafından çıkarları korunan başkaları tarafından ödenmesi gereken bir faturası olduğunu göstermek ister) Amerikanın 11 Eylülden beri başını ağrıtan ve “halletmek” istediği konu, “yeni çağın” “yeni düşmanına” karşı üzerinde “global” anlaşma sağlanmasını istediği “yeni strateji”. Açarsak, geniş planda Sovyetlerin çöküşünün ardından, yakın dönem açısından ise 11 Eylül sonrası dönemde “topun ağzına gelen” “İslami terör” e karşı mümkün olduğunca etkin askeri bir kampanya örgütlemek. NATO’nun resmi sitesine bakılırsa bu zirvenin tek bir hedefi var: Afganistan. Afganistan’a “uluslararası toplumun” (pek seviyorum bu ifadeyi, çok kısa yoldan verdiği bir mesaj var: içindeyseniz iyisiniz,dışındaysanız kötüsünüz, içindeyseniz demokrat,dışındaysanız terörist olma olasılığınız çok yüksek!) daha fazla yardım etmesini sağlamak. NATO söz konusu olduğunda asker yollayarak elbet! Peki ne için? Afganistan “yeni düşman”ın üslendiği,beslendiği yer. Yani islami terörün! Son ayların gelişmeleriyle birlikte ele alındığında ve diğer gayrı resmi kaynaklara bakıldığında zirvenin gizli bir gündeminin daha olduğu seziliyor: İran, daha doğrusu yaramaz İran, Haylaz İran!
Ne demekmiş efendim uranyum işleme, sen kim oluyorsun da uranyum işleyecekmişsin, hem baldırı çıplak üstelik köktendinci. Sahi İsrail’in nükleer gücüyle ilgili, elindeki bomba sayısıyla ilgili en son ne zaman bir şeyler duymuştuk? Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası ne zaman atılmıştı? Pakistan’a atom bombasını kim verdi? Acaba Güney Afrika Cumhuriyetinde de var mı? Peki varsa kime karşı? Pardon bunlar yasak sorulardı değil mi?
“Türkiye'nin üzerinde ciddi bir tehlike yaratacağı apaçık olan bu karar, Türkiye'deki yerleşik medya organlarında zafer nidalarıyla karşılandı: 'Türkiye'nin dediği oldu!...' Bu, ezici çoğunluğun manşetiydi. Bir küçük intihar girişimi mi, yoksa büyük bir uluslararası zafer mi? Karar vermek zordu. Zirveyi konu alan uluslararası basın-yayın organlarının manşetlerine ve ana haber bültenlerine baktık, sonuç alamadık. Zira, Türkiye'den bahis yoktu.”
Lizbon Zirvesinden çıkan kararlarda Türkiye’yi eskisinden farklı ve olağandışı bir “tehlikeye” atma riski olan tek bir şey vardı: sonuç bildirgesinde İran’ın adının yer alması ve alınacak önlemlerde İran faktörünün açıkça deklere edilmesi. Zirve öncesi yaratılan hava ve yapılan kulisler sanki bunun olabileceği konusunda bir beklenti yarattı. Tabii İsrail’in dışarıdan ve Fransa gibi üyelerin içeriden bunun olması konusunda baskıları vardı. Eğer Bush iktidarda olsaydı bu koalisyona güçlü bir ABD faktörü de eklenecekti. Zirveden bu tür bir karar çıkmaması nasıl açıklanabilir? Birinci olasılık, bunun olması konusunda uluslararası bir kampanyanın varlığına rağmen yukarıda da belirttiğim gibi zaten böyle bir gündemin olmaması olabilir. İkinci olasılık da bu tür bir gizli gündemin olması ve şartlar denk düşürülürse bunun yapılabileceğiydi. Üçüncü belki de en güçlü olasılık bizzat Obama yönetiminin açık biçimde olamasa da bunun gündeme gelmesini istememesiydi. (Obama’nın İran’a yazdığı mektubu, Newroz’u kutlamasını ve Türkiye ve Brezilya aracılığıyla İran’ı ikna gayretlerini hatırlayalım.) İlk iki olasılıkta Türkiye’nin aktif rolü olduğunu düşünüyorum. Buna diplomatik bir başarı denilebilir mi? Kanımca evet. O zaman burada da kediye kedi demek zorunluluğumuz var: NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye zirvede kendisini tehlikeye atacak kararların çıkmamasında belirleyici bir rol oynamıştır diye düşünüyorum. Ulusal basında olayların yer alma biçimi ne denli tartışma götürüyorsa uluslararası basındaki yansımalar için de benzer bir gözlüğüm var.
“Analistlerden Eric Margolis 61 yıllık ittifakın, tarihteki ilk savaşını kaybetmekte olduğunu yazıyordu: Evet, tanklarıyla, toplarıyla elektronik aletleriyle, paralı asker ordularıyla, ağır bombardıman uçaklarıyla, insansız hava araçlarıyla gelseler dahi omuzlarındaki hafif silahlı Afgan köylüleri ve dağlıları karşısında rezil olmaya doğru gitmekteydiler. 1989'da Sovyet ordularının yenilgisi, Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünü haber veriyordu. Acaba aynı kader Amerikan racalarını da bekliyor olabilir miydi?”
Eric Margolis gibi düşünenlere sorularım olacak: Birincisi, NATO gibi ultramodern silahlı bir güç ittifakının ya da tarihteki emsallerinin birileri karşısında zaferlerinin ya da yenilgilerinin değerlendirilmesinde bu durumları hangi faktörler eşliğinde analiz ediyoruz? Hemen sadede geleyim: Margolis’in “61 yıllık ittifakın, tarihteki ilk savaşını kaybetmekte olduğu” tespitinin ya da varsayımının dayanağı olarak sunulan “tanklarıyla, toplarıyla elektronik âletleriyle, paralı asker ordularıyla, ağır bombardıman uçaklarıyla, insansız hava araçlarıyla gelseler dahi omuzlarındaki hafif silahlı Afgan köylüleri ve dağlıları karşısında rezil olmaya doğru gitmekteydiler,” olgusu durumu ne ölçüde açıklama gücüne sahip?
Bizim gibi; tanklarıyla, toplarıyla, gemileriyle gelenlere karşı kağnı arabasında top mermisi taşıyarak kurtuluş savaşı verenlere ya da gerçeği biraz daha açıklar biçimde, verildiğine inandırılanlara çok hoş gelebilir bu sözler. Gururumuzu okşayabilir ve insanlığın zalimlere karşı taşıdığı gizli güçleri konusunda heyecanlandırabilir. Ama eğer ortada, tarihteki sayısız örnekler tarafından da desteklenen jeopolitik, jeostrateji, askerlik gibi bugün bilim sayılan uğraş alanları varsa, üstüne üstlük fizik kanunlarının çarpışan kütleler,maddeler ve güçler konusunda kanunları da varsa bu tür nitelemeler sadece gururumuzu okşamakla kalır,başka da bir işe yaramaz ya da bir şekilde birilerinin işine yarayabilir. Örneğin, bizim kurtuluş savaşımızın perde arkasında nelerin cereyan ettiği ve nelerin ortak etkisiyle o savaşın kazanıldığı (doğrusu kime karşı kazanıldığı konusunda bile fikir birliğimiz yok sanırım) ve o günün dünya ve Türkiye’sinin güç dengeleri ve hesapları en azından namuslu tarihçiler tarafından ortaya konulduğu halde tutup da bu işi “Şu Çılgın Türkler” fenomeniyle açıklamaya çalışmak olsa olsa başka değirmenlere (Ergenekon gibi) su taşıma çabasından öteye gitmez. En saf haliyle tarihe ve bilime aykırıdır bu çaba! Afganistan dağlarında omuzlarındaki hafif silahlarla gerilla savaşı veren (gerilla savaşı da doğası gereği başka biçimde verilmez zaten) Afgan köylülerinin NATO gibi bir örgüte karşı caydırıcılık rolünü onların hafif silahlarına ya da köylü olmalarına bağlamak aynen bir önceki örnekte olduğu gibi sadece gururumuzu okşayan bir fenomendir. Ben şahsen bu caydırıcılık gücünü onlardan çok illa da Afganistan’la ilgili bir şey varsayılacaksa Afganistan coğrafyasına ve beraberinde dünyadaki barışsever hareketin, emperyalist ülkelerin kendi iç çekişmelerinin ve de Rusya, Çin, İran gibi diğer büyük güçlerin etkisine bağlamayı tercih ederim. Buna da hiç joker kullanmadan fizik kanunlarına, evrim teorisine, teknolojiye nasıl inanıyorsam öyle inanırım. Evet, güçler dengesi evrim süreçlerinde nasıl adaptasyonu yaratıyorsa ve evrim bu dengenin güçlü tarafında olduğunda nasıl gelişmeyi yaratıyorsa, fizikte çarpışan denk güçler nasıl stabiliteyi, denk olmayan güçler bir tarafın hakimiyetini yaratıyorsa bu olgunun çözümlenmesine öyle inanırım. Benzer biçimde, Vietnam Savaşının da ne yazık ki de desem sadece Vietnamlı köylüler tarafından kazanılmadığına, Küba’daki komünist yönetimin orada 50 yıldır sadece kendi gücüyle durmadığına da inanırım. Ben ayrıca bir doktor olarak doğumdan ölüme yaşamın her sürecinin de iç ve dış etkenlerin dengelerin tarafından belirlendiğine de inanırım.
“1989'da Sovyet ordularının yenilgisi, Sovyet İmparatorluğu'nun çöküşünü haber veriyordu.”
İşte yine paradoksal bir denklemle karşı karşıyayız. Hangisi daha doğru? 1989’da Sovyet ordularının yenilgisi Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünü mü haber veriyordu yoksa Sovyet İmparatorluğunun çökmekte oluşu diğer dış faktörlerle birlikte (üzülerek bu olayda da baş rolü omuzlarında hafif silahlar taşıyan Afgan köylülerine veremeyeceğim!) Sovyet ordularının yenilgisini mi hazırladı? Benim yanıtım kolaylıkla tahmin edilebilir.
2. Şu Wikileaks Meselesi : Ortaya çıktığından beri bunun tam bir özgürlük ve şeffaflaşma hareketi olduğundan, ABD’nin (daha doğrusu CIA ve neo-con’cu derin devletin) hoşuna gitmeyenlerin bir takım şaibeli ve gizemli aktörler aracılığıyla deşifre edilmesi olduğuna kadar çok farklı uçlarda yorumlar yapıldı. Bu yorumlar yapılırken, henüz belgelerin çok ufak bir yüzdesinin yayınlanmış olduğu dikkate alınmadı. Çünkü belgelerin sayısının ve içeriklerinin artması her iki uçtan yapılan yorumları da değiştirme gücüne sahip olabilirdi. Hal böyle olunca, belki şunu ileri sürmek daha akılcı olabilir : kesinleşmiş yorumlarda bulunanlar belki de farkında olmadan kendi bilinçaltlarındaki ön kanaat rezervlerinin sözcüsü oldular. Bunun en önemli kanıtlarından birisi (örnekler cenneti Türkiye’den yola çıkılarak) Wikileaks ortaya çıkmadan önce havanın bulutlu olması üzerine dahi kesin olarak kamplaşmış “kalıplaşmış kanaat çevrelerinin” Wikileaks yorumlarının birbirleri hakkındaki itham ve yorumlarının bir devamı biçiminde ortaya çıkmasıydı. Daha açık bir ifadeyle, iktidar çevreleri ve onlara yakın duranlar en azından Türkiyeyle ilgili bölümlere komplo teorileriyle, iktidara karşı çevreler de iktidarın pisliklerini ortaya döken dökümanlar olarak yaklaştılar. Burada iki farklı yaklaşımın hakkını da teslim etmek gerekir. Bu yaklaşımları ortaya koyanlar liberaller ve MHP yönetimidir. Liberaller bu olayın kahramanca hayatını riske atan BİREYLER tarafından yapılan bir özgürlük eylemi olduğunu belirtirken, MHP yönetimi hiçbir yabancının TÜRK MİLLETİ ile ilgili hiçbir iddia ortaya atamayacağını belirtti. Bu iki yorum çok çok farklı yorumlar olmalarına karşın özde savunulan ideolojilerin dolaysız yansımasıdır. Dolayısıyla her ikisi de kritik aklın değil daha çok ideolojilerin, inançların eseridir.
Bülten eşliğinde ilerleyelim; “Eski bir hacker olan Julian Assange ve arkadaşlarının Wikileaks sitesinde yayınladıkları ABD diplomatik kriptoları, 'imparatorun çıplak' olduğunu daha net bir şekilde ortaya koyamazdı gerçekten de.”
Dünyada, ABD-Dünya ilişkilerini kendince de olsa izleyen kaç kişi için ABD diplomatik kriptoları (şu ana kadar açıklananlar üzerinden) bilinmeyen, yeni bir şeyler söylüyor diye sormak istiyorum. Bu belgeler açıklanmadan gerçekten de imparatorun çıplak olduğu bilinmiyor muydu? Şimdi etrafımdaki hemen hiç kimseyi ve de beni hiç mi hiç heyecanlandırmayan bir takım “gizli kripto bilgilerini” sıralamaya çalışacağım:
Kaddafi’nin ve Berlusconi’nin kadınlara,sefahate düşkün olduğunu bilmeyen var mıydı? Körfezdeki Arap ülkelerinin İran’ı baş belası saydığını ve ona karşı alınacak önlemlerden oldum olası yana olduklarını bilmeyen var mıydı?
ABD yönetiminin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı ‘dengesiz ve deli’ gibi gördüğünde yeni olan ne?
Mısır Devlet Başkan Hüsnü Mübarek’in İran’dan son derece nefret ettiği ve Mübarek’in İranlılar için ”yalancı oldukları ve onlar inanılmaması gerektiğini” söylemesi gizli türden bir bilgi sayılabilir mi?
İsrail istihbaratı MOSSAD’ın şefi, ‘Türkiye’de AK Parti iktidarıyla İslamclık hızlı bir yükselişe geçtiği ve ordunun bu duruma daha ne kadar sessiz kalacak, İslamcılar, laikliğin kuyusunu kazıyor’ demiş. Bu mu bilinmeyen?
Azerbaycan’ın Türkiye’nin dış politikasından duyduğu rahatsızlık yeni bir bilgi mi? Türkiye’de ordunun 2 numaralı ismi ‘İsteseydik 2007'de tankları yürütürdük’ demiş.Bunu bilmeyen ve tahmin etmeyen var mı?
Türkiye’nin Kıbrıs sorunu çözümünde ABD’nin daha çok müdahil olmasından yana. Bu yeni mi? Bunlar saymakla bitmez. Dünyadaki bazı siyasi liderler için kullanılan çoğunluğu argo deyimler kriptoların oluştuğu ortamın ne denli gayri ciddi ve sulu bir ortam olduğunu ayrıca gösteriyor.Türkiye’yle ilgili gönderilen belgeleri bir de tersten okuyalım. Belki buradan bazı amaç ve hedefler daha net anlaşılabilir mi dersiniz?.
Türkiye’nin dış politikasından duyulan rahatsızlık. Özellikle İsrail ve İran politikaları. Dışişleri Bakanı’n’nın “tehlikeli” adam” lığı. Hükümetten duyulan rahatsızlık (şu bakan bu bakan için neler söylemiş?) Başbakandan duyulan rahatsızlık. Muhalefetin etkin olmayışından duyulan rahatsızlıkç(CHP: “bir avuç gürültücü”) Ordu’dan duyulan rahatsızlık (niye eskiden olduğu gibi “iyi çocukluk” yapmıyorsunuz? 12 Eylül versiyonu “Our boys did it”
Bu boyutlarıyla üzerinde konuştuğumuz bölümler “malumun ilanı” değil mi?
“ABD siyasi yönetiminin en az kadim Roma imparatorları ve onların hempaları kadar halk düşmanı olduklarını; halktan ve demokrasinden ölesiye korktuklarını, onlardan derinlemesine nefret ettiklerini olanca çıplaklığıyla gözler önüne sermekteydi. Önde gelen düşünürlerden Chomsky'nin deyişiyle, 'devletteki gizliliğin asıl amacının, gizli işler çeviren devleti halkın gazabından korumak' olduğu, Wikileaks'in sızdırdığı belgelerin de asıl ilginç yanının, dünyada diplomasi hizmetlerinin nasıl çalıştığını tabak gibi ortaya çıkarması olduğunu hep birlikte gördük. Amerika'nın Ortadoğu'da adaletle filan zerrece ilgisi olmadığını da bu sızan belgeler sayesinde apaçık görmüş olduk, diye yazıyordu dünyanın en kıdemli Ortadoğu muhabiri olan Robert Fisk de”
Nasıl derler? Robert Fisk’i severim aslında! Okurum,yaptığı işe, uzmanlığa da saygı duyarım. Ama ona da sorularım olacak. ABD siyasi yönetiminden neyi kastediyor bu bir; ABD’de tek bir siyasi yönetim mi var? Kişisel olarak, ABD’de sadece tek bir siyasi yönetim vardır,gerisi teferruattır diyen zihniyeti fena halde ideolojik bulurum. Ayrıca Cumhuriyetçi Partinin siyasi yönetim anlayışını Demokrat Partinin siyasi yönetim anlayışından ayrıştırırım. Bugünkü siyasi yönetimden söz ediyorsa herhalde Obama dönemindeki siyasi yönetiminden söz ediyor. Eğer böyleyse Obama yönetimineen az kadim Roma İmparatorları ve onların hempaları kadar halk düşmanı ,halktan ve demokrasinden ölesiye korkan, onlardan derinlemesine nefret eden” bir yönetim gözüyle mi bakıyor Fisk? Eğer hakikaten böyleyse Fisk’in siyaset kavramı nedir merak ederim. (sevgili Halil Berktay Taraf’taki yazılarında bir ülkedeki siyasi yönetimi tek ve bütün olarak nitelemenin, farklı siyasi anlayışların varlığını reddetmenin aslında eski bir ideolojik hastalık ( daha çok da Marksizmin bir hastalığı) olduğunu yazmıştı bir çok kez) Wikileaks’e Obama yönetiminin gösterdiği tepkiyi Fisk, en az kadim Roma İmparatorları ve onların hempaları kadar halk düşmanı, halktan ve demokrasinden ölesiye korkan, onlardan derinlemesine nefret eden bir yönetimin tepkisi olarak mı alıyor ? Yoksa farklı bir siyasi anlayışın yapmak istediklerini zorlaştıran Amerikan derin devletinin parça tesirli torpillemesi olarak mı görüyor?
"Forbes dergisinin muhabiri Andy Greenberg'in deyimiyle, önümüzde açılan yeni bir çağ idi: İstemdışı Şeffaflık çağı açılmaktaydı önümüzde olanca berraklığıyla. Bir kuşak önce tahayyül bile edilemeyecek bir teknolojiyi kullanarak "kâinatın efendileri"nin kirli sırlarını açığa çıkarmaya ahdetmiş bir örgütün lideri olan Julian Assange de 'bu yeni çağın peygamberi' olarak tanımlanıyordu dergide. Tüm devletler, tüm sektörler bu grubun ilgi alanına giriyordu... Diplomatik, tarihsel veya etik önem taşıyan, daha önce yayınlanmamış ve aktif olarak sansürlenip bastırılan tüm malzemeyi istiyor, yayınlıyorlardı. 'Neyi istediğimiz gayet açık,' diyor Assange. 'Gizli istihbarata ve savaşa ilişkin materyal ve bir de, büyük finans dalaverelerine ilişkin belgeler. Çünkü, bu kadar çok sayıda insanı bu kadar kötü etkileyen şeyler esas bunlar da ondan.' Strateji konusunda NATO'dan sonra bir de burada dönersek: 'Zorlayarak Şeffaflık' çağının habercisi Wikileaks'in stratejisi, insanları korkutarak kontrol altında tutan istihbarat servislerinin tam tersi bir stratejisi var Wikileaks'in:
'Bireylerin birşeyler sızdırdıklarını, ondan sonra da eskisi gibi iyi bir hayat sürdürdüklerini gösterebilirsek, bunun insanlar üzerinde müthiş teşvik edici olduğunu görüyoruz,' diyor Assange. Ve yeni stratejiyi iki kelimeyle özetliyor: 'Cesaret bulaşıcıdır.'
Wikileaks’in de aynen NATO’nun Lizbon Zirvesi gibi “yeni bir çağ” açtığı söylemine ciddi biçimde itiraz ediyorum. Daha doğrusu “yeni çağ” söylemlerinin içeriğine itiraz ediyorum. NATO’yla ilgili itirazlarımı yukarıda mümkün olduğunca dillendirmeye gayret ettim. Wikileaks’le ilgili olarak ise hem Kasım 2010 Bülteni içinde yer alan ve onun istemdışı şeffaflık hareketi olduğunu ve Assange ve onun gibilerinin bu yeni çağın özgürlükçü peygamberleri olarak kutsanmasını öneren hem de az sayıdaki benim gibilerin Wikileaks’in aslında ve örtülü olarak CIA ve Amerikan derin devletinin tedavülden kalkmış ya da etkisi silikleşmiş bir takım “kriptoları” kitlesel etki yaratmak adına argo ve paparazzi üslubunda servis ettiği bir medya ve sivil toplum operasyonu olabileceğinden huylanan görüşlerden hangisinin daha doğru olduğunu zaman gösterecektir. Heyecan yapmayalım. Biraz sabır: “ Şüphecilik bulaşıcıdır.”
Oğuz Tanrıdağ, Açık Radyo'da Hakan Gürvit'le birlikte "Açık Beyin" programını yapıyor.
