Açık Dergi
İlksen Mavituna
“Brazzaville, dünyanın harikalarla dolu güzel bir yer olduğu dair naif bir fikre adanmıştır”, diyor grubun kurucusu David Brown “Brazzaville Manifestosu”nda ve şöyle devam ediyor: “hemen üstümüzde bir yerde her şeyin iyi olduğu bir başka gerçekliğe inanıyoruz.” Brazzaville geçen hafta İstanbul’da bir konser verdi ve David Brown konser sabahı Açık Dergi’nin sorularını yanıtladı.
15 yaşındayken evden kaçmıştınız doğru değil mi?
Evet doğru.
Tamam, eğer özel bir soru olacaksa..
Yoo, hayır hayır değil
Neden kaçtınız evden?
Bu soruya cevap vermek için bir kahveye daha ihtiyacım olacak! (..) 15 yaşımdayken kaçmıştım. Sonra bir arkadaşımla ailesinin yanına taşındım. Los Angeles’ta bir Zen-Buddhist Merkezi’nde yaşıyorlardı. Arkadaşımın annesi de bir Zen rahibesiydi. Beni kabul etti. Öncesinde de başka bir arkadaşımın evinde yaşıyordum. Yani kendi evimden falan da kaçmış değilim. Bana yanlarında yaşamama izin verecek kadar nazik olan insanlardan kaçmıştım. “Kötü çocuk”tum ben orada zaten, o arkadaşım ailenin iyi sessiz çocuğuydu. Dışarı kaçıp “kötü” şeyler yapan bendim. Aslına bakarsanız, sadece eğlenmeye çalışıyordum. Sonra başka bir arkadaşımın yanına gittim, bir sene kadar da okula gittim ve ardından da on altı yaşında kendi dairemi tuttum. Bir işe girdim. On sekizime geldiğimdeyse San Francisco’ya yerleşmiştim ve bir restoranda çalışmaya başladım.
Biyografinizde, o restoranda çalışmanızın neden saksofon alacak parayı biriktirmeniz olduğu yazıyor..
Evet ve aynı zamanda sevgilimi görebilmek içinde para kazanmalıydım . Los Angeles’ta tanışmıştık, ben San Francisco’ya taşınmandan önce aşık olduk. Ben San Francisco’daydım, o New York’taydı.
Bakın bu yazmıyordu biyografinizde!
Aa evet bu size özel bir bilgi.. Skype ve ucuz telefon kartlarından çok önceydi bu tabi, insanları aramak çok pahalıydı, özellikle şehirlerarası ise. San Francisco’da o zamanlar bazı adamlar vardı, çalıntı telefon kartı numaraları satarlardı. Biliyorum kötü bir şey bu, çünkü fatura başkalarına kalıyordu. İşte ancak bu adamlara ulaşıp, sevgilime telefon edebiliyordum. Sonrasında biriktirdiğim bütün parayla bir saksofon alıp, hemen onun yanına gittim. Çılgıncaydı, neredeyse hiç param yoktu. Küçücük bir yerde kalıyorduk, misafir getirilmesine de izin verilmiyordu, beni gizlice içeriye sokmuştu. Evet, işte o zamanlar saksofon çalmaya da başladım.
Yani müzik kariyeriniz o zaman başlamış oldu.
Hayır (güler) bir kariyerden çok uzaktım.
Ama bir saksofon alıp çalmaya başlamıştınız ..?
Evet aslında bir anlamda kariyerimin orda başladığını söylebiliriz.
Peki bütün o profesyonel müzisyenlerle nasıl tanıştınız?
Los Angeles’ta, dönüşümden yıllar sonra .. 15-16 yaşındayken, 15 hatta 14... Michael Sinatra diye bir adamla tanışmıştım. Harika bir adamdı, doğum günlerimiz aynıydı. Benden bayağı büyüktü aslında. O, 1970’lerde kalma avangard punk-rock adamlarının en sağlamlarından biriydi Los Angeles’ta. O zamanlar punk ortamı, gay ortamıyla içiçeydi. Aslında bütün “farklı” olanlar bir şekilde bir araya geliyorlardı. O beni o zamanların birçok efsanevi figürüyle tanıştırdı: Mesela Craig Lee, harika bir müzik yazarıydı, Alice Bag, eskiden “Extremes” isminde bir grubu vardı, ve “The Screamers” , “eggs”. Bütün bu isimler bu ortamın bir parçasıydı o zamanlar. Sonrasında saksofon çalmaya başladım, şiir dinletilerini de severdim. Saksofon çalmaya başladığımda, “Onics” isminde bir kafe vardı sürekli gittiğim. Birçok yaratıcı insan oraya takılırdı. Şairler, ressamlar. Beck vardı, o zamandan beri arkadaşız..
Harika bir zamandı, 80 sonu 90 başı, genellikle bara gidemeyecek kadar genç olan -21 yaşından önce bara girip alkol alamıyordunuz çünkü- ve bir yerlerde toplanmak isteyen insanlar için bir alternatif yaratılıyordu. “Onics”, “Pick me Up” gibi yerler vardı. Buralarda akustik konserler, şiir dinletileri vardı.
Los Angeles değil mi burası?
Evet. Çok özel bir zamandı, orası hakkında bir de şarkı yazdım aslında. Geçen senelerde oraya tekrar gittim, artık o kafe yok, yerine yeni bir yer açılmış ve içerideki insanların yüzde yetmiş ya da sekseni laptoplarının başında, kulaklarında kulaklıkla birbirlerine hiç bir şekilde dokunmadan yan yana duruyorlardı. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama o zaman olduğundan çok farklı. Bir zamanlar insanlar orada muhabbet eder, içki içer, fikir alışverişinde bulunurlardı. Hâlâ yapıyorlardır bunu, ama üç bin kilometre ötedeki birileriyledir. Fiziksel olarak aynı odadalar, aynı kahveyi içiyorlar ama.. İlginç bir durum bu.
Yani sonuç olarak orada birçok insanla tanıştım. Los Angeles’ta enstrümental müzik yaptığım bir grubum oldu: Red Clay. Çok kötü bir gruptu ama bana beste yapmak ve bir grup yönetmek konusunda –bu çoğu zaman kolay değildir- çok şey öğretti.
Brazzaville hikâyeniz bu maceradan sonra mı başladı peki?
Hayır o sonraydı o. Aslında ardından Beck’le çalışmaya başladım. Biliyorsunuz o sonra çok ünlü oldu. Aradı bir gün beni -hayatta küçük kararların çok şeyi değiştirmesi gerçekten ilginç- birkaç kere aradı, “gel beraber bir şarkı kaydedelim” diye, ben de o zamanlar başka bir şehirde olduğum için çok üşeniyordum. Tek bir şarkı için o kadar yol gitmek istemiyordum. Sonra bir gece aradı ve bana çok da uzak olmayan bir klüpte çalacaklarını söyledi. Ben de “trombon çalan bir arkadaşımı da getirebilir miyim?” dedim, kabul etti. Çok eğlenceliydi, iki üflemeliyle de değişik olacaktı. Sonra o da çok beğendi, devam etmek istedi bizimle. Ben de onunla beraber tura çıkmaya başladım. Ve o turlarda birçok ilginç müzisyenle tanıştım. Morphine’den Mark Sandman’le tanıştım mesela, tura çıkmıştık. Bu dönem gözlerimi açtı resmen. Gençken “eggs”, magazine, Cure, Smiths gibi gruplar dinlerdim beraber. Sonra saksofon çalmaya başlayınca, sadece ve sadece caz dinlemeye başladım. Yapmak istediğim cazdı, salak gibiydim. Beck’le çalışmaya başlayınca, o türde birçok yaratıcı ve iyi grup olduğunu gördüm. Kulaklarım eskiden dinlediğim şeylere açılmaya başlamıştı.
Üstelik bu gruplar caz da çalmıyorlardı.
Evet evet caz da çalmıyorlardı! Sonra zaten farkettim ki yeni caz topluluklarından korkunç müzik yapanlar da var! (..) İşte o zamanlar popüler müziği yeniden keşfettim. Hâlâ favori müziğimdir pop müzik. Modern kültürde insanların ruhuna dokunarak en başarılı olan müzikal form pop müzik. En azından benim için..
Biliyor musunuz Wikpedia’da Brazzaville’in bossa nova yaptığını yazıyor?
Biliyorum, çok garip bu, kim yazdı bilmiyorum.
Albümlerinizde bossa nova duymaya çalıştım ama ..
Bossa nova severim, ama bossa nova yaptığımızı söyleyemem. Bir iki şarkı da gitar ve baslar bossa novayı andırıyor ama...
Belki de yazan sadece o şarkılarınızı dinlemiştir.
Komik gerçekten ..
Peki Brazzaville manifestosunu kim yazdı?
Ben.. ben yazdım.
Dünyanın hemen üzerinde duran o güzel mekândan bahsediyorsunuz. Bu bir kurgu mu ya da inanç?
Hayır bence gerçeklik böyle. Algılama problemi insanlık durumunun en ciddi sorunlarından bence. Kendimizi diğer her şeyden ayrılmış algılıyoruz. Yalnız, farklı ve de korkmuş hissediyoruz. İşin aslı ise, biz güneş, yıldızlar ve dün gece kapımda havlayan köpek kadar bu dünyanın ve evrenin bir parçasıyız. Kanımızdaki demir ölü yıldızlardan geliyor biliyor musunuz? Bizim yapıldığımız madde evreninkiyle aynı. Ve benim için, bu hayattaki en büyük meydan okumalardan biri bunun yeniden farkına varmaktır; bu evrende benim de küçük bir role sahip olduğum ve aslında bu “ayrılık yanılsaması” tüm gerçek acılarımızın temelinde yatan şey.
Belki 15 yaşınızda tanıştığınız o Zen rahibesinin bu düşünceleriniz üstünde bir etkisi olmuştur, ne dersiniz?
Evet belki. Ayrıca bir de büyük annem, beş yaşımdan itibaren beni o büyüttü. Babamın annesi. Bir şairdi. Dindar bir insan olarak yetiştirilmişti, ama sonra ateist olmuştu hayatının bir döneminde. Beş yaşında onunla yaşarken, bir haritası vardı bana aldığı, bir galaksi haritası gibi bir şeyi vardı, evren, bütün yıldızlar falan .. “Babaanne peki biz neredeyiz” diye sordum bir gün haritayı göstererek. Harita bu masa kadardı, “buradayız” diye gösterdi bir noktaya parmağını koyarak, “peki diğer yerlerde kimler var” dedim, “kimse..” dedi, “kimse mi?” dedim, “yani hayatın olduğu tek yer burası mı?”. O hep beni bir tanrı inancıyla büyüttü, ama o tanrı çok nazik bir tanrıydı. Bazı insanların kafasında şöyle bir fikir var tanrıyla ilgili, “yukarıda yaptığın her şeyi gören biri var ve çuvalladığında, seni mahvedecek!” onların tanrı düşüncesi bu. E tabi doğal olarak o fikre karşı içerliyorlar. Ben de içerlerdim!
Ama babaannem şöyle derdi, “David, tanrı sevgidir ve senin için iyi olandır” derdi “İsa’yı seni gerçekten seven abin gibi düşün, eğer başın derde girerse onunla konuşabilirsin, o da dinler seni”. O yüzden hiç asi olmadım din konusunda, çünkü dinin bana sunduğu çok nazik bir şeydi.
Size bir zararı yoktu yani?
Hiç yoktu, ne zararı olsun, kulağa güzel geliyor!. Üzerinde kontrole sahip olmadığımız bir gizem bu, o yüzden rahat olabiliriz. (..) Rumi, Sufi şair, şöyle bir şey söyler...
Rumi’yi sever misiniz?!
Evet, benim için muhteşem birisi. Şöyle bir şey söylüyor: “Tanrı ve insanlar, karşılıklı olarak tekrar biraraya gelmek isterler”. İkisi de, sadece insan ruhu değil, tekrar iletişime geçmek ister. Tanrı da tekrar sizlerle beraber olmak istiyor. İki aşık ya da ayrı kalmış ve tekrar kavuşmayı bekleyen ana-oğul gibi.
Peki Brazzaville hikâyesi devam ediyor. Altıncı albüm çıktı, birçok yerde.(..) Türkiye’de de yayınlanacak mı?
İnşallah (güler) ..
İnşallah, evet. Biliyorum ki her şarkı çocuğunuz gibidir ama son albümünüz “21st Century Girl”den favori parçanız hangisi?
Açıkçası bunu sorabileceğiniz son kişi benim. Çünkü kendi şarkılarıma çok dar bir perspektiften bakıyorum. Üzerlerine o kadar düşündüm, o şarkıları o kadar çok duydum ki.. Dinleyiciye önemli gelmeyecek noktalar üzerinde o kadar ter döktüm ki. Yani zor bir soru bu benim için. Ama ilk şarkı “L.A.X.” benim için çok önemli, o şarkıyı Los Angeles’ta babaanneme ziyarete giderken yazdım. Çok yaşlandı artık. Bir sabah, Los Angeles’a gelmiştik, ben, karım ve iki çocuğum. Havaalanının yanındaki bir otelde kalıyorduk. Çok erken kalkmıştım, çok güzel bir Los Angeles sabahıydı, rüzgâr esiyor ve deniz kokusunu getiriyordu. Otel çok kötüydü ama yine de çok çekiciydi etraf. Az önce söyledim babaannemde benim için çok önemliydi. Şarkı da bir otel ve de babaannem üstüne. O şarkı, bir de Baltic Sea’yi severim.. Dünyanın sonu gelmiş gibi bir tınısı var.. onu seviyorum.. bilmiyorum zor bir soru bu benim için.
.
