30 Nisan’ı, 1 Mayıs’a bağlayan gece, tüm Avrupa televizyonlarındaki ortak haber yetmiş beş milyon yeni Avrupalı idi.
Avrupa Birliği’ne katılan yeni on ülke ile, birliğin nüfusu yetmiş beş milyon kişi daha arttı ve birliğin en az nüfuslu üyesi olan Lüksemburg bu özelliğini Malta’ya kaptırdı, çünkü birliğin yeni üyesi olan Malta’nın nüfusu yalnızca dört yüz bin kişi.
1 Mayıs sabahı Avrupa Birliği yeni sınırları ile uyanırken, kendisine katılan yetmiş beş milyon kişi ile dünyanın en zengin ve dev pazarlarından birisi olarak da uyanıyordu. Elbette bu büyüklüğün ve zenginliğin getireceği politik güç de var ama bunu çok konuşup diğer devleri ürkütmek istemiyor kimse.
Avrupa Birliği’nin genişlemesi ile ilgili televizyon programlarını “zapping” yaparak izledim. Kimi televizyon kanalları yeni Avrupalı şehirlerdeki kutlamaları Eurovision yayınından naklen verirken, kimileri de yeni sınırların açılışlarını veriyordu. Çene yapmayı ve ahkâm kesmeyi seven Fransızların kanallarında ise bol bol açık oturumlar ve tartışma programları vardı.
Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac’ın iç politik sıkıntılarından ötürü Türkiye’nin üyeliği ile ilgili olumsuz tavırlarını bir yana koyarsak, hemen hemen her kanalda Türkiye konuşuluyor ve Türkiye’nin Avrupalı olabilmek adına giriştiği inanılmaz çaba övülüyordu.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin son Kıbrıs manevrası da Avrupa Birliği’ndeki Türkiye karşıtlarını tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış anlaşılan ki, kimsenin diyecek sözü kalmamış bu konuda. Herkes ağız birliği yapmışçasına “Türkiye ve KKTC yapacağını yaptı” diyor ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa’ya tüm Kıbrıs’ı temsil edemeden girdiğinin altını çiziyor. Yani Türkiye’nin ciddi politik başarısı konuşuluyor.
Ancak televizyonlarda, konularına hakim olan gazeteci, bilim adamı ve politikacıların yaptıkları sohbetlerde satır aralarını okuduğumuz zaman, Türkiye’nin önüne sürülecek olan yeni bir sıkıntının yola çıkarılmaya hazırlandığını görüyoruz. “Eğer Almanya Yahudilere çektirdiğini ödediyse, Avrupalı olmak isteyen Türkiye de Ermenilere çektirdiğini ödemelidir.” denilmeye başlandı bile...
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yanılmıyorsam son Amerika seyahati sırasında, pek yankı bulmayan bir açıklaması vardı Ermeniler ile ilgili olarak; “kim ne yapmışsa yapmıştır, biz bugüne bakalım ve dostluk kuralım, kapıları açalım” demişti, ya da buna yakın bir açıklaması olmuştu.
Azerbeycan devlet başkanı da geçen gün sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve KKTC’yi tanıyacaklarına söz vermediğini söyleyip, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’yi, yani ağababasını yalnız bıraktığına göre, Türkiye de artık Ermenistan politikasında “vallahi biz öyle dememiştik, yanlış anlaşılmış” deme noktasına geldi demektir, ya da daha ileri gidip, “ağababalar istediklerini yaparlar” da diyebilir Türkiye..
Türkiye’yi sevmediğini bildiğimiz ve Ermeni politikalarının en sıkı takipçilerinden olan, dünyanın yaşayan en önemli sahne yıldızı olarak kabul edilen, Kayseri doğumlu, Ermeni müzisyen Charles Aznavour’dan bir röportaj için randevu istediysem de bir türlü davet gelmiyor; oysa bundan birkaç ay önceki yazılarımdan birinde, Tayyip Erdoğan’ın Aznavour’u Türkiye’ye bir dostluk konseri için davet etmesini önermiştim. Uluslararası en yumuşak ve dostluk dolu dil olan müziğin yeni ufukların belirmesinde yardımcı olacağını düşünüyorum.
Türkiye’nin önünde Avrupa Birliği konusunda çetin günler var; ama bu zor günler tılsımı bozamayacak; çünkü Avrupa’nın yetmiş beş milyon genç ve zeki insana gereksinmesi var ve 2010’da da Avrupa Birliği ortalaması iyice yaşlanmış olacak. O gün Türkiye’de yapılacak olan bir referandumdan ne çıkar, işte bunu gerçekten merak ediyorum.
