Dijital yorumuyla Wolfgang Borchert'in "Kapıların Dışında" oyununu "Yolcu Tiyatro" anlatıyor

Kulis Sesleri
-
Aa
+
a
a
a

Kulis Sesleri bu programında Yolcu Tiyatro’nun sahnelediği “Kapıların Dışında” oyunundaydı. Bircan Yorulmaz, yönetmen Ersin Umut Güler ve oyunculardan Cenk Dost Verdi ile Pervin Bağdat’la konuştu.

Kulis Sesleri
 

Kulis Sesleri

podcast servisi: iTunes / RSS

“Aslında biraz adında saklı gibi, hep bir yolculuk hikayesi var tiyatroda. Bu metinlerde de var, hep derdi olan metinler, iyi yazarların iyi metinleri ama biçimsel olarak da sürekli bir arayış içindeyiz. Bizim için kıymetli olan biraz bu. Onun dışında tabii ki gündeme, hayata, Türkiye’de ve dünyadaki meselelere dair sözümüzü söylüyoruz. Bunu sahne üstünde yapmayı çok kıymetli buluyoruz. “

Bircan Yorulmaz: Önce oyunun hikayesinden ve karakterlerinden bahsedelim isterseniz.

Cenk Dost Verdi: Ben Beckmann’ı, savaştırılan ve daha sonra savaştan dönüp, geldiği yerde bıraktığı hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayan bir askeri oynuyorum. Oyunun baş karakteri ama etrafında şekillenen diğer karakterlerle birlikte asında tam bir savaş sonrası bir yıkıntı karakteri aslında. Beckmann ile ilgili şöyle bir tarif yapılabilir belki; savaşla ilgili bugüne kadar coğrafyamızdan kaynaklı alışageldiğimiz bütün görüntüleri, neredeyse her maraz Beckmann’ın üstünde var; zihninde, bedeninde, konuşmasında, yürüyüşünde var. Her şeye sirayet etmiş kocaman bir savaş imgesi ile karşımızda Beckmann, ben de onu oynuyorum.

Pervin Bağdat: Ben oyunda üç ayrı kadını canlandırıyorum. Sırası ile kız, Albayın karısı ve Bayan Kramer. Aslında bu oyun Beckmann’ın hikayesi, geri döndükten sonra karşılaştığı durumlar, karşılaştığı kişiler, bir şekilde hayata tutunmak için karşılaştığı insanların hikayesi biraz. Oynadığım kız karakteri aslında Beckmann’la paralel bir acı yaşıyor. O, hayatta kalmış, eşini savaşta kaybetmiş ama yaşamını yitirmiş bir kadın. Albay’ın karısı ve Bayan Kramer için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar sisteme ayak uydurmuş, başka türlü bir hayatta kalma eğilimi gösteren insanlar. Asla empati kuramayan, Beckmann’ı iten, onu iyice umutsuzluğa sürükleyen tipler.    

Ersin Umut Güler:  Bu tiyatro tarihinde çok önemli bir savaş karşıtı bir metin. Borchert aslında II. Dünya Savaşı’nda savaşmak zorunda bırakılmış biri. Dönemin vicdani retçisi; savaşmak istemediğini beyan edip hapse atılıyor, dışarı çıkıyor tekrar savaşa gönderiliyor, tekrar savaşmak istemediğini söylüyor. Çeşitli yerlerde, röportajlarda soruluyor; "Beckmann siz misiniz" diye. "Ben değilim" diyor ama galiba savaşta gördüğü bütün hikayelerin bir toplamını yaratmış. Ve asılında savaştan dönüyor asker ama biz savaştan sonraki halini, ülkeyi, insanları, anları, savaşın yıktığı insanları görüyoruz. Aslında en büyük acıyı Beckmann orada görüyor, büyük bir kayıtsızlıkla karşılaşıyor. Savaştan fiziki ve zihinsel olarak sakat dönmüş biri ve aslında o kayıtsızlık Beckmann’ı ölüme sürüklüyor diyebiliriz. Oyun Beckmann’ın intiharı ile başlıyor. Böyle sürreal bir durum var. Nehirle konuşuyor ve Elbe Nehri geri atıyor Beckmann’ı. Biz o kesiti; hayata tutunma çabasını görüyoruz. Ama o büyük kayıtsızlık, savaş karşısında o büyük suskunluk hayata dahil edilememek, bazen hayır diyememek savaşa, oyun boyunca bunların hepsini görüyoruz.

BY: Oyun önce 2013 yılında sahnelenmiş sanırım. Süreç nasıl oldu?

Ersin Umut Güler: 2013 yılında Yolcu Tiyatro’nun ilk oyunuydu bu. Benim çok sevdiğim bir metindi ve tiyatronun ilk oyunu olarak başlamıştık. Ve 3 sezon, 60 kez civarında oynadık. Aradan biraz vakit geçti, oyunu tekrar sahneleme ihtiyacı oldu, biraz da gündemle bağlantılı oldu.

BY: Ben de onu soracaktım, oyunu tekrar sahnelemenizde Türkiyede ve dünyadaki gündem ne kadar etkili oldu?

Ersin Umut Güler: Etkili oldu. Hem Suriye’de, yanı başımızda ve her yerde bir savaş hali var. Benim için savaşı tekrar ele almak ve anlatmak, savaşın acısını tekrar anlatmak, bu kadar zaman sonra başka bir haleti ruhiye ile anlatmak benim için çok önemliydi.  O yüzden tekrar gündeme geldi. Savaş zaten artık sürekli bir halde. Hep öyleyi ama birkaç senedir çok şiddetli bir şekilde her yerde ve bizim coğrafyamızda devam ediyor.

BY: Oyundaki dijital/ görsel yanlar çok fazla. Tercih nedeniniz?

Ersin Umut Güler: Biz oyunu ilk çıkardığımızda da dijital teknolojiyi, 3D mapping’i kullanmıştık. Sonra Joko’nun Doğum Günü’nde de kullandık ama buradaki kullanımı daha farklı. Greenbox’da oyuncular var, perdedeki oyuncularla, önceden çekilmiş oyuncularla, sahnedeki oyuncular var. Aslında bu biraz estetik tercih. Bizim kullandığımız bir yöntem bu, daha sonra da kullanmaya devam etmek istiyoruz. Biraz metnin ve hikâyenin o sürreal havası, gerçek dışı karakterler vs. ile ilgili; mesela kafasının içindeki öteki ile konuşuyor Beckmann. Aslında Öteki, Beckmann’ın evet diyen, pozitif olan savaştan önceki hali. Yani kafasının içi ile konuştuğu yerler var. Hayal gördüğü yerler var, kızının evine gittiğinde onun kocasının tablo içinden ayaklandığını görüyor, aslında metindeki hava buna çok uygundu.

Pervin Bağdat: Biraz sinematografik bir metin bence. Mesela bu oyunun filmi çekilse ben çok izlemek isterim. O fantastik öğeler, sürreal yapı, o hayaller vs. sinemanın diliyle çok daha zengin bir şekilde anlatılabilir. Tiyatroda bu inandırıcılığı sağlamak için teknoloji bence güzel bir destek oldu. Joko’dan daha çok dekor gibi fon gibi ama burada interaktif bir sürecin parçası, bir karakter hatta.

Cenk Dost Verdi: Konservatuvar ikinci sınıfa giden ve oyunu izlemiş bir arkadaş; "Bilerek mi yaptınız bilmiyorum ama çok enteresan bir bağlantı kurmuşsunuz, ekrandaki bize hep iyi şeyleri söylüyor, hep iyi olacakmış gibi konuşuyor. Ekran bize hep umut vadediyor. Ama gerçekte gördüğümüz beden ve ilişkiler çok sert ve gerçekten acımasız" dedi. "Hayır, zaten oyunun sürreal bir çizgisi var onu ekrana taşıdığımızda bu anlam çıkıyor" dedim. Böyle bir alt metni de çıkmış oldu. Ekrandaki oyun karakterlerinin ne anlatmaya çalıştığına ilişkin. Daha sonra rüya sahnesinde bir generalin ksilofon çalıyor oluşu. Savaşın içinde ekranda gördüğümüz şey savaşın yüzde 1’i bile değil.  Hatta tam tersi, kontrast bir şey gösteriliyor bize. Pozitif bir şeymiş gibi. Mevcut gündemde de gördük, bir muhabir kendini parçalıyor, ateş açıldı, hadi yayına girin diye. Orada bir savaş oluyor, diğer yanda ağzı köpüren bir hal var. Bundan beslenen bundan çok daha saçma sapan bir anlam türetmeye çalışan bir hali de görüyorsunuz. Ekran böyle bir hale geliyor. O arkadaş bunu söylediğinde bu anlamı da türetmiş olmak da çok keyifli geldi bana.

BY: Çok umutsuz, bitiminde elinizde pozitif bir şeyin kalmadığı bir oyun değil mi?

Ersin Umut Güler: Aslında savaş yıkıyor zaten. Konuşmamızın başındaki hikâye gibi, bir yıkıntıyı anlatıyoruz hem kentler yıkılmış, hem insanlar yıkılmış, hem büyük bir kayıtsızlık var. Böyle bir savaş olursa bunun ardından mutlaka büyük yıkımlar olacaktır. Buradan ya biz toparlayacağız, şöyle olacağız böyle olacağız demek, doğru değil, tabii ki insan toparlanmaya ve iyi olmaya çalışıyor. Beckmann da bütün oyun boyunca son sahneye kadar tutunacak, girecek bir kapı arıyor kendine. Bütün kapılar tek tek yüzüne kapanıyor. Bu yıkım maalesef o umudu da bırakmıyor. Savaşı kötüdür, öyledir böyledir gibi bir şeyin üzerinden anlatmak zaten bence hoş değil. Bunun karşısına koyabileceğimiz; evet işte böyle olursa bu işin sonu bu, savaşıyorsak bu bir şaka değil. Bu bizi de yıkar, savaşanı da geride kalanı da bekleyeni de herkesi yıkacaktır. 

BY: Oyunun kitabını okudum. Orada ön sözde ilgimi çeken bir bölüm oldu. Kitabın basım hikayesi anlatılırken, Türkiye’de ilk sahnelendiğinde bir kesim tarafından anti-militarist bulunup tepki aldığını ama başka bir kesim tarafından da aslında savaş karşıtı olmayıp, savaştan dönenlere böyle davranmamak gerektiğini anlattığı söyleniyor. Siz ne dersiniz?

Cenk Dost Verdi: Siz söyleyince düşündüm, enteresan bir elitist tabaka her zaman var. Bu elitist tabakanın savaşla ilgili ya da şiddetle ilgili deneyimleri ve bilgileri maalesef az önce konuştuğumuz ekran üzerinden. Dolayısıyla onların kurguladığı şey muhtemelen, ‘galiba onları sevip saymalıyız onlara değer vermeliyiz’ şeklinde. Onu, askeri ve savaşı sahiplendikleri bir yerden. Aslında onlar militarist bir şey yapıyor. Diğer türlüğü gerçekten hayatını az çok politize süreçlerle idame ettirmeye çalışan bir kitle varsa onlarda her türlü savaşın ve şiddetin neye mal olacağını neye yol açacağını bildiği yerden diyor ki bu bir savaş karşıtı oyundur, anti-militarist bir oyundur. Nitekim de artık bunun tartışmasının, bugün bu metin üzerinden bu kadar ikili bir yerden yapılmayacağı kanısındayım ben ama söylediğiniz bakış açısına sahip bir elitist tabakanın hala olduğunu da söyleyebilirim. Savaşları belgesellerden izleyip, öğrenip oradaki insanlara sadece acımayla yaklaşan, asla empati geliştirmeyen çünkü ait oldukları sınıfsal yapı itibariyle hiçbir şiddete maruz kalmamayı seçmiş, tercih etmiş yaşadığı topluma hiçbir şekilde entegre olamamış insanların bu oyundan da çıkaracağı şey “aa yazık, asker döndüğünde onu sevmeliyiz, saymalıyız” olacaktır tabi. O birazcık bilinç seviyesi ile alakalı.

BY: Savaş karşıtı bir oyun yaptınız. Türkiye’de bu sıralar özellikle savaş karşıtı olmak tehlikeli bir noktada duruyor.

Cenk Dost Verdi: Biz sanırım şanslıyız o konuda. Ya estetize halini pek anlamadılar kafaları karıştı, çünkü ben birçok oyun takip ediyorum ama bu oyun kadar sert, bu oyun kadar direkt bir şey ne söylesem olmazmış gibi geliyor. Çok kabaca olacak belki ama kopuk uzuvlar paylaşsak, kopuk asker uzuvları paylaşsak belki bu kadar can yakar. Evet, anti-militarist bir oyun, özellikle bu dönemin bu militarist kimlikler oluşturma çabasına karşı yapılmış bir oyun. Umarım daha devam ederiz.

BY: O zaman Yolcu Tiyatro politik bir duruşu olan en azından söylemek istediği bir sözü, derdi olan bir tiyatro diyebilir miyiz?

Ersin Umut Güler: Elbette, seçtiğimiz bütün metinler öyle ama biz şöyle bir tanımlamayı doğru bulmuyoruz. “Biz politik bir tiyatroyuz, biz avangart işler yapan bir tiyatroyuz, biz şöyle işler yapan, biz fiziksel işler yapan bir tiyatroyuz gibi” tanımlamaları doğru bulmuyoruz. Aslında biraz adında saklı gibi, hep bir yolculuk hikayesi var tiyatroda. Bu metinlerde de var, hep derdi olan metinler, iyi yazarların iyi metinleri ama biçimsel olarak da sürekli bir arayış içindeyiz. Bizim için kıymetli olan biraz bu. Onun dışında tabii ki gündeme, hayata, Türkiye’de ve dünyadaki meselelere dair sözümüzü söylüyoruz. Bunu sahne üstünde yapmayı çok kıymetli buluyoruz.

BY: Türkiye’de tiyatroyu nasıl buluyorsunuz? Bir yandan tam istatistik çıkamasa da seyirci artıyor deniyor. Zaten sürekli oyunlar artıyor. Mesela kalite de artıyor mu?

Pervin Bağdat: Ben çok uzun süre kurumlarda çalışmış, sonradan özel tiyatroya geçmiş bir oyuncu olarak, özel tiyatroda çok daha özgür olduğumu söyleyebilirim. Hem oyunculuk biçimi olarak hem çalışma sistemi olarak daha özgür hissettiğimi söyleyebilirim. Son yıllarda açılan yeni kumpanyalar, özel tiyatrolar açıkçası beni oyuncu olarak mutlu ediyor, çok fazla üretim oluyor. Sadece çok fazla iş olması arada kötü iş çıkma olasılığını da arttırmış oluyor. Ama bence bu o kadar önemli değil. Üretelim, hata yapalım, hata yapma hakkımızı kullanalım. Bir şeyler yazalım, yapalım, oynayalım, deneyelim. Bunu önemli buluyorum. Yalnız birkaç sene içinde şu anda moda olmuş olan televizyon meşhurlarının tiyatro yapma sevdası, bu hevesi beni benden alıyor. Çünkü kaliteyi enteresan şekilde düşürüyorlar, yeni bir şey de demiyorlar, yeni bir söylem yaratmaya da çalışmıyorlar. Gerçekten kötü iş yapılıyor, iyi yapmalarında da gerek yok, zaten seyirci televizyon ünlülerini görmeye gidiyor. Böyle bir mantık ortaya çıktı ve bu beni hem seyirci hem oyuncu olarak çok rahatsız ediyor. Türk tiyatrosuna da zarar verdiğini düşünüyorum ama geçici bir dönem olduğunu da biliyorum. Bu rahatsızlığımın dışında o küçük küçük, apartman altlarında, küçücük salonlarda oynanan oyunlardan, yeni açılan sahnelere kadar hepsini çok önemsiyorum. 

Cenk Dost Verdi: Burada biraz seyirciye de iş düşüyor. Bu sorunun cevabını vermesi gereken biraz da seyirci aslında. Ünlü görmeye gidip izlediği metni anlamadan dönen bir seyirci olmak mı yoksa o metinle en azından o gece zihnen meşgul olup, onunla ilgili bir meseleyi dert edip belki oyuncusuyla, yönetmeniyle o meseleye dair gerçek bir iletişim kurmak mı? Yoksa diğer türlüsü, evet, gittik gördük "x" ünlüyü, hatta bir merhaba dedik, dokunduk ama bu ilişki biçimi aslında fetiş bir yerde ve sistemin sana empoze ettiği şey de bu. Tek katmanlı bir ilişki kur ve geç. Satın al, tüket ve geç. Ama diğer türlüsü mümkün ve bunun ancak tek müsebbibi seyirci olabilirmiş gibi geliyor bana. Pervin’in dediği şey elbette beni de mutlu ediyor; yapılsın, açılsın, artsın, iyisiyle kötüsüyle ama buna karar veren bir seyirci olsun.

Ersin Umut Güler: Aslında televizyon hikayesi dayatılıyor. Metinler, oyunlar, seçimler. İnsanlar televizyonda iş yapamıyorlar şu anda. Eskisi kadar bütçe yok, kriz var ve bir anda yıllardır tiyatroyla ilgilenmemiş insanlar tiatro sahnesinde. Hep oyun yapan ünlü oyuncular, tiyatroyu hiç bırakmamış insanlar da var, onlardan bahsetmiyoruz. Ama bir de böyle 10-15-20 yıl sonra bir anda hopp tiyatro ortasına düşüp, onaylanmış, sorgulamayan, hem içerik hem estetik açısından yeni bir şey söylemeyen işler, birbirini tekrar eden çokça ticari bir durum var şu anda. Ve bir kara dönem olarak kalacak bence.

Pervin Bağdat: Birkaç yıl önce tiyatro yapmak, bu bahsettiğimiz TV ünlüleri için prestij olarak tiyatro yapmak gibi bir kavram vardı. Ama ben uzun vadede sanatın bir eleği olduğuna inanıyorum. Sanatta bir elek var, o süzgecin üzerinde kalanlar kalacak. Bizim gibi ekiplere biraz iş düşüyor; biz direnmeliyiz, iyi metinlerle iyi tiyatro yapmak için direnmeliyiz. 10 yıl sonra bir kısmını sahnede göremeyeceğiz zaten bu oyuncuların. Sahnede olabilmek o mücadele alanında da var olabilmek biraz emek istiyor açıkçası, göreceğiz.

Ersin Umut Güler: Bu meseleyle ilgili oyunda bir bölüm var. Sirke gidiyor Beckmann, iş bulmaya. Albay sen çok komiksin, git iş bul, diye bunu pışpışlıyor ve gönderiyor. Orada sirkin müdürü, direktörü, ben buranın genel sanat yönetmeniyim diyor. Oradaki sözler, ki biz de biraz güncelledik aslında, şu anın yapımcıları, şu anın tiyatro sahipleri, şu anın kültür sanat alanlarının sahipleri patronları, büyükbaşlarının sözleri, cümleleri de geldi. Seyirciler şöhret ister diyor, biraz piş, biz seni sahneye böyle bırakamayız. Biz nasıl olurda millete siyah ekmek vermeye kalkarız insanlar bizden pasta isterken diyor. Biraz halimiz de o yani. Şu anda Türkiye’deki tiyatro için Beckmann’ın kendisi siyah ekmek sahne üstünde maalesef. Şu anda piyasanın hali bu işte, pohpohlanan bir star tiyatrosu var ama bu dönem de geçecektir.

Künye
Yazan:  Wolfgang Borchert
Çeviren: Behçet Necatigil
Yöneten: Ersin Umut Güler
Animasyon Tasarımı, Ses Tasarımı, Post Prodüksiyon: Tufan Dağtekin
Kostüm Tasarımı: Özlem Kaya
Işık Tasarımı: Servet Ergün

Oyuncular: Cenk Dost Verdi, Pervin Bağdat, Burak Üzen, Emre C. Sancar

Afiş/Broşür Tasarımı: Uğurcan Ataoğlu
Oyun Fotoğrafları: Orhan Cem Çetin, Saygın Serdaroğlu
Yönetmen Yardımcısı: Serdar Bordanacı
Asistanlar: Emre C. Sancar, Özlem Yılmaz, Turgay Korkmaz
Süre: 1 Perde, 85 Dakika