Apaçık Radyo
1 Haziran - 27 Eylül 2026 tarihleri arasındaki 64. yayın döneminde, 198 programcı tarafından hazırlanan 134 program dinleyicilerle buluşuyor.
Demokrasi kurumlarının aşındırıldığı, yargının siyasal gücün bir uzantısına dönüştüğü ve uluslararası düzenin giderek “orman kanunları”na teslim edildiği bir çağda; yalnızca Türkiye değil, dünya da derin bir otokrasi dalgasının içinden geçiyor.
İklim krizini çoğu zaman bacalardan yükselen dumanlarla, savaşlarla, petrol tankerleriyle ya da eriyen buzullarla konuşuyoruz.
İnsanlık, doğayı sonsuz bir kaynak olarak görmeye devam edebilir mi?
Fosil yakıtlar yalnızca iklim krizinin değil; savaşların, eşitsizliklerin ve doğayı tüketen düzenin merkezinde duruyor.
İklim hareketinin uzun yıllara yayılan ısrarı, sonuçsuzluk duygusunun gölgesinde daralırken; kültür dünyasında ise söz, görünmez sınırlarla çevreleniyor. Bir tarafta etkisiz kalma korkusuyla sertleşen eylemler, diğer tarafta müdahalelere karşı yükselen ortak bir direnç dili var.
İnsanın doğaya yönelttiği yıkımın, dönüp yine insanı vurduğu bir çağdayız. Bugün yaşadığımız bu örgütlü ve sistematik şiddetin doğada bir karşılığı yok ve çözüm, doğanın o şiddetsiz, iyileştirici dilini yeniden öğrenebilmekte saklı.
Hukukun, adaleti tesis etmek yerine siyaseti biçimlendiren bir araca dönüştüğü bir çağdayız. İşte tam da bu yüzden, hakların, özgürlüklerin ve demokratik direncin yeniden hatırlanması ve savunulması her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor.
Savaş çoğu zaman yalnızca cephelerde yaşanan bir çatışma olarak anlatılır — oysa bombalar havayı, suyu ve toprağı da vurur; ekosistemleri, hayvanları ve gelecek kuşakların yaşam hakkını tehdit eder.
8 Mart öncesinde, bir yanda dayanışma, itiraz ve birlikte değişim umudu güçlenirken; öte yanda kadınların yaşam hakkını, güvenliğini ve eşitliğini tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılık bütün ağırlığıyla sürüyor.
Deprem bölgesinde gündelik hayat, barınma–altyapı–sağlık–eğitim ekseninde “geçiciliğin kalıcılaştığı” bir sıkışmaya dönüşmüş durumda. Bu tablo, göçmenler ve “kâğıtsız” bırakılanlar için statü karmaşası nedeniyle daha da ağırlaşıyor.
Sağlıkçılar ile mühendis ve mimarlar aynı baskı altında: Ağırlaşan koşullar, bilimsel denetimin dışlanması ve kurumların kuşatılması. Sonuç; deprem bölgesinde toz ve konteynerda sağlık hizmeti, kentlerde plansızlık ve artan sosyal risk.





























