Atlas Sarrafoğlu, İklim Kuşağı Konuşuyor'da bu hafta, yapay zekânın görünmeyen çevresel maliyetini ele alıyor. Chatbotlar, görsel üretim araçları ve büyük dil modellerinin arkasında çalışan veri merkezlerinin hızla artan elektrik tüketimini, su kullanımını ve karbon emisyonlarını konuşuyoruz. Yapay zekâ iklim krizine çözüm üretme potansiyeli taşırken, aynı zamanda yeni çevresel baskılar da yaratıyor. Peki geleceğin teknolojisini gerçekten sürdürülebilir kılmak mümkün mü?
Günümüzün en çok konuşulan konularından biri olan yapay zeka veri merkezleri ve iklim krizi üzerine konuşalım istiyorum. Yapay zekâyı konuşurken çoğumuzun aklına bir sohbet robotuna soru sormak, birkaç saniyede bir görsel üretmek ya da saniyeler içinde uzun bir metin hazırlamak geliyor olabilir… Tüm bunlar sanki yalnızca dijital dünyada gerçekleşiyormuş gibi görünüyor. Oysa her komutun, her cevabın ve her görselin arkasında çalışan çok gerçek bir fiziksel dünya var: Devasa veri merkezleri, kilometrelerce elektrik hatları, milyonlarca litre su ve giderek artan karbon emisyonları. Bugün iklim krizini konuşurken artık yalnızca fosil yakıt şirketlerini değil, yapay zekâyı da konuşmak zorundayız. Çünkü yapay zekâ devrimi teknolojiyi dönüştürdüğü kadar, enerji sistemlerini, su kaynaklarını ve iklimi de dönüştürüyor.
Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri Energy Institute'un yayınladığı 2026 Dünya Enerji İstatistikleri Raporu. Rapora göre, 2025 yılında küresel karbon emisyonlarındaki artışın yaklaşık yarısından Amerika Birleşik Devletleri sorumluydu. Kuzey Amerika toplam artışın yüzde 47'sini oluştururken, bunun neredeyse tamamı ABD kaynaklı gerçekleşti. İlk bakışta şaşırtıcı olan ise bunun yenilenebilir enerji yatırımlarının arttığı bir dönemde yaşanmış olması. ABD'de güneş enerjisi kapasitesi yalnızca bir yılda yüzde 28 arttı. Ancak elektrik talebi bundan çok daha hızlı yükseldi. Sonuç olarak temiz enerji üretimi artan talebi karşılamaya yetmedi ve kömür kullanımından kaynaklanan emisyonlar yüzde 13 yükseldi.
Peki bu olağanüstü elektrik talebini yaratan neydi? Yanıt büyük ölçüde yapay zekâ.
Bugün dünyadaki veri merkezlerinin tükettiği elektriğin yaklaşık yüzde 40'ı Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılıyor. Geçtiğimiz yıl ABD'deki veri merkezleri 312,6 teravat-saat elektrik tüketti. Bu, dünyanın ikinci büyük veri merkezi elektrik tüketicisi olan Çin'den yüzde 52 daha fazla. Başka bir ifadeyle, yaklaşık 29 milyon Amerikan hanesinin yıllık elektrik tüketimine eşdeğer bir enerji yalnızca veri merkezleri tarafından harcandı.
Üstelik bu artışın hızı baş döndürücü. Son beş yılda ABD'nin toplam elektrik üretimi yalnızca yüzde 11 artarken, veri merkezlerinin elektrik tüketimi yüzde 80'in üzerinde büyüdü. Yapay zekâ yatırımları ise 2022 ile 2025 arasında 162 milyar dolardan 448 milyar dolara yükseldi.
Bu rakamlar bize yapay zekânın yalnızca yazılımdan ibaret olmadığını; aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen enerji tüketicilerinden biri olduğunu gösteriyor.
Ancak mesele yalnızca elektrik de değil.
Veri merkezleri çalışırken çok büyük miktarda ısı üretiyor. Bu nedenle sürekli soğutulmaları gerekiyor. Günümüzde birçok büyük veri merkezi bunu buharlaşmalı soğutma sistemleriyle yapıyor. Bu sistemler ise inanılmaz miktarda tatlı su tüketiyor. Tek bir büyük veri merkezi günde yaklaşık 19 milyon litre su kullanabiliyor. Bu miktar, küçük bir kasabanın günlük su ihtiyacına eşdeğer. Üstelik küresel ölçekte düşünüldüğünde yapay zekâ altyapısının her yıl yüz milyarlarca litre su tükettiği tahmin ediliyor. Bu durum özellikle kuraklığın giderek arttığı bölgelerde yeni bir çatışma yaratıyor. Aynı suyu çiftçiler, kentler ve veri merkezleri paylaşmak zorunda kalıyor. İklim krizi nedeniyle su kaynakları azalırken, yapay zekânın su ihtiyacı ise hızla büyümeye devam ediyor.
Bir başka dikkat çekici sorun ise bilim insanlarının "veri ısı adaları" adını verdiği yeni bir olgu. Veri merkezlerinin tükettiği elektriğin neredeyse tamamı sonunda atık ısıya dönüşüyor. Bu yoğun ısı, tesislerin çevresindeki sıcaklıkları yer yer 9 dereceye kadar artırabiliyor. Böylece zaten kentlerde yaşanan "ısı adası etkisi" daha da güçleniyor ve yapay zekâ altyapısı, mücadele etmeye çalıştığımız sıcaklık artışını yerel ölçekte daha da artırabiliyor.
Tüm bu gelişmeler yalnızca bilim insanlarının değil, çevre hareketlerinin de dikkatini çekmiş durumda.
Çevre mücadelesinin en tanınmış isimlerinden Erin Brockovich, 1990'lı yıllarda ABD'de bir enerji şirketinin içme suyunu kirlettiğini ortaya çıkaran hukuk mücadelesiyle dünya çapında tanınmıştı. Şimdi ise odağını yapay zekâ veri merkezlerine çevirdi. Brockovich'in kurduğu platform, veri merkezlerine karşı yerel itirazları haritalıyor. Platforma yapılan bildirimler yalnızca bir hafta içinde 3 binden 5 binin üzerine çıktı. Çünkü birçok yerel topluluk yeni veri merkezlerinin elektrik şebekelerini zorlayacağından, su kaynaklarını tüketeceğinden ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyeceğinden endişe ediyor. Bu nedenle Seattle'dan Georgia'ya, California'dan Kentucky'ye kadar birçok bölgede yeni veri merkezi projeleri geçici olarak durduruldu ve çevresel etkileri yeniden değerlendirilmeye başlandı.
Yapay zekâya yönelik bu küresel yarışın ulaştığı boyutun son örneklerinden biri de Kazakistan. Ülke, Ekibastuz kentinde 10 milyar dolarlık dev bir yapay zekâ veri merkezi projesini hayata geçiriyor. İlk etapta 250 megavat kapasiteyle başlayacak tesisin ilerleyen yıllarda 1 gigavata kadar büyütülmesi planlanıyor. Ancak bu projenin dikkat çeken yönü, veri merkezinin büyük ölçüde kömür santrallerinin kurulu olduğu bir bölgede inşa edilmesi. Yetkililer soğuk iklimin veri merkezlerini daha düşük maliyetle soğutacağını ve ülkenin enerji altyapısının küresel yapay zekâ şirketlerini çekeceğini savunurken, uzmanlar bu tür yatırımların iklim açısından önemli bir çelişki yarattığına dikkat çekiyor. Yapay zekâ altyapısı büyürken, bu büyümenin fosil yakıtlara dayalı enerji sistemleriyle desteklenmesi, karbon emisyonlarını azaltma hedefleriyle açıkça çelişiyor. Bu nedenle asıl konu iklim krizinin yaşandığı bir dönemde yalnızca daha fazla veri merkezi inşa etmenin yanı sıra bunların hangi enerji kaynaklarıyla çalışacağı ve iklim üzerindeki gerçek maliyetinin nasıl yönetileceği.
Aslında burada ilginç bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Yapay zekâ bir yandan elektrik şebekelerini daha verimli yönetmek, aşırı hava olaylarını tahmin etmek, iklim modellerini geliştirmek ve temiz enerji teknolojilerini hızlandırmak için kullanılabiliyor. Diğer yandan ise bu sistemleri çalıştırabilmek için gereken enerji ve su tüketimi iklim krizini daha da ağırlaştırabiliyor. Yani iklim krizini çözmeye yardımcı olabilecek teknolojiler, aynı zamanda yeni çevresel sorunlar da yaratabiliyor.
Bu nedenle yapay zekâyı nasıl kullanacağımızı bilmemiz en önemli konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Veri merkezleri gerçekten yenilenebilir enerji kaynaklarının yoğun olduğu bölgelerde mi kuruluyor? Soğutma sistemleri suyu ne kadar verimli kullanıyor? Şirketler karbon emisyonlarını ve su tüketimlerini şeffaf biçimde açıklıyor mu? Bu soruların yanıtı, yapay zekânın iklim üzerindeki gerçek etkisini belirleyecek.
Çünkü geleceğin teknolojisi yalnızca daha hızlı, daha akıllı ya da daha güçlü olmak zorunda değil. Aynı zamanda gezegenimizin sınırlı kaynaklarına saygı duyan bir teknoloji olmak zorunda. Aksi halde yapay zekâ, iklim krizini çözmeye çalışan en büyük araçlardan biri olmak yerine, onu daha da derinleştiren görünmez bir sanayiye dönüşebilir.
Bir teknolojiyi gerçekten "akıllı" yapan şey nedir? Daha hızlı cevap vermesi mi, daha gerçekçi görseller üretmesi mi, yoksa bunu yaparken yaşadığımız gezegenin sınırlarına saygı göstermesi mi? Yapay zekâ geleceğimizi şekillendirecek. Ancak onu hangi enerjiyle beslediğimiz, hangi suyla soğuttuğumuz ve nasıl bir iklim üzerinde inşa ettiğimiz de en az algoritmalar kadar önemli. Çünkü yapay zekâya her soru sorduğumuzda cevabı yalnızca bilgisayarlar üretmiyor. O cevabın içinde çalışan elektrik santralleri, soğutma sistemleri, milyonlarca litre su ve giderek daha fazla ısınan bir atmosfer de var. Geleceğin teknolojisi, geleceğin ikliminden bağımsız düşünülemez.
Yapay zekânın bize kazandıracaklarını anlamak önemli ancak, peki biz yapay zekâ uğruna neleri kaybetmeye hazırız?


