"Artık sadece krizi tarif etmiyoruz, çıkışı da konuşuyoruz"

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, fosil yakıt temelli ekonomik modelin iklim krizinin ötesinde savaşlar, eşitsizlikler ve ekolojik yıkımla nasıl iç içe geçtiğini; hafriyatçılık (extractivism), petromilitarizm ve “feda bölgeleri” üzerinden bu sistemin sonuçlarını ele alırken, Kolombiya’daki Santa Marta Konferansı’nı fosil yakıtlardan çıkışın artık doğrudan politik bir hedef olarak tartışıldığı tarihsel bir kırılma noktası olarak değerlendiriyor.

""
"Artık sadece krizi tarif etmiyoruz, çıkışı da konuşuyoruz"
 

"Artık sadece krizi tarif etmiyoruz, çıkışı da konuşuyoruz"

podcast servisi: iTunes / RSS

Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri, İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz. Ben Atlas Sarrafoğlu. Sizlere iklim krizinin tam ortasında büyüyen bir neslin temsilcisi olarak her Cuma buradan her geçen gün etkilerini daha çok hissettiğimiz iklim krizini anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce. 

Bugün yaşadığımız iklim krizi, onlarca yıllık yanlış enerji tercihleriyle örülmüş yapısal bir krizin sonucu. Sanayi devriminden bu yana ekonomik büyüme, kalkınma ve modern yaşam büyük ölçüde fosil yakıtlar üzerine inşa edildi. Kömür, petrol ve gaz yalnızca enerji sistemlerini değil; ulaşımı, tarımı, sanayiyi, şehirleri ve küresel ekonomiyi biçimlendirdi. Ancak bu model, bugün bizi iklim yıkımıyla karşı karşıya bırakan temel nedenlerden biri haline geldi. Rekor sıcaklıklar, orman yangınları, seller, kuraklıklar, çöken ekosistemler ve büyüyen eşitsizlikler bu sistemin sonuçları.

Ama bu hikâye yalnızca karbon ve emisyonlarla ilgili değil. Fosil yakıtların tarihi aynı zamanda savaşların, işgallerin ve jeopolitik çatışmaların da tarihi. Petrol yalnızca enerji kaynağı değil, uzun zamandır stratejik güç ve hakimiyet meselesinin ortasına oturmuş bir gerçek. Kaynakların kontrolü uğruna yürütülen savaşlar, askeri müdahaleler ve jeopolitik krizler bize fosil yakıt ekonomisinin yalnızca iklimi değil, barışı da tehdit ettiğini gösteriyor. Bugün bunun için kullanılan kavramlardan biri petromilitarizm — yani petrol ekonomisi ile militarizmin iç içe geçmiş yapısı. Enerji güvenliği denilen şey çoğu zaman güvenlik değil, daha fazla militarizasyon ve istikrarsızlık üretti. Bu nedenle fosil yakıtları tartışmak, aynı zamanda savaş ekonomilerini ve militarizmi tartışmak demek.



Üstelik mesele yalnızca fosil yakıtlar da değil; daha geniş bir çıkarım rejimi olan extractivism yani hafriyatçılık. Doğayı, emeği ve yaşam alanlarını sınırsızca çekip alınabilecek kaynaklar olarak gören bu model bugün dünyanın dört bir yanında kriz üretiyor. Toprak, su ve yaşam alanları ekonomik büyüme adına feda ediliyor. Ve bunun en sert sonuçları çoğu zaman sacrifice zones, yani feda edilen bölgeler denilen yerlerde yaşanıyor. Petrol sahaları, maden projeleri, boru hatları ya da zehirli endüstriler uğruna gözden çıkarılan bu bölgeler çoğu zaman yerli halkların, kırsal toplulukların ve zaten tarihsel olarak dışlanan grupların yaşadığı yerler. Başkalarının refahı için bazı coğrafyaların sistematik olarak gözden çıkarılması hafriyatçılığın en sert yüzü….

İklim krizini yalnızca emisyonlarla açıklamak bu yüzden eksik. Çünkü mesele aynı zamanda bu hafriyat düzeninin kendisi. Ve bugün enerji geçişi tartışmaları bile bu soruyu yeniden gündeme getiriyor: temiz enerji dönüşümü, eski sömürü ilişkilerini lityum, kobalt ve kritik madenler üzerinden yeniden üretirse bu gerçekten dönüşüm mü, yoksa yalnızca yine başka bir hafriyat modeli mi?



Plastik de bunun bir parçası. Çoğu zaman yalnızca atık sorunu gibi görülse de plastik, petrokimya endüstrisinin ve fosil yakıt çağının doğrudan uzantısı. Tek kullanımlık plastiklerden sentetik tekstillere kadar gündelik yaşamın içine işlemiş bu yapı hem iklim krizini, hem de ekolojik yıkımı derinleştiriyor. Dolayısıyla fosil yakıtları konuşmak yalnızca enerji üretimini değil, bütün bu üretim-tüketim ve hafriyat düzenini sorgulamak anlamına geliyor.

Ve belki tam da bu yüzden bugün iklim siyaseti açısından sessiz ama tarihsel önemde bir kırılmadan söz etmek mümkün. Çünkü on yıllardır iklim müzakereleri emisyonları, hedefleri ve geçiş senaryolarını konuştu; fakat çoğu zaman meselenin merkezindeki petrol, gaz ve kömür kelimelerini açıkça telaffuz etmekten kaçındı. Şimdi ise bu sessizlik önemli ölçüde kırılıyor. Kolombiya’nın Santa Marta kentinde yaklaşık 55 ülkenin katılımıyla düzenlenen Santa Marta Konferansı, yalnızca fosil yakıtlardan çıkışı odağına alan ilk küresel zirve olarak bu yüzden dikkat çekiyor.



Bu konferansı farklı ve tarihsel yapan şey, emisyon azaltımını genel hatlarıyla tartışmak yerine doğrudan fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılmasını konuşması. Petrol, gaz ve kömür ilk kez bu ölçekte diplomatik ve siyasi bir mesele olarak merkezde. Bu anlamda Santa Marta, klasik iklim zirvelerinden ayrılıyor; daha yavaş ilerleyen, uzlaşı dilinin çoğu zaman en zayıf ortak paydaya çekildiği süreçlerin ötesinde, daha hızlı hareket etmek isteyen ülkelerin ve aktörlerin oluşturduğu bir koalisyon zemini sunuyor.

Masadaki tartışmalar da sembolik değil. Fosil yakıt teşviklerinin sona erdirilmesi, ulusal çıkış planlarının oluşturulması, Küresel Güney için adil geçişin nasıl finanse edileceği ve bu dönüşümün yalnızca vaatlerle değil uygulanabilir politika haline gelmesi konuşuluyor. Başka bir deyişle odak, sorunu tarif etmekten çıkışın mimarisini kurmaya kayıyor. Çünkü soru artık enerji dönüşümü olacak mı sorusu değil; ne kadar hızlı olacağı ve bu dönüşümün kimin için, kimin pahasına kurulacağı sorusu.



Santa Marta Konferansını daha da önemli kılan, bunun yalnızca bir enerji zirvesi olmaması. Aynı zamanda iklim adaleti, insan hakları ve devletlerin sorumlulukları üzerine kurulan politik ve hukuki bir müdahale alanı olması. Bu noktada konferans, Uluslararası Adalet Divanı’nın iklim değişikliğine ilişkin “Danışma Görüşü” ile de doğrudan ilişkili. Çünkü bu görüş, devletlerin iklim krizini önleme ve kırılgan toplulukları koruma konusunda hukuki yükümlülüklerini hatırlatıyor. Santa Marta ise bu hukuki çerçevenin kağıt üzerinde kalmaması, gerçek politikaya dönüşmesi için bir katalizör işlevi görüyor; yani yalnızca bir müzakere alanı değil, bu görüşü somut eyleme dönüştürmeye çalışan siyasi bir zemin de oluşturuyor.

Bu çok önemli; çünkü iklim krizi burada sadece çevresel bir mesele olarak kalmak yerine insan hakları, sorumluluk, hesap verebilirlik ve tazminatlar meselesi olarak yeniden çerçeveleniyor. Özellikle iklim krizine en az katkı sunup en ağır sonuçları yaşayan ön saftaki toplulukların deneyimleri bu tartışmanın merkezine yerleştiriliyor. Bu da uluslararası hukukun durağan değil, bu eşitsizlikleri görecek şekilde dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Katılımcı ülkeler küresel enerji talebinin yaklaşık üçte birini ve fosil yakıt üretiminin beşte birini temsil ediyor. Bu çoğunluk olmayabilir ama yönü değiştirmeye yetecek bir ağırlık olabilir. Çünkü bazen dönüşümler çoğunlukla değil, öncü bloklarla başlar. Santa Marta biraz da böyle “bir öncü blok girişimi” gibi okunabilir. Büyük yayıcıların bazıları masada değil; ama ilk kez fosil yakıtlardan çıkış doğrudan politik hedef olarak konuşuluyor. Bu başlı başına önemli.



Konferans aynı zamanda fosil çağdan çıkış nasıl olacak? Kim finanse edecek? Kim karar verecek? Bu geçiş gerçekten adil olacak mı? Temiz enerji dönüşümü yeni hafriyatçılık dalgaları yaratmadan mümkün mü? İklim eylemi bir tercih mi, yoksa hukuki bağlayıcılığı olan bir yükümlülük mi olacak? gibi temel soruları soruyor.

Bu yüzden Santa Marta yalnızca bir konferans değil; daha büyük bir hareketin parçası. Fosil yakıt çağından çıkışın mümkün olup olmadığını tartışmaktan, bunun nasıl bağlayıcı ve adil biçimde yapılacağını konuşmaya geçişin işaretlerinden biri.

Elbette bu zirve tek başına fosil yakıt çağını sona erdirmeyecek ama asıl önemli olan bu değil; önemli olan, fosil yakıtların artık görmezden gelinen bir mesele değil, tartışmanın merkezinde olması. Yani sadece sorunu konuşmaktan çıkıp, bu sistemden nasıl çıkılacağını konuşmaya başlamamız. Belki de bu yüzden fosil yakıtlar için sonun başlangıcını burada aramak gerekiyor. Çünkü bu hikâye yalnızca krizlerin değil, direnişlerin ve başka bir geleceği kurma iradesinin de hikâyesi. Santa Marta bize dönüşümün hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor: Artık sadece krizi tarif etmiyoruz, çıkışı da konuşuyoruz ve bu başlı başına umut verici.

İklim Kuşağı Konuşuyor programına ayrılan sürenin sonuna geldik. Ben Atlas Sarrafoğlu. Haftaya tekrar Apaçık Radyo’da buluşana dek, kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize çok iyi bakın.